(1918 S. K. m. 25, 33) (647 S. K. m. 5) (403 S. K. m. 22, 23, 29) (7201 S. K. m. 10, 11, 13, 14, 17, 18) (5683 S. K. m. 1) (Tebligat Tüzüğü m. 22)
Dava: Gümrük kaçakçılığı suçundan sanık Hüseyin Yavuz'un 1918 sayılı Kanunun 25/2, 33/son ve 647 sayılı Kanunun 5. maddeleri uyarınca 2.805.352.000 lira ağır para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Ankara 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 28.10.1998 gün ve 943/1131 sayılı hükmü sanık vekili tarafından temyiz edilmekle, Yerel Mahkemece 1.2.1999 gün ve 943 sayı ile; yasal süreden sonra yapıldığı gerekçesiyle temyiz isteğinin reddine karar verilmiş, sanık vekili tarafından bu hükmün de temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesi 30.10.2000 gün ve 11914/13804 sayı ile, temyiz isteğinin reddine ilişkin Yerel Mahkeme kararını onamıştır.
Yargıtay C. Başsavcılığı ise 25.12.2000 gün ve 26925 sayı ile;
1918 sayılı Yasaya aykırı hareket etmekten sanık Hüseyin Yavuz'un duruşma günü 28.10.1998 olmasına rağmen o gün yurt dışında olacağını beyan etmesi üzerine 8.10.1998 günü celse açılmıştır. Sanık, kimlik tespiti sırasında Türkiye'de adres göstermesine rağmen, savunmasında Almanya'da çalıştığını açıkça belirtmiştir.
Sanığın yokluğunda verilen hüküm temyiz aşamasında tayin olunan vekil tarafından ıttıla üzerine temyiz edilmiş, ancak tebliğin usulüne uygun olarak yapıldığı ve temyiz süresinin geçtiği gerekçesiyle CK.nun 315 mad. gereğince temyiz talebi red edilmiştir.
Sanık vekili tarafından, temyiz dilekçesine eklenen belgelerin incelenmesinde de, tebliğ tarihinde sanığın Almanya'da işçi olarak çalıştığı, buna göre, birlikte sakin yeğenine yapılan tebliğin geçerli olmadığı ve vekil tarafından ıttıla üzerine yapılan temyizin süresinde olduğu anlaşılmaktadır. görüşü ile itiraz yoluna başvurarak, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına ve dosyanın esastan incelenmek üzere Özel Daireye gönderilmesine karar verilmesini talep etmiştir.
Dosya Birinci Başkanlığa gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü.
CEZA GENEL KURULU KARARI
Karar: Özel Daire ile Yargıtay C. Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, gerekçeli kararın sanığa tebliği işleminin usulüne uygun olup olmadığı, buna bağlı olarak ta temyiz inceleme isteğinin yasal sürede yapılıp yapılmadığına ilişkindir.
Somut olayda;
Sanık hakkında, yurtdışından getirip 24.8.1997 günü Çeşme Gümrüğünden yurda soktuğu yabancı plakalı aracı 21.2.1998 tarihine kadar yurtdışına çıkarması gerektiği halde çıkarmadığı suçlaması ile kamu davası açılmıştır. Tensiben 28.10.1998 tarihine bırakılan duruşmadan 20 gün önce mahkemeye başvuran sanığın, duruşma tarihinde yurtdışında olacağını belirterek savunmasının alınmasını istemesi üzerine, Mahkemece duruşma açılarak sorgusu yapılmıştır. Mahkemedeki sorgusu ve kimlik tespiti sırasında Yalova'da oturduğunu söyleyen sanık, oturduğu yerin adresini de bildirmiştir. Yargılamanın gıyabında sonuçlanması üzerine Mahkemece sanığın bildirdiği bu adreste tebliğe çıkarılan gerekçeli karar, sanıkla birlikte sakin yeğeni Nesrin Yıldırım'a 20.11.1998 günü tebliğ edilmiştir. Bundan üç gün sonra 23.11.1998 tarihinde Türkiye'nin Köln Başkonsolosluğuna başvuran sanık, yargılamanın yapıldığı il olan Ankara Barosuna kayıtlı Avukat Recai Görgülü adına vekaletname düzenlettirmiş, Av. Recai Görgülü ise 29.1.1999 günlü dilekçe ile, karara 25.1.1999 tarihinde ıttıla olunduğunu bildirerek hükmü temyiz etmiştir. Yerel Mahkemece, süresinde yapılmadığı gerekçesi ile temyiz isteminin reddine karar verilmiş, bu kararın da sanık vekilince temyiz edilmesi üzerine Özel Daire, temyiz isteminin reddine ilişkin Yerel Mahkeme kararını onamıştır. Yargıtay C. Başsavcılığı ise, yurtdışında çalıştığını ve duruşma tarihinde de yurt dışında olacağını bildiren sanığın Yalova'daki adresine yapılan tebligatın geçersiz olması nedeniyle temyiz süresinin başlangıcının tayininde ıttıla tarihinin esas alınması gerektiğini, buna göre temyiz isteminin süresinde yapıldığını belirterek, Özel Daire onama kararına itiraz etmiştir.
Dosyada bulunan ve Türkiye'nin Köln Başkonsolosluğu tarafından düzenlendiği belirlenen (4112 Sayılı Kanunla Saklı Tutulan Hakların Kullanılmasına İlişkin Belge) fotokopisinden, sanık Hüseyin Yavuz'un Alman uyruklu olduğu, önceden Türk vatandaşı olup, Sivas ili, Zara ilçesi nüfusuna kayıtlı bulunduğu, vatandaşlıktan çıkma belgesinin de davaya konu suçun işlenmesinden önce 15.4.1997 tarihinde Türkiye'nin Köln Başkonsolosluğu tarafından kendisine tebliğ edildiği anlaşılmaktadır.
Vatandaşlık ve adli tebligat ile ilgili hukukî düzenlemeler incelendiğinde;
403 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanununun 2383 sayılı Kanunla değişik 22. maddesinin 1. ve 2. fıkralarında;
Vatandaşlıktan çıkmak isteyen kişi aynı zamanda başka bir devlet vatandaşı ise, çıkma belgesi kendisine derhal verilir.
Vatandaşlıktan çıkmak isteyen kişi, başka bir devlet vatandaşı değil ise, İçişleri Bakanlığınca kendisine bir izin belgesi, ilgili yabancı devlet vatandaşlığını kazandığını belirten belgeyi getirdiğinde de çıkma belgesi verilir.
Yine 2383 sayılı Kanunla değişik 23. maddesinin 1. fıkrasında;
22. madde uyarınca çıkma belgesinin verilmesi ile Türk vatandaşlığı kaybedilir. hükümlerine yer verilmiştir.
4112 sayılı Kanunla değişik 29. maddesinde ise;
Bu kanun gereğince Türk vatandaşlığını kaybeden kişiler, kayıp tarihinden başlayarak yabancı muamelesine tabi tutulur. Ancak,doğumla Türk vatandaşlığını kazanmış olup da sonradan Bakanlar Kurulundan çıkma izni almak suretiyle yabancı bir devlet vatandaşlığını kazanan kişiler ve bunların kanuni mirasçıları, Türkiye Cumhuriyetinin milli güvenliği ve kamu düzenine ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla ülkede ikamet, seyahat, çalışma, miras, taşınır ve taşınmaz mal iktisabı ile ferağı gibi konularda Türk vatandaşlarına tanınan haklardan aynen yararlanmaya devam ederler. yolundaki hukuki düzenleme ile, Türk vatandaşlığını kaybeden kişilerin maddede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde Türk vatandaşlarına tanınan bir kısım haklardan yararlanmaya devam etmeleri olanağı sağlanmıştır.
Öte yandan, 7201 sayılı Tebligat Kanununda ve Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalarda özel bir düzenleme öngörülmemesi nedeniyle, Türkiye'de bulunup ta diplomatik ayrıcalığı olmayan yabancılara, Türk vatandaşlarına yapıldığı gibi, Tebligat Kanunu ve Tüzüğü hükümlerine göre tebligat yapılır.
7201 sayılı Tebligat Kanununun 10. maddesinde;
Tebligat, tebliğ yapılacak şahsa bilinen en son adresinde yapılır. kuralına yer verilmiştir.
Bilinen en son adres konut, işyeri, otel, okul, yurt, cezaevi, hastane, fabrika v.b. bir yer olabileceği gibi, muhatabın bilinen en son adresinin birden fazla olması durumunda (örneğin; hem konut hem de işyeri adresinin bilinmesi gibi) tebligatın bu adreslerden birinde, diğer adresine nazaran öncelikle yapılmasını zorunlu kılan bir hukuki düzenleme de bulunmamaktadır. Muhatabın adres değiştirmesi ve adresinin belirlenememesi hallerinde tebligatın farklı yöntemlerle yapılmasını hükme bağlayan Tebligat Kanunumuz, kendisine tebligat yapılması gereken kişilerin yerine kimlere ve hangi koşullarda tebligat yapılacağını da çeşitli maddelerinde düzenlemiştir. Örneğin ; vekille takip edilen işlerde muhatap yerine vekiline tebliğ yapılması, kanuni temsilcisi bulunan muhatapların bizzat kendilerine yapılması gerekmeyen tebligatların da, kanuni temsilcilerine yapılması zorunluluğu Kanunun 11. maddesinde öngörülmüştür. Yine, kendisine tebligat yapılması gereken kişinin adresinde bulunamaması ve bu nedenle tebligatın muhataba yapılamaması halinde, tüzel kişiler adına tebellüğe yetkili kişiler yerine memur ve müstahdemlerine, asker kişiler yerine rütbe ve sınıflarına göre kıta komutanları veya üstleri ile nöbetçi amiri yahut subaylarına, belli bir yerde devamlı olarak meslek ve sanatını icra edenler yerine memur ve müstahdemlerine, otel, hastane, yurt, okul, fabrika gibi yerlerde kalan muhatap yerine buraların amirlerine tebliğ yapılacağı da Kanunun 13, 14, 17 ve 18. maddelerinde hüküm altına alınmıştır. Görüldüğü üzere Tebligat Kanunumuz, muhatabın bizzat şahsına tebliği mutlak anlamda zorunlu kılmamış, adresinde bulunamama, geçici süreyle adresinden ayrılma gibi belirli koşulların gerçekleşmesi halinde muhatap yerine Kanunda öngörülen kişilere tebliğ yapılmasını tebliğ işleminin gerçekleşmesi bakımından yeterli kabul etmiştir.
Yine, Tebligat Kanunumuzun Aile efradına veya hizmetçiye tebligat başlığını taşıyan 16. maddesinde de;
Kendisine tebliğ yapılacak şahıs adresinde bulunmazsa tebliğ kendisi ile birlikte oturan ailesi efradından veya hizmetçilerinden birine yapılır. hükmü yer almaktadır. Maddede geçen aile efradı kavramı Tebligat Tüzüğünün 22. maddesinin 3. fıkrasında açıklanmış olup, buna göre; karı, koca, hısım ve evlatlık gibi birlikte oturan kimseler aynı aile efradından sayılırlar.
Belirtilen bu hukuki düzenlemeler karşısında somut olay değerlendirildiğinde;
Sanık Hüseyin Yavuz'un vatandaşlıktan çıkma belgesinin 15.4.1997 tarihinde kendisine tebliği ile birlikte Türk vatandaşlığını kaybettiği, ancak Türkiye'de ikamet, seyahat, çalışma, miras, taşınır ve taşınmaz mal iktisabı ile ferağı gibi konularda Türk vatandaşlarına tanınan haklardan yararlanabileceği, bu durumda, Türkiye Cumhuriyetinin milli güvenliği ve kamu düzenine ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla, Yabancıların Türkiye'de İkamet ve Seyahatleri Hakkında 5683 sayılı Kanunda öngörülen süre ve yer kısıtlamaları olmaksızın ülkemizde serbestçe ikamet edebileceği anlaşılmaktadır. Nitekim, Yerel Mahkemedeki sorgusu sırasında Yalova'da oturduğunu söyleyen sanık Hüseyin Yavuz bu yerin adresini de bildirmiştir. Sanığın bildirdiği adrese çıkartılan tebligat, sanıkla birlikte sakin yeğeni Nesrin Yıldırım'a tebliğ edilmiş, bu kişiyle hısımlık ilişkisinin olmadığı sanık tarafından ileri sürülmemiştir. Öte yandan, tebligatın yapılmasından üç gün sonra, sanığın vekil tayini için Köln Başkonsolosluğuna başvurması da tebligatın sanığa ulaştığını ortaya koymaktadır.
Bu itibarla; gerekçeli kararın tebliğ işleminin, Mahkemeye bizzat kendisi tarafından bildirilen adreste sanığın bulunamaması nedeniyle, bu adreste birlikte sakin yeğenine yapılmasında bir usulsüzlük bulunmayıp, tebliğ işlemi Tebligat Kanunu ve Tüzüğüne uygun biçimde gerçekleştirilmiştir. Buna göre, tebliğden itibaren bir haftalık yasal sürenin geçirilmesinden sonra yapılan temyiz başvurusunun süre yönünden reddine ilişkin Yerel Mahkeme hükmü ile bunu onayan Özel Daire kararı isabetli olduğundan, C. Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmesi gereklidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Başkanı ve bir kısım Kurul Üyesi ise; C. Başsavcılığı itirazında ileri sürülen hususların isabetli olduğu düşüncesi ile itirazın kabulü gerektiği yolunda karşı oy kullanmışlardır.
Sonuç: Açıklanan nedenlerle, Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının REDDİNE, dosyanın yerine gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına tevdiine, 30.1.2001 günlü birinci müzakerede yasal oy çokluğunun sağlanamaması üzerine 20.02.2001 günü yapılan ikinci müzakerede oy çokluğu ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy