(765 S. K. m. 448, 456, 457) (6136 S. K. m. 13)
Dava: Adam öldürmek, adam öldürmeye tam teşebbüs ve izinsiz silah taşıma suçlarından sanık Gürsel Özkul'un TCK.nun 448, 456/2, 457/1 ve 6136 sayılı Kanunun 13/1. maddeleri uyarınca sonuç olarak 24 yıl ağır hapis, 5 yıl hapis ve üçyüz bin lira ağır para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Zonguldak Ağır Ceza Mahkemesince verilen 16.03.1999 gün ve 69/46 sayılı hükmün sanık vekili ve C. Savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen 1. Ceza Dairesi 08.12.1999 gün ve 3179/4163 sayı ile;
"Sanık ile mağdur katılan H.Hüseyin arasında mevcut alacak nedeniyle olay günü maktul ve babası olan H.Hüseyin'in sanık Gürsel'in eniştesi olan Hulusi'nin bürosunda buluştukları, her iki tarafında silahlı olarak hazır olduğu, sanık Gürsel'in borcuna karşılık 10.000 mark karşılığında ( 3000+3000+4000 ) marklık senet imzalayıp Hüseyin'e vermesine rağmen, 9.000 mark daha ödemesi için senet imzalatmaya kalkışması üzerine çıkan olayda hangi tarafın daha önce silah çektiğinin anlaşılamadığı, mağdur-katılan H.Hüseyin'in aşamalardaki ifadelerinin mübayin olduğu, özellikle 29.03.1996 tarihli ifadesinde; "Gürsel silahını çekti, oğlumda silahını çekti, ateş ettiler" diyerek karşılıklı silahlarını çekerek ateş ettiklerini açıkladığı, tanık Hulusi'nin aşamalarda değişmeyen ve maddi delillere ters düşmeyen ifadeleri birlikte değerlendirildiğinde, hangi tarafın silahı çektiğinin açıklıkla anlaşılmamasının müstakar içtihatlarımıza göre sanık lehine ağır tahrik oluşturduğunun kabulü ile öldürme eyleminden ötürü TCK.nun 51/2. maddesi uygulanarak ceza verilmesi gerekirken maktulün kirvesi, sanığın eniştesi olan tanık Hulusi'nin maddi delillere ters düşmeyen ifadesi reddedilerek olayda taraf olan mağdur-katılan Hüseyin'in mübayin olan ifadelerine ağırlık verilerek yazılı şekilde karar verilmesi" isabetsizliğinden hükmün bozulmasına karar vermiştir.
Yerel Mahkeme 20.04.2000 gün ve 19/41 sayı ile;
"Olaydan sonra kaçan sanığın otuz beş saat sonra teslim olarak yaptığı savunmasının maddi bulgularla doğrulanmadığı, maktulün babası Hasan Hüseyin'in olay sırasında sanığa bıçakla saldırıda bulunduğu iddia edilmesine rağmen, bu şahsa ait olduğu söylenen bıçağın ilk aramada bulunmadığı, sanığın eniştesi olan görgü tanığı Hulusi'nin beyanlarının çelişkili olduğu, mağdur-katılan Hasan Hüseyin'in anlatımlarının maddi bulgularla uyum göstermesi nedeniyle oluşa uygun bulunduğu, buna göre; önceden borç aldığı onyedi bin mark yerine onbin mark tutarında senet vermek isteyen sanığa borcunun onyedibin mark olduğunun söylenmesi üzerine, sanığın da silahını çekip "defolun gidin" diyerek önce bitişiğe yakın bir atışla mağdur-katılanı femur bölgesinden yaraladığı, sonra da kaçmak isteyen maktule ateş ederek sırt ve sol kol bölgesinden vurarak öldürdüğü, böylece olayı sanığın başlattığı, maktulün ise vurulduktan sonra dönerek gelişigüzel yaptığı atışla karşılık verdiği, bu nedenle olayda maktulden kaynaklanan haksız bir davranış bulunmadığı" gerekçesi ile önceki hükümde direnmiştir.
Bu hükmün de sanık vekili ve C. Savcısı tarafından süresinde temyizi üzerine dosya Birinci Başkanlığa gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunda okunda gereği konuşulup düşünüldü:
Karar:
Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, sanığın kasten adam öldürme suçundan cezalandırılmasına karar verilen olayda maktulden kaynaklanan haksız tahrik bulunup bulunmadığı noktasındadır.
İncelenen dosyaya göre;
Olaydan 4 yıl önce sanık Gürsel'e verdiği parayı alamayan mağdur - katılan Hasan Hüseyin'in, aradan uzun süre geçtikten sonra sanık Gürsel'in ailesi ile birlikte Zonguldak'a taşındığını, işlerini yoluna koyup kamyon ve kepçe alarak kömür ticaretine başlağıdını öğrenmesi üzerine, alacağını tahsil etmek amacıyla olaydan üç gün önce oğlu maktul Hasan ve onun arkadaşı tanık Alim'le birlikte özel araçla Malatya'dan Zonguldak'a geldiği, çevreden ve yakınlarından soruşturarak sanığın adres ve telefon numarasını elde ettiği, sonra sanık Gürsel'le temasa geçerek önce bir pastanede buluşup konuştuğu, daha sonra oğlu Maktul Hasan ile birlikte sanığın eniştesinin yazıhanesine giderek sanıkla, ablası Handan ve eniştesi Hulusi'de yanında olduğu halde alacak konusunu konuştuğu, ancak alacağın miktarı hususunda anlaşamadıkları, aynı gece sanığın ve yakınlarının daveti üzerine bir restauranta gidip birlikte yemek yedikten sonra yine sanık ve yakınlarının yer ayırttıkları otelde kaldığı, olay sabahı da otelden ayrılıp sözleştikleri üzere önce sanıkla görüştüğü ve sanığın isteği üzerine onu beklemek için oğlu maktul ile birlikte tanık Hulusi'nin yazıhanesine gittiği, sonradan sanığın da buraya gelmesi üzerine bir süre oturup yine alacak konusunu konuştukları, maktulün kırtasiyeden bono ve pul alıp gelmesinden sonra sanığın toplam onbin mark tutarında üç senedi imzalayarak verdiği, mağdur-katılan Hasan Hüseyin'in ise toplam alacağının onyedi bin mark olduğunu ileri sürüp, kalan para için aradan geçen süreyi de dikkate alarak, miktar ve vade tarihleri yazılı olan toplam dokuzbin mark tutarındaki üç adet senedi daha imzalamasını istediği, sanığın buna karşı çıkması nedeniyle maktul Hasan ve mağdur - katılan Hasan Hüseyin ile sanık arasında tartışma çıktığı, bu sırada tanık Hulusi'nin de yazıhaneye geldiği anlaşılmaktadır. Olayın bundan sonraki gelişim sürecinin ise;
Mağdur - katılan Hasan Hüseyin'in anlatımlarına göre; tanık Hulusi'nin sakinleştirmeye çalıştığı maktulün sanığa hitaben "sen şerefli bir adam olsaydın, beş milyar para kazandığında borcunun bir kısmını öderdin" demesi üzerine, silahını çeken sanığın önce kendisine engel olmak isteyen katılana ateş edip kasık bölgesinden vurması, ardından da iki el ateş ederek maktulü vurması ve peşinden maktulün de bir el ateş etmesi şeklinde gerçekleştiği,
Sanık savunması ve tanık Hulusi Akyüz'ün savunmayla aynı doğrultudaki anlatımlarına göre ise; tanık Hulusi'nin elindeki silahı bırakıp sakin olmasını istediği maktulün onu dinlemeyerek sanığın bulunduğu kısma bir el ateş etmesi, daha sonra silahını çeken sanığın da maktule iki el ateş ederek onu vurması ve sonrasında kendisiyle itekleşen mağdur - katılanı yaralaması biçiminde gerçekleştiği anlaşılmaktadır.
Dosyadaki maddi kanıtların değerlendirilmesinden; Emniyet tarafından düzenlenen 27.03.1996 günlü tutanaklar ile, C. Savcısı tarafından düzenlenen aynı tarihli otopsi tutanağı, olay yerini görüntüleyen fotoğraflar ve Mahkemece yapılan keşifteki gözleme göre, maktul Hasan'ın yazıhane içinde sağ elinde mekanizması sürülü, namlusunda bir adet, şarjöründe takılı durumda ise beş adet mermisi bulunan 7.65 mm. çaplı Vzor marka bir tabanca olduğu halde ölü olarak bulunduğu, olay yerinden 7.65 mm çaplı bir adet boş kovan ile 9 mm çaplı iki boş kovan ve aynı çaplı iki çekirdek elde edildiği, yazıhaneye bir kapı ile açılan diğer odada yırtılmış ve kül tablası içine atılmış durumda toplam dokuz bin mark tutarında üç adet senedin parçalarının bulunduğu, yine maktulün bulunduğu taraftaki kapı pervazı ve duvarda iki adet mermi çekirdeği izinin belirlendiği, ayrıca ikili koltuğun kenarından kapalı durumda bir adet av bıçağı elde edildiği, ertesi gün olay yerinde yapılan araştırmada, sanık, mağdur - katılan ve tanık Hulusi'nin aynı doğrultudaki beyanlarına göre olay sırasında sanığın oturduğu anlaşılan tekli koltuğu ön kısmını delip zemin döşemesine saplanmış durumda 7.65 mm çaplı bir adet mermi çekirdeğinin bulunarak zaptedildiği, mağdur - katılanın hastanede yapılan üst aramasında sanığın imzasını taşıyan toplam onbin mark tutarındaki üç senedin elde edildiği, olaydan sonra firar eden sanığın ertesi günü olayda kullandığını söylediği 9 mm çaplı tabanca ile kendiliğinden teslim olduğu anlaşılmaktadır.
Cesedi üzerinde otopsi yapılan Hasan'ın ölümünün, sırt sol 5. kosta ile sol kürek kemiğinin kesiştiği yerden giren merminin akciğerlerini geçerek, aourtu parçalaması sonucu gelişen akut kanamadan kaynaklandığı, bunun dışında ölümcül netice doğurmayan, sol dirsek dış kısmından girerek humerus kemiğini tamamen parçalayarak dirsek iç yanından vücudu terk eden bir merminin daha maktule isabet ettiği, aldıran ekspertiz raporuna göre de artışların 35-40 cm dışından yapıldığı anlaşılmaktadır.
Somut olayda, salt elde edilen kanıtlardan ve otopsi bulgularından yola çıkılarak, olayın gelişim sürecini ve sanık ile maktulden hangisinin önce silah çekip ateş ettiğini anlamak olanağı bulunmadığından, maddi gerçeğin açıklığa kavuşturulması, bu şekilde olayda maktulden kaynaklanan bir haksız davranış bulunup bulunmadığının belirlenmesi yönünden tarafların anlatımlarının da değerlendirilmesi gereklidir.
Mağdur - katılan Hasan Hüseyin Kahraman 27.03.1996 günü Hastahane polisine verdiği ifadede; "...tartışma başladığında tanık Hulusi geldi ve tartışmaya aracı olarak girdi. Bu sırada sanık Gürsel silahını çekince ben önüne geçtim ve silahı beline koymasını söyledim. Sanık tabancayı bacağıma dayayarak ateş etti. Yere düştüğümde bu kez oğluma ateş etti. Oğlum da yaralanınca elinde bulunan tabanca ile bir el ateş etti" biçiminde beyanda bulunduğu,
Sevkedildiği Ankara Numune Hastanesinde polise verdiği 29.03.1996 günlü ifadesinde; "...sanık Gürsel silahını çekti, oğlum da silahını çekerek, ateş ettiler. Bu arada ben yaralandım"" şeklindeki açıklamada bulunduğu,
Son soruşturmada ise huzurda, talimat mahkemesinde ve keşif sırasında, ilk ifadesine benzer biçimde anlatımla bulunduğu anlaşılmıştır.Sanık Gürsel Özkul kollukta; "...borç meselesi konuşulurken Hasan Hüseyin'in, oğlumun askerden gelmesini bekledim, şayet parayı vermezsen seni öldürteceğini diyerek tehdit ettiğini, toplam on bin mark tutarındaki senedi imzalayıp kendisine verdiğini, ancak yeterli bulmayarak miktar ve vade bölümleri doldurulmuş olan dokuz bin mark tutarındaki üç senedi daha imzalatmak istediğini, imzalamayınca bu kez maktul Hasan'ın silah çekerek ölümle tehdit ettiğini, buna rağmen imzalamayınca senetleri alıp yırtan maktulün senet parçalarını yan odadaki masanın üzerine atarak tekrar odaya gelip kapıyı tuttuğunu ve silahı kendisine doğrulttuğunu, bu aşamada yazıhaneye gelen tanık Hulusi'nin maktulü sakinleştirmeye çalıştığı sırada maktulün kendisine bir el ateş etmesi üzerine, kendisinin de silahını çekip maktule iki el ateş ettiğini, daha sonra maktulün babası Hasan Hüseyin'in bıçakla üzerine hücum etmesi nedeniyle ona da bir el ateş edip kaçtığını" belirtmiş, Savcılıkta, Sulh Ceza Hakimliğinde, Mahkemede ve keşifte, ilk ifadesine benzer savunma yapmıştır.
Olayın tek görgü tanığı olan Hulusi Akyüz ise olaydan hemen sonra olay yerinde polise verdiği ifadede, "büroya geldiğinde pencere önünde sanık Gürsel ile mağdur Hasan Hüseyin arasında ağız münakaşası olduğunu, maktulün ise kapının iç kısmında elinde silahla ayakta durduğunu, maktule silahı elinden bırakmasını ve olayı büyütmemesini söylediği sırada maktulün sanığın bulunduğu kısma doğru silahla bir el ateş ettiğini, bundan sonra sanık Gürsel'in de silahını çekerek ateş ettiğini" belirtmiş, kolluktaki ikinci ifadesi ile durma ve keşif sırasında da, özünde ilk anlatımına benzer biçimde beyanda bulunmuştur.
Görüldüğü üzere, aynı zamanda sanık Gürsel'e yönelik şartlı tehdit suçundan sanık olarak bu davada yargılanıp hakkındaki beraat hükmü temyiz edilmeyerek kesinleşen mağdur - katılan Hasan Hüseyin'in ifadeleri ile, sanık savunması ve onunla paralellik gösteren tanık Hulusi Akyüz'ün anlatımları suç anına ilişkin farklı oluş içermektedir.
Sanığın ablası ile evli olan tanık Hulusi Akyüz'ün, aynı zamanda maktul tarafla yöresel anlamda önemli bir yakınlık olarak değerlendirilen kirvelik ilişkisinin de bulunduğu, olaydan bir gün önce katılanı yemeğe götürdüğü, yer ayırtarak otelde misafir ettiği, olay günü de kendisinin bulunmadığı sırada işyerinin anahtarını maktul ve babasına teslim ederek yakınlık gösterdiği, olay sırasında ise tarafların tartışmalarını önlemeye ve sakinleştirmeye çalıştığı, böylece olumlu bir tutum sergilediği göz önünde tutularak, dosyadaki nüfus kaydından anlaşıldığı üzere, benzer doğrultudaki ifadelerinden sonuncusu olan 24.01.1997 tarihli keşifteki açıklamaları sırasında eşinden boşanmış olmasına rağmen eski beyanlarını doğruladığı da dikkate alındığında, tanık Hulusi Akyüz'ün dosyadaki maddi kanıtlara göre reddedilemeyen anlatımının, salt sanık Gürsel'in ablası ile evliliğine dayanılarak taraflı olduğu düşüncesi ile kabule şayan bulunmaması isabetli görülmemiştir.
Kaldı ki yukarıda değinilen üç anlatımdan birinin diğerine üstün tutulamaması halinde dahi Ceza Genel Kurulunun benzer olaylara ilişkin kararlarında da vurgulandığı üzere, ortadan kaldırılamayan mevcut şüphe sanık lehine yorumlanmalı, yerleşik uygulama doğrultusunda, maktul Hasan'ı öldürme suçunda sanık lehine ağır haksız tahrik koşullarının oluştuğu kabul edilerek, öldürme suçunda tahrik bulunmadığına ilişkin olan ve bu yönüyle de isabetli görülmeyen Yerel Mahkeme direnme hükmü bozulmalıdır.
Sonuç: Açıklanan nedenlerle, Yerel Mahkeme direnme hükmünün BOZULMASINA, dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına tevdiine, 12.12.2001 günü tebliğnamedeki düşünceye uygun olarak oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy