(2004 S. K. m. 338) (2709 S. K. m. 38) (YCGK. 29.1.2002 T. 2001/17-407 E. 2002/133 K.)
Dava: Gerçeğe aykırı mal bildiriminde bulunmak suçundan sanık Süleyman'ın İİY'nın 338/1. maddesi uyarınca 1 ay hafif hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Antalya 1. İcra Ceza Mahkemesi'nden verilen 30.3.2001 gün ve 6266-1904 sayılı hüküm, sanık tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 16. Hukuk Dairesi'nce 28.12.2001 gün ve 9018-11063 sayı ile;
"4709 Sayılı Kanunla Anayasa'nın 38. maddesinin son fıkrasına "Hiç kimse yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonamaz" hükmü eklenmiş, bu hüküm 17.10.2001 gün ve 24556 sayılı mükerrer Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Anayasa'nın açık hükmü karşısında sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getiremeyen kişilere yaptırım olarak hürriyeti bağlayıcı ceza verilmesi mümkün değildir.
Sanığa İİK.'na aykırı davranışı nedeniyle hürriyeti bağlayıcı ceza tayin ve takdir edilmiştir. Şikâyetçi ile sanık arasındaki temel ilişki sözleşme hukukundan kaynaklanmaktadır.
Anayasa hükmünün üstün norm olması, sonradan yürürlüğe girmesi, yaptırım yönünden sanık lehine düzenleme yapılmasını zorunlu kılması karşısında kanun koyucu tarafından yeni hüküm doğrultusunda yasal düzenleme yapılmasının beklenmesi ve sonucuna göre uygulama yapılması gerekir" gerekçesi ile diğer yönleri incelenmeksizin bozulmuştur.
Yargıtay C. Başsavcılığı ise 18.2.2002 gün ve 111016 sayı ile;
"Gerçeğe aykırı mal beyanında bulunma suçu sözleşmeye aykırılıktan değil, kanunla getirilen bir yükümlülüğe aykırılıktan kaynaklandığından, Anayasa'nın ilgili maddesinde ifade edilen "yalnızca sözleşmeden kaynaklanan bir yükümlülük" kapsamında değerlendirilemez. Burada eşya üzerinde kullanılan hapis hakkının icrasına, borcun tahsiline yönelik olarak veya sözleşmeden kaynaklanan bir yükümlülüğün ihlali nedeniyle özgürlüğün kısıtlanması hali söz konusu olmayıp, kanunda düzenlenen bir suç nedeniyle özgürlük kısıtlanmaktadır. Kanunla suç olarak düzenlenen hususlar ise bu kapsamda değerlendirilmemektedir. Yine burada, borcun ödettirilmesine matuf bir objektif sorumluluk hali yoktur. Kusur sorumluluğu söz konusu olup, o da borcun ifasını esas almamaktadır. Çünkü maddede "beyanı hakikate aykırı surette yapan kimse..." ibaresine yer verilmiş olup, burada esas olan kusur sorumluluğudur. O halde kusur sorumluluğu esas alınmakla, Anayasa'nın belirtilen maddesinde ifade edilen "yerine getirememe" değil, yerine getirmeme durumu söz konusudur.
Bu nedenle İİK.'da düzenlenen gerçeğe aykırı beyanda bulunmak suçu Anayasa'nın 38. maddesinin 8'inci fıkrası kapsamında kalmamaktadır. Bir an için fıkra kapsamında kaldığının düşünülmesi halinde dahi, getirilen düzenleme doğrudan doğruya uygulanabilir nitelikte bulunmadığından, bu hükme dayanılarak bozma kararı verilmesi olanağı bulunmamaktadır" görüşüyle itiraz yoluna başvurarak özel daire bozma kararının kaldırılmasına karar verilmesini istemiştir.
Dosya birinci başkanlığa gönderilmekle Ceza Genel Kurulu'nca okundu, gereği konuşulup düşünüldü:
Karar: Sanığın gerçeğe aykırı mal bildiriminde bulunmak suçundan cezalandırılmasına karar verilen olayda çözümlenmesi gereken hukuki sorun, Anayasa'nın 38'inci maddesine 4709 Sayılı Yasa ile 9'uncu fıkra olarak eklenen, "Hiç kimse yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz" şeklindeki kuralın İcra ve İflas Yasasının 338'inci maddesinde düzenlenen ve yaptırımı özgürlüğü bağlayıcı ceza olan suç bakımından nazara alınıp alınamayacağı, diğer bir anlatımla gerçeğe aykırı mal beyanında bulunmanın yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülük ve getirilen düzenlemenin doğrudan uygulanabilir nitelikte olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır.
Toplumsal barışı sağlamak ve fertlerin hak ve özgürlüklerini güvenceye kavuşturmakla görevli olan Devlet kendiliğinden hak almaya izin vermemiş, buna yönelik eylemleri yaptırıma bağlamış ve hakkın yerine getirilmesini kendi tekeline almıştır. Devletin üstlendiği bu görevi etkin bir biçimde yerine getirebilmesi için ceza siyaseti gereği bazı önlemlere başvurma gereksinimi bulunınaktadır. İcra hukukunda öngörülen bir kısım önlemler de bu amaca yöneliktir. Nitekim mal beyanında bulunmama suçunu konu alan 11.12.1957 gün ve 16-28 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında, İcra ve İflas Kanunu ile getirilen cezai hükümlerin prensip itibariyle borçluyu kanun emirlerine karşı itaate mecbur etmek için getirilmiş yaptırımlar olduğuna işaret edilmiştir.
İcra ve İflas Yasamızın konuya ilişkin olan ve "Hakikata muhalif beyanda bulunanların cezası" başlığını taşıyan 338'inci maddesinin 1'inci fıkrasında da;
"Bu kanuna göre istenen beyanı hakikata aykın surette yapan kimse, alacaklının şikâyeti üzerine tetkik mercü tarafından bir aydan bir seneye kadar haiıf hapis cezasıyla cezalandırılır" hükmüne yer verilmiştir.
Görüldüğü üzere bu hükümle, İİY'nın 74'üncü maddesine göre icra dairesine bildirilmesi gerekli beyanın gerçeğe aykırı surette yapılmış olması bağımsız suç olarak düzenlenmiştir. Yine aynı yasanın 89'uncu maddesine göre kendisine tebligat yapılan üçüncü kişinin gerçeğe aykırı beyanda bulunması halinde de 338'inci madde hükmü uygulanacaktır.
Gerçeğe aykırı bildirimde bulunma, borçlunun "başkasına ait mal, alacak ve hakları kendisine aitmiş gibi gösterınesi" veya "kendisine ait mal, alacak ve hakları" gizlemesidir. Maddenin kaleme alınış biçiminden de anlaşılacağı gibi, suça konu beyanın yasa uyarınca yapılması gerekli olup, yasal bir zorunluluk olmadan yapılan bildirimin "gerçeğe aykırı olması" halinde İİY'nin 338/l. maddesinde yazılı suç oluşmayacaktır. Bu suçun oluşabilmesi için, mal bildiriminin İİY'nın 74'üncü maddesinde gösterilen koşulları taşıması, bildirimin bizzat borçlu tarafından ve gerçeğe aykırı olduğu bilinerek yapılması gerekir. Alacaklının gerçeğe aykırı bildirim nedeniyle zarara uğrayıp uğramaması da suçun oluşumunda etkili değildir.
Bu suç ile, Devletin cebri icra fonksiyonunu yerine getirdiği sırada yanıltılmasının önüne geçilmek, böylelikle, bir yandan kendiliğinden elde edemediği haklarına Devletin cebri icra yöntemi aracılığıyla kavuşmayı uman fertlerin bu hususta kamuya duydukları güven korunmak, diğer yandan da fertlerin yasal yükümlülüklerini yerine getirdiği sırada kendilerine kamu tarafından duyulan güvenin kötüye kullanılmasının önlenmesi istenmiştir.
Anayasa'nın 38'inci maddesine 4709 Sayılı Yasanın 15'inci maddesi ile eklenen 9'uncu fıkrasındaki, "Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz" şeklindeki yasağın koşulları, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 29.1.2002 gün ve 407/133 sayılı kararında ayrıntılı olarak açıklanmış olup, bunlar, "yükümlülüğün yalnızca bir sözleşmeden kaynaklanması" ve "bu yükümlülüğün yerine getirilememesi"dir; fıkranın uygulanabilmesi için sayılan iki koşulun bir arada bulunması gerektiğinden, sözleşmeden kaynaklanmayan yükümlülükler ve yerine getirmeme halleri bu yasak kapsamında değerlendirilemez.
İİY'nın 338/1. maddesinde düzenlenen gerçeğe aykırı mal beyanında bulunma suçu bu belirlemeler ışığında değerlendirildiğinde, bu suçun, yasadan kaynaklanan bir yükümlülüğün yasadaki koşullara uygun ancak gerçeğe aykırı biçimde yerine getirilmesi suretiyle işlenen ve kusur sorumluluğuna dayanan bir suç olduğu, suçla korunmak istenen hukuki yararın "kamu güveni" olduğu ve eylem neticesinde alacaklının zarara uğrayıp uğramamasının da suçun oluşumunda etkisinin bulunmadığı dikkate alındığında, bu suçun "yalnızca sözleşmeden kaynaklanan bir yükümlülüğün yerine getirilememesi" olarak nitelendirilmesi olanaksızdır. Dolayısıyla, İİY'nın 338/1. maddesinde düzenlenen gerçeğe aykırı mal bildiriminde bulunma suçu, Anayasa'nın 38'inci maddesine 4709 Sayılı Yasa ile eklenen 9'uncu fıkrada öngörülen ve kamu makamlarının kişi özgürlüğünü kaldırnıa yetkisini sınırlayan yasak kapsamında değerlendirilemez.
Sonuç: Bu itibarla, Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir.
Açıklanan nedenlerle, Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, özel daire bozma kararının KALDIRILMASINA, dosyanın esas hakkında inceleme yapılmak üzere 16. Hukuk Dairesine gönderilmesine 12.3.2002 günü oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy