(765 S. K. m. 51, 448, 452) (5237 S. K. m. 29, 81, 87)
Adam öldürmek suçundan sanık Halil A.'ın TCY.nın 448, 51/2, 59. maddeleri uyarınca 6 yıl 8 ay ağır hapis ve fer'i cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin Konya 2. Ağır Ceza Mahkemesince 28.4.2000 gün ve 407-121 sayı ile verilen kararın sanık vekili, katılan vekili ve C.Savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 21.2.2001 gün ve 216-668 sayı ile;
"Maktülün kira borcunu ödemeden evini taşımakta olan sanığa vaki hakaretleri TCK.nun 51/1. maddesinin tatbikini gerektirir adi tahrik oluşturduğu halde sanık yararına ağır tahrik hükmünün tatbiki" isabetsizliğinden hükmün bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel Mahkeme ise, 7.5.2002 gün ve 99-153 sayı ile; "Dosyamız kül halinde değerlendirildiğinde, Ceza Yasasında tahrikin hafif ve ağır olmak üzere iki şeklinden söz edilmiş, birbirinden ayırt edilmesini saptayacak kesin bir ölçü ve sınır konulmamıştır. Fail, haksız bir fiilin doğurduğu öfke veya elemin etkisi altında kalarak suçu işlediğinden, faili harekete geçiren saikler ile maktûl veya mağdurun olaya sebep vermesi nazara alınmıştır.
Tahrikin varlığı ve derecesi, failin durumu ve yöresel koşullara göre değerlendirilmeli, olayın işleniş şekli, niteliği, özellikleri, tahrik eden ile failin hal ve davranışları dikkate alınmalıdır.
Haksız ağır tahrikin kabulü için olay sebebinin, sanığın ruh yapısı üzerinde şiddetli bir elem ve büyük bir hiddetle sarsıntıya yol açması gerekir. Eğer haksız fiil niteliği ve işleniş biçimi itibariyle önemli boyutlara ulaşmış ise, haksız ağır tahrikin kabulü gerekmektedir.
Yargıtayımızın aynı olay içinde ya da değişik zamanlarda oluşan ve her biri adi tahrik düzeyinde şekillenen davranışların kül halinde ağır tahrik oluşturacağına yönelik içtihatları bulunmaktadır.
Maktülün sanığa karşı hakaret ve küfür ile yetinmeyip ve hemen arkasından "karını sat borcunu öde" diye söyleyerek olayın gerçekleşmesi yönünde sanığın bilincini tetikleyen eylemde bulunduğu mahkememizce kabul edilmiştir.
Basit bir küfür sonucu işlenen suçlarda TCK.nun 51/1. maddesi uygulanması ile olayımızda olduğu gibi süregelen küfür ve hakaretler ile birlikte "karını sat borcunu öde" sözcüğü karşısında işlenen suçlara verilen ceza arasında hakkaniyet ölçüsünde bir fark olması gerekmektedir." gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir.
Bu kararın da katılan vekili, sanık vekili ve C.Savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya, Yargıtay C.Başsavcılığının "bozma" istekli 4.2.2002 günlü tebliğnamesiyle Birinci Başkanlığa gönderilmekle CEZA GENEL KURULUnca okundu, gereği konuşulup düşünüldü.
CEZA GENEL KURULU KARARI
Sanık Halil'in, kiracı olarak oturduğu evi, sahibi maktül Hasan Hüseyin Ş.'in istemesi nedeniyle boşaltmaya başladığı sırada, olay yerine gelen maktülün kira alacağını istediği, sanığın, parası olmadığından bahisle daha sonra ödeyeceğini söylemesi karşısında maktülün küfür etmeye başlayıp sanığın üzerine doğru yürüdüğü, sanığın toplanmış eşya arasında bulunan av tüfeğini alıp küfür etmemesi için uyardığı maktülün ise "karını sat, borcunu öde" şeklinde sözler söyleyip küfürlerini sürdürdüğü sırada sanığın tüfeği doğrultması nedeniyle kaçmaya çalıştığı ve gerek otopsi gerekse bilirkişi raporlarıyla sabit olduğu şekilde sanığın, maktülün arkasından ve yaklaşık 3 metre mesafeden ateş ederek, sağ bacak düz çukuru arkasında 9x7 cm.lik alanı kaplayan çok sayıda saçma giriş deliği oluşturacak şekilde yaraladığı, maktülün hastaneye kaldırılıp tedavi edilmesine rağmen büyük atar ve toplar damar delinmesi sonucu gelişen iç ve dış kanama nedeniyle öldüğü tüm dosya kapsamından anlaşılmaktadır.
Yukarıda açıklandığı biçimde oluştuğu hususunda uyuşmazlık bulunmayan somut olayda Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, tahrikin derecesinin belirlenmesi noktasında toplanmaktadır.
5.3.2002 günü yapılan birinci müzakerede, sanığın eyleminin kastı aşan etkili eylem sonucu adam öldürmek suçunu oluşturabileceğinin ileri sürülmesi üzerine, öncelikle bu husus ele alınıp incelenmiş, ancak yapılan oylamada yasal çoğunluk sağlanamamıştır. Sanığın eyleminin hangi suç niteliğine uyduğunun belirlenmesi için yapılan ikinci müzakerede;
Kastı aşan etkili eylem sonucu adam öldürme ile kasten adam öldürme arasındaki ayırıcı ölçüt manevi unsurun farklılığına dayanmaktadır. Birinci durumda sadece daha hafif netice (darp ve yaralama) istenilmiş olup, daha ağır netice (ölüm) istenilmiş değildir. Ancak ölüm sonucu, yine de doğrudan doğruya failin hareketinden doğmuş bulunmaktadır. Şayet, fail daha ağır neticenin gerçekleşmesini istemişse, bu takdirde kasten adam öldürme suçunun oluştuğu kabul edilir.
Failin iç dünyasını ilgilendiren kastının belirlenebilmesi bakımından, dış dünyaya yansıyan davranışlardan hareketle sonuç çıkarmak olanaklıdır. Failin, olay öncesi, sırası ve sonrasındaki davranışları kastının belirlenmesinde ölçü olarak alınmalıdır.
Bu durumda;
a) Fail ile ölen arasında olay öncesine dayalı, öldürmeyi gerektirir bir husumetin bulunup bulunmadığı,
b) Failin olayda kullandığı aracın öldürmeye elverişli olup olmadığı,
c) Ölendeki darbe sayısı ve şiddeti,
d) Darbelerin bulunduğu bölge,
e) Failin davranışlarına kendiliğinden mi yoksa engel bir nedenin etkisi ile mi son verdiği,
f) Suç aletinin kullanılış biçimi,
g) Failin olay sonrasında ölene ya da mağdura yönelik davranışları gözetilerek kastı ortaya çıkarılmalıdır.
Bu açıklamalar ışığında somut olay ele alınıp incelendiğinde;
Maktülü bacağından vurduktan sonra sanık ve eşi, eşyanın yüklü olduğu motosikletle olay yerinden uzaklaşmışlar, sanık eşini kayınpederinin evine bırakarak Konya ilinden ayrılmış, olaydan 8 gün sonra maktülün öldüğünü öğrendikten sonra kolluk görevlilerine telefon ederek garda olduğunu bildirip teslim olmuştur. Sanık ve eşi aşamalardaki ifadelerinde soruşturmayı yönlendirerek, olayın boğuşma sırasında tüfeğin maktül ile sanık arasında çekiştirilmesi sırasında silahın kazaen ateş aldığı, tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu oluştuğu kanaatini uyandırmaya çalışmışlardır. Oysa bilirkişi raporlarıyla oluşun farklı olduğu saptandığına göre, elindeki silahı korkutmak için kullanmaktan öte, arkadan maktüle etkili mesafeden ateş eden sanığın öldürme kastıyla hareket ettiği anlaşılmaktadır.
Olayda kullanılan silahın türü itibariyle, tek bir atışla çeşitli büyüklüklerde ve çok sayıda saçma tanesi isabet ettirebilme olanağı sağlaması nedeniyle av tüfekleri, vücut bütünlüğüne zarar verme ve ölüm sonucunu elde edilmesinde son derece etkili bir silahtır. Sanık tarafından etkili mesafe olan 3 metreden yapılan atış ile çok sayıda isabet sağlandığı, bu suretle beden bütünlüğü üzerinde önemli tahribat oluşturulduğu, bacak bölgesinden geçen büyük atar ve toplar damarlara çok sayıda saçma tanesi isabetinin yarattığı iç ve dış kanama sonucu hastanede yapılan tedaviye rağmen ölüme neden olduğu dikkate alındığında, suç aleti ve tüfeğinin ölüm sonucunu elde etmeye elverişli ve etkin biçimde kullanıldığı açıktır. Bu nedenle Yerel Mahkemece sanığın eyleminin kasten adam öldürme suçuna uyduğunun belirlenmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır.
Kurul üyelerinden K.Y.Bal ise; "Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer: "...kanaatimizce 452. madde ile konulan suç, 448-450 maddelerinde yer alan adam öldürme suçunun hafifletici sebebi olmayıp, objektif sorumluluk esasına dayanan ayrı ve müstakil bir adam öldürme şeklidir". (Kişiler ve mala karşı cürümler adlı kitabının 91. sayfası).
Prof. Dr. Sahir Erman ise: "... bu hükmün müessir fiil suçunun bir ağırlaştırıcı sebebi mi, yoksa adam öldürme suçunun bir hafifletici sebebi mi yada bağımsız bir adam öldürme suçunu mu teşkil ettiği tartışılmıştır.
Ölüm neticesinin fail tarafından istenilmiş, iradesinin bu neticeyi kapsamına almış olması aranmadığı cihetle bir ağırlatıcı sebep söz konusu olamaz ise de netice sebebiyle ağırlaşmış bir suçun kabulü mümkündür". (Bkz. Erman Özek Ceza Hukuku Özel Bölümü Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, sayfa 59.) diyerek kastı aşan adam öldürme suçunun tanımını yapmışlardır.
Bilindiği üzere bu suçun maddi öğesini oluşturan hareketin "darp ve cerh veya bir müessir fiil" olması, bu hareketle ölüm arasında nedensellik bağının bulunması zorunludur. Suçun sonucu da bir kimsenin ölmesidir. bu nedenle ölümün gerçekleşmemesi halinde 452. maddedeki suçun oluşmayacağı ve faile de bu suça kalkışma hükümlerinin uygulanmayacağı, sadece işlediği etkili eylem suçunun derecesine göre cezalandırılacağı olgusundan hareketle özgün olayımıza dönecek olursak; maktûldeki yaranın sağ diz kapak iç kısmından av tüfeğiyle meydana geldiği, ateş uzaklığının üç metre olduğu, ateşin tek olduğu, doku kaybı ile birlikte toplar ve atar damarların parçalandığı saptanmıştır.
Sanığın kastını belirlemek açısından olayı irdelemek gerekirse; sanıkla maktûl arasında süregelen bir husumet olmadığı, anlaşmazlığın kira ödenmemesinden kaynaklandığı ve sanığın maktûlün evini boşalttığı sırada geçmiş döneme ait birikmiş kirayı ve o ayki zamlı kirayı istemesinden sonra, sanığın geçmişe ait borcu olmadığını, o ayki kirayı parası olmadığı için daha sonra verebileceğini söylemesi üzerine maktûlün: "karını sat, parayı öde" demesine sinirlenen sanığın, motosikletteki eşyalarının arasında bulunan av tüfeğini alarak tek el ateş etmesiyle yaralamanın, iki gün sonra da ölümün olduğu anlaşılmış ve kabulde bu yönde olmuştur. Aniden gelişen olayda üç metre uzaklıktan maktûlün baş yada gövdesi yerine bacağına ateş eden sanıkta öldürme kastının varlığından söz etmek ne derece hukuka uygun olacaktır. Üstelik eylem sonrası hemen olay yerinden kaçan bir sanık için... Benzer olaylara baktığımızda bu tür yaralamalarda ölüm oranının çok düşük olduğu da ayrı bir olgudur. burada bir sorunun yanıtını aramak gerekir ki, kanımızca yanıtı da bizi sonuca ulaştıracaktır. Maktûl ölmese ve en kötü olasılıkla bacağı kesilseydi, sanığın öldürmeye kalkışma suçundan mı mahkûm edecektik? Kuşkusuz hayır. Yukarıda açıkladığım nedenlerle Yüce CEZA GENEL KURULUnun sayın çoğunluğunun TCY.nın 448. maddesinin uygulanmasına ilişkin görüşüne katılmıyorum." şeklinde, bir kısım kurul üyeleri de aynı düşünceyle karşı oy kullanmışlardır.
12.3.2002 günlü ikinci müzakerede, suç niteliğine ilişkin uyuşmazlık çözüldükten sonra, tahrikin derecesinin belirlenmesi bakımından yapılan görüşmeler sonucunda, yasal çoğunluk sağlanamadığından, tahrikin derecesinin belirlenmesi bakımından yapılan üçüncü müzakerede:
Suçu etkileyen genel nitelikteki bir hal olan haksız tahrik, TCY.nın 51. maddesinde düzenlenmiş olup, buna göre tahrik; failin, haksız bir eylemin doğurduğu öfke ve elemin etkisi altında hareket ederek suç işlemesidir.
Yasanın anılan maddesinde haksız tahrikin, hafif ve ağır olmak üzere iki şeklinde söz edilmişse de birbirinden ayırt edilmesini sağlayacak kesin bir ölçüt konulmamış, "tahrik ağır ve şiddetli olursa" şeklinde genel ve soyut bir tanımlama yapılması ile yetinilerek, tahrikin derecesinin belirlenmesinde kullanılacak kıstasların uygulama ile ortaya konulması, uygulamanın yaygınlaşarak benimsenmesi ve nihayet süreklilik kazanması amaçlanmıştır.
Ceza Genel Kurulunun yerleşik kararlarında duraksamasız olarak benimsendiği üzere, tahrikin derecesi belirlenirken, haksız hareketin işleniş şekli, yeri, niteliği, zamanı, yöresel koşullar ve tahrik eden ile edilenin durumları göz önüne alınıp değerlendirilmeli, eğer haksız hareket bu özelliklerine göre yoğun ve önemli boyutlara ulaşmışsa, haksız tahrikin "ağır ve şiddetli" olduğu kabul edilmelidir.
Bu açıklamalara göre somut olay ele alınarak değerlendiğinde;
Sanık, gerek savunmaları, gerekse eşi olan tanık Ayşe'nin anlatımları dikkate alındığında, maktüle olan kira borcunun bir bölümünü ödememekle esasen haksız konumdadır. Kira borcunu ödememesi nedeniyle maktülün isteğiyle evi boşaltmak durumunda kalmıştır. Maktülün, sanık ve eşinin evi boşaltmak üzere hazırlandıklarını görerek, kira alacağını istediği, ancak bunu hukuka aykırı bir şekilde sanığa hakaret ederek yaptığı anlaşılmaktadır. Sanık ve maktülün, hareketleri kıyaslandığında, maktülün, tevali etmeyen ve olay anında isabet eden aynı zaman aralığında söylediği, hakaret ve aşağılama içeren sözlerinin yarattığı öfke ve elemin etkisiyle ona av tüfeğiyle ateş edip öldürmesinde sanığın hafif haksız tahrik altında suçu işlediğinin kabulü zorunludur. Bu itibarla, haksız tahrikin derecesinin belirlenmesi yönünden isabetsiz olan Yerel Mahkeme direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Başkanı ve Üyeler ise; "Uzun süredir sanığı rahatsız ederek evden çıkmasını sağlayan maktülün, haketmediği bir kira artışını istemesi ve esasen yasal yollardan tahsil edebileceği kira alacağını zorla almaya kalkışması, yöresel koşullar dikkate alındığında "karını sat, borcunu öde" şeklinde sanık üzerinde derin izler bırakan sözler söyleyerek yarattığı ağır ve haksız elemin etkisiyle suç işleyen sanık lehine ağır haksız tahrik hükümleri uygulanması isabetli olup, direnme hükmünün onanmasına karar verilmelidir." görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.
Sonuç: Açıklanan nedenlerle, Yerel Mahkeme direnme hükmünün;
1- Suç niteliğinin belirlenmesi yönünden isabetli olduğuna, 5.3.2002 günü yapılan birinci müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından 12.3.2002 günü yapılan ikinci müzakerede oyçokluğu ile;
2- Haksız tahrikin derecesinin belirlenmesi yönünden isabetsiz olduğundan BOZULMASINA, dosyanın yerine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine, bu uyuşmazlık yönünden 12.3.2002 günü yapılan müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından, 26.3.2002 günü yapılan üçüncü müzakerede oyçokluğu ile tebliğnamedeki isteme uygun olarak karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy