(765 S. K. m. 78, 79, 102, 383, 413, 455, 459, 552) (818 S. K. m. 58, 125, 126) (1412 S. K. m. 32, 326) (2709 S. K. m. 141) (2797 S. K. m. 40)
Dava: Tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu birden çok kişinin ölümüne sebebiyet vermekten sanık Tevfik C'in TCY.nın 455/2-son maddeleri uyarınca 7 yıl 6 ay hapis ve 11.250.000.000 lira ağır para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Yalova Asliye Ceza Mahkemesinden verilen 9.11.2000 gün ve 1054/988 sayılı hüküm sanık vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 2. Ceza Dairesince 21.3.2001 gün ve 7015/4778 sayı ile;
"Depremin de etkisiyle bir yapının yıkılması olayında, hukuki durum saptanırken 1475 sayılı İş Kanunu ile bu kanuna dayalı olarak çıkartılan "Yapı İşlerinde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü" ve İmar Kanunu ile bu kanuna göre çıkartılan "Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar ile İlgili Yönetmelik" hükümleri de göz önünde tutulmalıdır. Ülkemizin konumu, içinde bulunduğu deprem kuşağı ve bu coğrafyada sürekli olarak depremlerle beraber yaşanması gibi bilinen gerçekler dikkate alındığında, doğa olaylarından biri olan ve öngörülebilen deprem olgusuna göre ve bu olgunun gerektirdiği kurallara uygun yapılaşma zorunludur. Bir yapı için, plan ve projenin hazırlanması, özellikle statik hesapların sağlıklı yapılması, bu plan ve projeye uygun olarak, kalite ve miktar bakımından ve uygun malzeme kullanılmak suretiyle inşa edilmesi ve bu hususların yürürlükte olan mevzuata uygunluğunun denetlenmesi gereklidir. Bu silsile içerisindeki kişi veya kişilerin yapının yıkılmasına etkisi bulunan kusurlu hareketlerinden dolayı sorumlu tutulacakları kuşkusuzdur. Harici bir olay olan depremin illiyet bağını kesecek derecede kaçınılmazlık hali sayılarak ceza sorumluluğunu bertaraf edebilmesi için, oluşan zararlı sonucu insan faktörünün etkilememesi, yani yapının kurallara uygun olarak yapılması ve sonradan değişiklikte bulunulması halinde de bu değişikliklerin statik değerlere aykırı ve esaslı müdahale niteliğinde olmaması gereklidir.
Deprem etkisiyle yıkılma halinde, yıkıma etkili derecede kusurlu eylemi bulunanların; mevcut aykırılığı giderebilmek yönünden hukuken sorumluluklarının bulunduğu dönemde zararlı sonuç meydana gelirse, bu sonuçtan cezai sorumlulukları söz konusudur. Burada süresiz bir sorumluluk olamayacağı gibi bina veya diğer inşa eseri malikinin sorumluluğunu düzenleyen Borçlar Kanununun 58. maddesinde ve taşınmaz malikinin sorumluluğunu düzenleyen Medeni Kanunun 656. maddesinde öngörülen şekilde bir objektif sorumluluk hali değil, cezai yönden geçerli olan kusur sorumluluğu aranacaktır.
Bu olgular gözetilerek dava konusu edilen eylemin ceza hukuku yönünden değerlendirilmesinde TCK.nun 383, 455 ve 459 ile 552. maddeleri irdelenmeli, mehaz kanun olan 1889 İtalyan Ceza Kanununun 311, 371 ve 375 ile 471. maddeleri göz önünde tutulmalıdır.
Kamunun selametine karşı işlenen suçlardan olan TCK.nun 383. maddesinde "tedbirsizlik veya dikkatsizlik veya sanat ve meslekte tecrübesizlik veya nizam ve emir ve kaidelere riayetsizlik neticesi olarak ... umumi bir tehlikeye mutazammın tahribat ve musibetlere ..." neden olma; şahıslara karşı işlenen suçlar kapsamındaki TCK.nun 455 ve 459. maddelerinde "tedbirsizlik veya dikkatsizlik veya meslek ve sanatta acemilik veya nizamat ve evamir ve talimata riayetsizlik ile ... şahısların ölüm ve yaralanmalarına ..." neden olma, TCK.nun 552. maddesinde ise "planını tanzimde veya inşasında iştirak etmiş olduğu bir binanın kendi dikkatsizliği veya maharetsizliği neticesi olarak başkalarına tehlike vermeksizin yıkılması" düzenlenmektedir. Anılan maddelerdeki düzenlemeler birlikte ele alındığında aralarında farklılık bulunduğu görülmektedir.
TCK.nun 383. maddesinin mehaz kanundaki karşılığını oluşturan 311. maddede yapı yıkılması anlamındaki "rovina" ögesine yer verilmişken yapılan tercüme sırasında bu husus kanunumuza alınmamış ise de; umumi tehlike yaratan tahribat ve musibete neden olan hallerin sınırlı olmaması, esasen ( tahribat )ın yıkıntılar, ( musibet )inde felaket anlamını taşıması, felaketin büyük zarar ve sıkıntılara yol açan olay veya durum anlamına gelmesi sebebiyle bu sözcükler TCK.nun 369, 370, 552 ve 553. maddelerinde belirtilen yapıların, yıkılması ve çökmesi halini içermekte olup, umumi tehlike yaratan yapı yıkılması hali de bu madde kapsamında kalmaktadır. Bu nedenle kanunumuzda mehaz kanundan farklı olarak rovina sözcüğünün karşılığına yer verilmemesi, mevcut ibareler dolayısıyla sonuca etkili bulunmamaktadır. Tahribat ve musibetle oluşan umumi tehlikenin fiilen gerçekleşmesi yeterlidir. Umumi tehlikeyi içeren tahribat ve musibeti oluşturan yıkılma ( çökme ) halinin derecesi, yapının bütünüyle yıkılmaması, tehlikenin boyutu suçun oluşumuna etki etmeyip; TCK.nun 413. maddesinin uygulanmasıyla ilgilidir. Eğer oluşan bu umumi tehlike sonucunda kişiler ölür veya hayatlarınca tehlikeye maruz kalacak derecede cismani zarara uğrarlar ise TCK.nun 383. maddenin ikinci fıkrasının uygulanması söz konusu olur. Bu maddedeki düzenleme gereği ölüm veya belirtilen şekilde yaralanma hali zorunlu öğe olmayıp, ağırlaştırıcı sebeptir. Bu madde yönünden deprem, bilimsel veriler ve yaşam deneyimleri gözetildiğinde tahribat ve musibet haline neden olan etkenlerden biri olup, bu tahribat ve musibet halinin kendisi değildir.
Olay da umumi tehlike halinin varlığının belirlenmesi yönünden objektif kriterler ve toplumun mevcut yaşayış kuralları ile oluşan yapısı dikkate alınmalı, her olayda saptanan verilerden yararlanılmalıdır. Sayısı tahmin edilemeyen ya da bir yer veya bölgede bulunan veya bulunması muhtemel, karma veya belirsiz bir insan topluluğunu veya kişileri hedef alan tehlike, umumi bir tehlikedir. Umumi tehlike halinde zarar gören insanların muayyen olup olmamaları önemli olmayıp, tehlikenin kapsamında bulunan kişilerin muayyen olmamaları gerekir. Bu kişilerin yapının fiziki yapısının içinde veya dışında olmaları sonuca etkili olmayıp; yapının yıkılma anının bilinemezliği, tehlike kapsamında bulunan kişilerin belirsizliğine de neden olmaktadır. Bir yapının yıkılması olayında, günümüzdeki kentleşme koşulları da göz önünde tutulmalı, yapının başka yapıları etki alanına alması, insanların ortak kullanımına ait, umumun yararlanmasına tahsisli cadde, sokak, kaldırım gibi ortak sahaları etkilemesi, fazla sayıda bağımsız bölümden meydana gelen yapılarda ise yararlananların çokluğu, bu tür yapılarda gerek mülkiyet ve gerekse diğer nedenlerle kişilerin ve yapının kullanım şeklinin zaman içerisinde sürekli olarak değişkenlik gösterebilmesi gibi olgular umumi tehlike yönünden, yapının kullanım şekli, niteliği, konumu, tahsis edildiği amaç gibi unsurların her somut olayda irdelenmesini gerektirmektedir. TCK.nun 455 ve 459. maddelerinde korunan hukuki değer şahısların vücut bütünlükleri olduğundan TCK.nun 383. maddesinden farklı olarak bu maddelerdeki suçların oluşabilmesi için kişilerin vücut bütünlüklerinin ihlal edilmiş olması zorunlu ve yeterli öğe olup, burada umuma yönelik tehlike hali aranmaz ve muayyen kişi veya kişilerin, ölüm veya cismani zarara uğramaları hali cezalandırılır.
TCK.nun 455 ve 459 maddelerinde ölüm ve yaralanmalarda kusurlu davranışları bulunanlar suçun faili olup kusurları oranında sorumlu kılınıp cezalandırıldıkları halde, TCK.nun 552. maddesindeki suçun faili, inşaat ve tamirata mahsus iskele ve köprüler ile bir yapının planını tanzim eden veya inşasına iştirak eden ve kendi dikkatsizlikleri veya maharetsizlikleri sonucu yıkıma neden olan kişiler, 383. maddesinde de, umumi tehlikeyi içeren tahribat ve musibete ya da maddede belirtilen diğer hallere taksirle neden olan kimse veya kimseler olup, kusurun derecesinin az veya çok olması suçun oluşumu ve cezalandırma yönünden etkili değildir.
Öte yandan, kusurlu davranışı bulunan kişilerin hukuken imkan ve sorumlulukları devam ettiği süre içerisinde meydana gelen sonuçtan cezai sorumlulukları söz konusu olup; bu dönemden sonra oluşan yıkılma halinde sorumlulukları söz konusu olmayacaktır. Örneğin, çimento, demir gibi malzemelerin yeterli miktarda kullanılmaması veya demir bağlantılarının usulünce yapılmamış olması nedeniyle gizli ayıplı sayılan bir yapıda, Borçlar Kanununun 126. maddesinin dördüncü fıkrasının yollaması ile anılan kanunun 125. maddesinde öngörülen on yıllık hukuki sorumluluk söz konusu olup, bu süre zarfında mevcut aykırılığı kanunen giderme yükümlülüğü vardır. Sürenin başlangıcı, yapının bitiş tarihi, yani 2886 sayılı Devlet İhale Kanununa tabi binalar yönünden kesin kabul işleminin yapıldığı veya yapılması gerektiği, diğer yapılar yönünden ise yapı kullanma ruhsatının alındığı ya da alınmış sayıldığı tarihtir. Bu süre içerisinde her hangi bir zamanda yapı yıkılırsa cezai açıdan sorumluluk söz konusu olup; belirtilen süre dolduktan sonra, sakatlık halinden dolayı yıkılma durumunda, artık sorumluların bu durumu giderme yetkisi hukuken söz konusu olmadığından, illiyetin kesildiği kabul edilerek cezai açıdan sorumlu kılınmamaları gerekir. Gizli ayıp için bahsedilen hususlar ağır kusur halleri içinde geçerlidir. Yapının yıkılmasına etkili ve gizli ayıp niteliğinde olmayan, örneğin zemin kata işyeri nedeniyle eksik sütün konulması veya sütunların yıkıma etkili derecede ince yapılması gibi kusur, ağır kusur niteliğindedir. Tamamlanan yapıda yıkıma etkili derecede bir işlemde bulunulması halinde ise, ilgili kişilerin hukuki sorumluluğunun bu andan itibaren başlayacak olması karşısında, cezai sorumluluğunda buna göre irdelenmesi gerekecektir.
TCK.nun 455 ve 459. maddelerindeki suçlarda, cismani zarara uğranılan tarih suç tarihi iken; TCK.nun 552. maddesinde, yapının yıkılma anı; 383. maddesinde de umumi tehlike yaratan tahribat ve musibet halinin oluştuğu an suç tarihidir. TCK.nun 102. maddesi yönünden dikkate alınacak tarihte, bu tarihtir. O halde suçun oluşumu için zorunlu olmayan ve ağırlatıcı nedeni oluşturan TCK' nun 383. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen nitelikteki yaralanma ve ölüm anı ile yapının yıkılmasına etken kusurlu davranışların ika tarihinin suç tarihine bir etkisi yoktur.
Birden fazla yapının yıkılması halinde suç çokluğu ve bu halde suç tarihinin ne olacağı yönünden de; Kooperatif, site gibi bütünlük arzeden ve ortak projelendirilen toplu yapılaşma niteliğindeki yapıların aynı anda yıkılması halinde eylem tek suçu oluşturur; çünkü bu durumda oluşan umumi tehlike bütün halde olup, birden fazla yapının yıkılması durumu temel cezanın belirlenmesi sırasında dikkate alınabilir. Ancak bu kapsamdaki yapıların farklı zamanlarda yani her bir yıkılma hali ile oluşan umumi tehlike hali son bulduktan sonra yıkılması halinde ise, umumi tehlikenin oluştuğu her bir suç tarihi dikkate alınarak sorun gerçek içtima hükümleri çerçevesinde değerlendirilebilir. Keza ortak projelendirilmeyen, aynı veya farklı zamanlarda yapılan, aynı veya farklı yerlerdeki yapıların aynı veya farklı zamanda yıkılması halinde ise gerçek içtima hükümleri uygulanır; çünkü her bir yapı çökmesiyle oluşan umumi tehlike hali birbirinden bağımsız, tehlikenin muhatabı olan kişilerde farklıdır. Birden fazla yapı yıkılması halinde bütünlük ve zaman ölçütlerinin irdelenmesi; taksirli suçlarda irade birliğinin söz konusu olmaması ve TCK.nun 80. maddesinin uygulanma imkanının bulunmaması sebebiyle zorunludur.
Yüksek Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulunun 9.4.1947 tarih ve E.45/4, K.11 sayılı kararında da vurgulandığı üzere, TCK.nun 383. ve 389. maddeleri, aynı kanunun 455 ve 459. maddelerine göre özel halleri düzenlemektedir. Bu nedenle somut olayda öncelikle 383. maddenin koşullarının irdelenmesi yasanın sistematiğinin bir sonucudur.
1930 İtalyan Ceza Kanununda, TCK.nun 78. maddesinin karşılığı mevcut olmadığından, umumi tehlike yaratan bir yapı yıkılması halinde tehlike suçu olarak düzenlenen 383. madde ile birlikte ölüm ve yaralanma meydana gelmişse ayrıca 455 veya 459. maddelerde uygulanmaktadır.
Kanunumuz yönünden ise taksirle oluşan ve umumi tehlike yaratan yapı yıkılması hali 383. maddenin birinci fıkrası kapsamında kalmakta olup; bu halde ölüm veya yaralanma meydana gelmişse, TCK.nun 78. ve 79. maddeleri ve yukarıda belirtilen İçtihadı Birleştirme Kurul Kararı dikkate alınarak, eylemin TCK.nun 383. maddesi çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu açıklamalar doğrultusunda dava konusu olay değerlendirildiğinde; Yalova İli Çınarcık İlçesinin Harmanlar Mahallesinde bulunan Haksan sitesindeki on katlı apartmanın inşadan kaynaklanan nedenlerden yıkılması sonucu ellibeş kişinin ölmesi şeklindeki olayda; tahribat ve musibeti oluşturan ve umumi tehlike teşkil eden boyutta meydana gelen yıkılma dolayısıyla yapının müteahhit ve fenni sorumlusu olan sanığın eyleminin TCK.nun 383. maddesinin ikinci fıkrasının ikinci cümlesi çerçevesinde değerlendirilmesi ve bu madde uyarınca da davaya bakmak ve delilleri değerlendirmek görevinin yüksek dereceli ağır ceza mahkemesine ait olduğu gözetilip görevsizlik kararı verilmesi icap ederken, duruşmaya devamla yazılı şekilde hüküm tesisi bozmayı gerektirmiş, sanık vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden sanık hakkında CMUK' nun 326. maddesinin son fıkrası da dikkate alınmak suretiyle sair yönleri incelenmeyen hükmün bu nedenden dolayı isteme uygun olarak bozulmasına" karar verilmiştir.
Yargıtay C.Başsavcılığı 24.4.2001 gün ve 72416 sayı ile; "Yüksek Yargıtay Özel Dairesince Yerel Mahkeme hükmü görev yönünden bozulmakla beraber, ayrıca TCY.nın 383. maddesinin açıklanması sırasında bu suçla ilgili olarak, suç tarihi, dava zamanaşımı, nedensellik bağı, hukuki ve cezai sorumluluk konularına yer verilerek açıklamalarda bulunulmuştur.
Yapılan bu açıklamaların, aşağıda açıklayacağımız nedenlerden dolayı hukuka ve yasaya aykırı olduğu kanısındayız.
Türk Ceza Yasasının 383. maddesinde yazılı suç, toplumsal varlık/ yarar/ değer olan "kamu esenliğine" karşı taksirli bir cürümdür. Söz konusu yasa maddesinin birinci fıkrasında, taksirli bir davranış ( hareket ) sonucu, "yangına", "Patlamaya", "deniz kazasına", "batmaya", "genel tehlike yaratan yıkım ve musibete" yol açma sonuçları suç sayılmıştır. Maddenin ikinci fıkrasında ise, ağırlaştırıcı neden öngörülmüştür. Bu fıkranın uygulanabilmesi için ise, kamu esenliğini ihlal ettiğinden bizatihi suç oluşturan, "genel tehlike yaratan yıkım ve musibetin" sonucu, yaşam hakkı ihlal edilmiş olmalıdır. Daha doğrusu, kamu esenliğini ihlal eden, olay sonucu ölüm halinde, bu fıkra uygulanacaktır. Eğer kamu esenliği ihlal edilmeden, ölüm meydana gelmişse, o takdirde TCY.nın 455. maddesi uygulanacaktır. ( SELÇUK S., Karşı-oylarım, Turhan Kitabevi, Ankara 2001, s. 254 - 255 ). Görülüyor ki, TCY.nın 383. maddesinin ikinci fıkrasındaki suçta, yasal tipte, kamu esenliğini ihlal eden bir tehlike ve bir kimsenin ölümü olmak üzere iki sonuç ( netice ) öngörülmektedir. Öncelikle, kamu esenliğini ihlal eden bir tehlike fiilen gerçekleşmelidir. Örneğin bina yıkılmasında, bina fiilen yıkılmış olmalıdır ( EREM F., Türk Ceza Kanunu Şerhi Özel Hükümler, Ankara 1993, c.II, s.1766 ). İkincisi ise, kamu esenliğini ihlal eden tehlike sonucu ölümün doğmuş olması gerekir. Yani genel tehlike yaratacak biçimde binanın yıkılması ya da çökmesi ölüme yol açmalıdır.
Bir suçun tamamlanma anı ise; sonucun gerçekleştiği andır. Yasada öğe olarak öngörülen sonuç/sonuçlar gerçekleştiği an, suçun tamamlandığı andır ( KUNTER N., Suçun Maddi Unsur-ları Nazariyesi, İstanbul 1954, s.91, 92 ). Suçun işlendiği tarih ise, suçun gerçekleştiği-tamamlandığı andır. TCY.nın 383. maddesinin birinci fıkrasında yazılı suçun gerçekleşme anı, kamu esenliğini ihlal edecek biçimde binanın yıkıldığı andır. Bu nedenle suç tarihi de yıkılma anıdır. Yasanın ikinci fıkrasında yazılı suçun anı ise, kamu esenliğini ihlal edecek bir biçimde yıkılan binanın, yasada belirtilen nitelikte yaralanma ya da ölüme yol açtığı andır. Böylece suçun ağırlatıcı biçiminin oluşumu için zorunlu öğe olan, yaralanma ya da ölüme neden olma anı, TCY.nın 383. maddesinin ikinci fıkrasındaki suçun işlenmesi tarihidir. TCY.nın 102. madde-sinde öngörülen dava zamanaşımının da bu tarihe göre hesaplanması gerektiği kanısındayız.
Türk Ceza Yasasının 383. maddesinde yazılı suçun taksirli bir suç olduğunu söylemiştik. Öyle ise, öncelikle bu suçta, cezai sorumluluğu saptarken failin taksir niteliğinde bir kusurluluğu olup olmadığı belirlenmelidir. yani, yıkılan binanın yapımında ya da binada daha sonra yapılan değişikliklerde böyle bir kusurun varlığı araştırılmalıdır. Daha sonra ise, bu taksirli kusurluluk ile ölüme ve yaralamaya yol açan deprem etkisiyle binanın yıkılması arasında nedensellik bağı bulunup bulunmadığı saptanmalıdır. Çünkü, ceza hukuku açısından bir kimsenin sorumlu tutulabilmesi için, yapılan davranış ( hareket ) ile meydana gelen haksız sonuç ( netice ) arasında mutlaka nedensellik bağı kurulması aranmaktadır. Nedensellik bağlantısının bulunmadığı durumlarda ise, bireylerin ceza sorumluluğu söz konusu değildir ( İÇEL K., ÖZGENÇ İ., SÖZÜER A., MAHMUTOĞLU F.S., ÜNVER Y., Suç Teorisi, 2. Kitap, İstanbul 1999, s.81 vd. ).
Ceza Yasamızda, taksirli suçlarda, yasal tipte öngörülen sonuç ( netice ) meydana geldiği takdirde, taksirli kusurluluk cezalandırılmaktadır. Bu sonucun meydana gelmesi taksirli suçlarda bir cezalandırma koşuludur. Aynı zamanda ceza hukukunda bir kimsenin sorumlu tutulması nedenidir. Hukuki sorumluluk ise, farklıdır. Örneğin Borçlar Yasasının 58. maddesinde "bir yapının ya da meydana getirilen herhangi bir yapının sahibinin, bunların çürük yapılmasından ya da korunmasındaki kusurundan dolayı sorumlu" olacağı öngörülmektedir. Burada, bina sahibini ya da yapımın sahibini sorumlu tutmak için binanın yıkılması gerekli değildir. Binanın yıkıl-masından önce de çürük yapıldığı belirlenirse, bina sahibi hukuki bakımdan sorumlu olmaktadır.
Görülüyor ki, ceza hukuku anlamındaki sorumluluk ile hukuksal sorumluluk çok farklı bulunmaktadır.
Ceza hukuku yönünden sorumluluğun süresi ile hukuki bakımdan sorumluluğun süresi de farklıdır. Hukuki sorumluluk Borçlar Yasasının 125. ve 126. maddesine baktığımızda davaların niteliğine ya da yasada başka türlü kural bulunmamasına göre, 5 yıllık ya da 10 yıllık sürelerin öngörüldüğünü görmekteyiz. Hukuki sorumluluğu olan kimsenin aykırılığı, öngörülen bu süreler içinde giderme yükümlülüğü bulunmamaktadır. Bu süre geçtikten sonra giderme yükümlülüğü olmadığı için, hukuki yönden sorumlu olmamaktadır. Ceza hukuku bakımından ise, bu süre geçtikten sonra bina yıkılsa dahi, binanın yapımında taksir niteliğinde kusuru bulunan bina sahibi ya da diğer kimselerin davranışı ile binanın yıkılması arasında nedensellik bağlantısı devam ediyorsa, ortadan kalkmadıysa ve yepyeni bir nedenin varlığı söz konusu değilse, cezai sorumluluk devam edecektir. Bu konuda sorumluluğun belirgin bir süre devam edeceğine dair Ceza Yasamızda bir hüküm bulunmamaktadır.
Bu nedenle, cezai sorumluluk yönünden sürenin Borçlar Yasasının 126. maddesinde öngörülen süre ile sınırlandırılması yasaya aykırıdır.
Hukuki ve cezai sorumluluk yönünden yasalarda farklı süreler öngörülmüş olabilir. Ancak, hukuki sorumluluk için öngörülen sürenin cezai sorumluluk için ölçü alınması yukarıda açıkladığımız nedenlerle mümkün değildir. Bu durum cezai sorumluluğa ilişkin kurallarla bağdaşmaz.
Diğer taraftan itiraz konusu kararda, esas mahkemesi kararının görev noktasından bozulmasına ve "sair hususların incelenmediği"nin vurgulanmasına karşın, suç tarihi, nedensellik bağı, hukuki sorumluluk ve dava zamanaşımının ilişkisinin tartışılması çelişki yaratmaktadır. Görev yönünden bozma yapıldığına göre, gerekiyorsa bütün bu hususları tartışmak görevli mahkeme ile onun hükmünü temyizen inceleyecek olan Yargıtay Özel Dairesinin işidir.
Açıklanan nedenlerle, Yüksek İkinci Ceza Dairesinin davaya bakacak görevli mahkemeyi belirleme açısından yasaya uygun olarak verdiği bozma kararında, sanığın eyleminin girebileceğini belirttiği TCY.nın 383. maddesinin somut olaya uygulanması ile ilgili olarak; suç tarihi, dava zamanaşımı, nedensellik bağı, hukuki ve cezai sorumluluk konularındaki açıklamaları içeren bölümlerin karardan çıkartılması suretiyle sair yönleri yasaya uygun olan hükmün, bu bağlamda düzeltilerek onanmasına karar verilmesi" istemi ile itiraz yasa yoluna başvurmuştur.
Dosya Birinci Başkanlığa gönderilmekle Ceza Genel Kurulunca okundu gereği konuşulup düşünüldü.
Karar: Yalova C.Başsavcılığının 20.9.1999 günlü iddianamesiyle; 17 Ağustos 1999 günü meydana gelen deprem sonucu sanığın müteahhidi ve fenni sorumlusu olduğu binanın tamamen çöktüğü, 55 kişinin enkaz altında kalarak öldüğü, uzman bilirkişiler marifetiyle olay yerinde yapılan keşif ve inceleme sonucunda binanın kolon, kiriş ve tabliye betonlarında bol miktarda midye kabuğu bulunduğu, beton karışımının vasfının uygun olmadığı, donatılarda farklı ebatlarda malzeme kullanıldığı, bazı donatılarda had safhada malzeme eksikliğine rastlanıldığı, bir kısım imalatın ise projeye aykırı yapıldığı, böylelikle olayda sanığın kusurlu bulunduğu iddiası ve TCY.nın 455/2-son maddeleri uyarınca cezalandırılması istemi ile kamu davası açıldığı, Yerel Mahkemece; inşaatın tek sorumlusu olan sanığın birinci derece deprem kuşağında yer alan bölgede yaptığı bina için parsel düzeyinde zemin araştırması yapmadan, zemin eğimini sıfırlamadan eğimli ve heyelan bölgesi olan sahada deprem hesabı ile statik hesapları yapılmamış yetersiz projeye göre 10 katlı bina yaptığı, inşaat yönetmeliği hükümlerine aykırı, kalitesiz ( kusurlu ) ve eksik malzeme kullandığı, işçiliğinde eksik ve kusurlu olduğu, İ.T.Ü.'de görevli üç kişilik bilirkişi kurulu tarafından verilen ve Mahkemece olaya uygun bulunan raporda, sanığın olayda 6/8 oranında kusurlu bulunduğunun belirtildiği gerekçesiyle sanığın TCY.nın 455/2-son maddeleri uyarınca cezalandırılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.
Sanık vekilinin temyizi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 2. Ceza Dairesince; TCY.nın 455, 459, 383 ve 552 maddelerinde yazılı suçlar ile mehaz yasada bunlara karşılık gelen düzenlemeler tartışılarak değerlendirilmiş, bunun dışında ayrıca suç anı, zamanaşımının başlangıç tarihi, gizli ayıplı yapılardaki hukuki sorumluluk süresi ve bununla paralellik kurar biçimde cezai sorumluluk ve nedensellik bağı konularında da açıklamalara yer verildikten sonra; on katlı apartmanın inşadan kaynaklanan nedenlerden yıkılması sonucu ellibeş kişinin ölmesi şeklindeki olayda; tahribat ve musibeti oluşturan ve umumi tehlike teşkil eden boyutta meydana gelen yıkılma dolayısıyla yapının müteahhit ve fenni sorumlusu olan sanığın eyleminin TCK.nun 383. maddesinin ikinci fıkrasının ikinci cümlesi çerçevesinde değerlendirilmesi ve bu madde uyarınca davaya bakmak ve delilleri değerlendirmek görevinin yüksek dereceli ağır ceza mahkemesine ait olduğu gözetilip görevsizlik kararı verilmesi gerekirken duruşmaya devamla yazılı şekilde hüküm tesisinin bozmayı gerektirdiği belirtilerek sair yönleri incelenmeyen hükmün bozulmasına karar verilmiştir.
Yargıtay C.Başsavcılığı ise; esas mahkemesi kararının görev noktasından bozulmasına ve "sair hususların incelenmediği" nin vurgulanmasına karşın, suç tarihi, nedensellik bağı, hukuki sorumluluk ve dava zamanaşımı ilişkisinin tartışılmasının çelişki yarattığı, görev yönünden bozma yapıldığına göre, gerektiğinde bütün bu hususların görevli mahkeme ile onun hükmünü temyizen inceleyecek olan Yargıtay Özel Dairesinde tartışılabileceğini belirterek, görevli mahkemeyi belirleme açısından yasaya uygun olarak verilen bozma kararından; suç tarihi, dava zamanaşımı, nedensellik bağı, hukuki ve cezai sorumluluk konularındaki açıklamaları içeren bölümlerin çıkartılması suretiyle hükmün düzeltilerek onanmasına karar verilmesi istemi ile itiraz yasa yoluna başvurmuştur.
Görüleceği üzere Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, bir hükmün sair yönleri incelenmeksizin salt görev noktasından bozulması halinde, bozma kararının gerekçesinde yargılama konusu olayın esasını ilgilendiren hususlarda hukuksal görüş, tartışma ve belirlemelere yer verilip verilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.
Temyiz davası yargılama makamlarının son kararlarındaki ( hüküm ) ve son kararlarıyla birlikte olmak koşulu ile bunlara esas teşkil eden ara kararlarındaki aykırılıkları gidermek gayesi ile kabul edilmiş olağan kanun yollarından biridir. Ceza Yargılamaları Usulü Yasamızın 307. maddesine göre temyiz sebebi hükmün "yasaya aykırı olması"dır. Yasaya aykırılık ise bir hukuk normunun uygulanmaması ya da yanlış uygulanmasıdır.
Kullanılmayan veya yanlış kullanılan norm, Muhakeme Hukuku normu ise, belli hallerde aykırılığın son karara ( hükme ) tesir ettiği önceden ve kanunla kabul olunabilir. Mutlak temyiz sebepleri diye adlandırılan bu hallerde Yargıtay, tesir meselesini araştırmayacaktır. ( Kunter-Yenisey, Muhakeme Hukuku Dalı olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, 11. bası, Sy. 1122 ) Boz-mayı gerektirip gerektirmeyeceği hususunda Yargıtay'a araştırma yetkisi tanınmamış olan hukuka mutlak aykırılık halleri Usul Yasamızın 308. maddesinde sekiz bent halinde sayılmış olup, maddenin 4. bendinde öngörülen; "Mahkemenin kanuna muhalif olarak davaya bakmaya kendini görevli veya yetkili görmesi," hali de bunlardan biridir. Anılan maddede sekiz bent halinde sayılan sebeplerin tümü yargılama usulüne ilişkin olup, Yasamız usule ilişkin olanlar dışında hukuka mutlak aykırılık nedeni öngörmemiştir.
İtiraza konu somut olayda Özel Daire; TCY.nın 455. maddesinde tanımlanan tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu ölüme neden olmak suçundan kurulan hükmü temyizen inceleyerek, eylemin TCY.nın 383. maddesinde öngörülen suçu oluşturacağı ve delilleri değerlendirmenin yüksek dereceli ağır ceza mahkemesine ait olduğundan bahisle açıklanan yasal düzenlemeler ve yargısal kararlara uygun biçimde sair cihetlerini incelemeksizin öncelikle görev ( usul ) noktasından bozmuştur.
Özel Dairenin bozmaya ilişkin kararında, sevk ve uygulama ile bozmada dayanılan görüş doğrultusunda davaya konu eylemin temas edebileceği yasa maddelerinde öngörülen suçların unsurlarının incelenerek açıklanması, mehaz yasadaki karşılıklarının gözetilmesi, mukayeseli hukuk açısından yabancı ülke yargısal uygulamaları ve doktrindeki görüşlerin karşılaştırılma-sının yapılmış olması da Anayasamızın 141/3 maddesinde belirtilen "Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır.", Ceza Yargılamaları Usulü Yasamızın 32. maddesinde öngörülen "Bütün hakimlik ve mahkemelerin her türlü kararları muhalefet şerhleri dahil gerekçeli olarak yazılır." ilkesi paralelinde, hükmün dayanaklarının akla, hukuka ve dosya içeriğine uygun açıklaması olan ve tüm yargısal kararlarda bulunması gereken gerekçe niteliğinde olduğu,
Ancak bozma kararında da vurgulandığı üzere temyiz incelemesi sırasında hükmün sair yönleri incelenmeyip işin esasına girilmediği de göz önüne alındığında, inceleme konusu uyuşmazlığın esasını ilgilendirmeyen ve Özel Dairenin bozma kararı vermesinde etken olmayan suçun oluşum anı, zamanaşımının başlangıç tarihi, eylem ile sonuç arasındaki nedensellik ilişkisi, eylemdeki hukuki sorumluluk ve bununla paralellik arzedecek biçimde cezai sorumluluk gibi hususların kararda tartışılmış ve değerlendirilmiş olması temyiz incelemesinin kapsamı ile uyuşmamaktadır.
Nitekim ayrıntıları Ceza Genel Kurulumuzun 1.6.1999 gün ve 136/147, 20.4.1992 gün ve 93/115 sayılı kararlarında da vurgulandığı üzere, usule ilişkin yasaya aykırılıklar giderilmeden dosyanın esası incelenemez. 2797 sayılı Yargıtay Yasasının 40. ve Yargıtay İç Yönetmeliğinin 18 ile 31. maddeleri uyarınca öncelikle usul kurallarına uyulup uyulmadığı incelenecek daha sonra esasa ilişkin inceleme yapılacaktır.
Bu itibarla, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan bir kısım kurul üyesi ise; bozma kararının bağlayıcı yönünün yargılamanın görevsiz mahkemede yapılması hususu olduğu kararda yer alan ve itiraza konu edilen hususların bağlayıcı olmadığı gibi suç öğelerini de açıkça etkilemediği, bu nedenle hukuka aykırılığın oluşmadığını belirterek karşı oy kullanmışlardır.
Sonuç: Açıklanan nedenle, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının KABULÜ ile, Yargıtay 2. Ceza Dairesinin hükmün sair yönlerini incelenmeksizin verdiği 21.3.2001 gün ve 7015-4778 sayılı kararında geçen ve uyuşmazlığın esasına ilişkin olan suçun oluşum tarihi, suç zamanaşımı, hukuki ve cezai sorumluluk ile nedensellik bağı hususlarına ilişkin belirlemelerin karardan çıkarılmasına, dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına gönderilmesine 29.5.2001 günlü müzakerede oyçokluğu ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy