(2709 S. K. m. 38) (2004 S. K. m. 8, 106, 111, 340) (765 S. K. m. 2, 81) (818 S. K. m. 1, 3) (YCGK. 22.01.2002 T. 2001/17-294 E. 2002/1 K.) (YCGK. 29.01.2002 T. 2001/17-295 E. 2002/14 K.)
Dava: Taahhüdü ihlal suçundan sanık Edip Kaptanın İİY'nın 340 ve TCY. nın 81/2. maddeleri uyarınca 1 ay 5 gün hafif hapis cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin Diyarbakır İcra Ceza Mahkemesinden verilen 01.06.2000 gün ve 626-383 sayılı hüküm sanık tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 16. Hukuk Dairesince 13.04.2001 gün ve 1622-1604 sayı ile;
Tekerrüre esas alınan sabıka kaydının karar yerinde belirtilmeden sanığa verilen cezanın TCK. nun 81/2. maddesi ile artırıma tabi tutulması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel Mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda, bu kez 06.09.2001 gün ve 919-1086 sayı ile sanığın İİY. nın 340. maddesi uyarınca 1 ay hafif hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiş olup, bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 17. Hukuk Dairesince 13.12.2001 gün ve 10755-10792 sayı ile;
Sanığın üzerine atılı suçun içerik ve niteliğine, 17 Ekim 2001 tarih ve 24556 mükerrer sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 4709 sayılı Kanunun 15. maddesi ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 38. maddesine eklenen son fıkra uyarınca Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz hükmü ile yapılan bu düzenlemenin sanığın lehinde bulunması ve TCK.nun 2/2. maddesi de gözetilerek sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesi zorunluluğu bulunduğu gerekçesiyle diğer yönleri incelenmeksizin bozulmuştur.
Yargıtay C. Başsavcılığı 02.01.2002 gün ve 153745 sayı ile;
2004 sayılı Yasanın 340 ıncı maddesinde öngörülen taahhüdü ihlal suçunda ihlal edilen sözleşme hukuku olmayıp, suç sözleşmeye aykırılıktan değil, yasayla öngörülen bir yükümlülükten kaynaklanmaktadır. Borcun ödettirilmesine matuf objektif bir sorumluluk hali söz konusu olmayıp, kusur sorumluluğu esas alındığından, Anayasanın 38 inci maddesinin sekizinci fıkrası kapsamında kalmamaktadır.
Diğer yandan 4709 sayılı Yasa ile getirilen düzenleme, genel bir kurala ilişkin olup, doğrudan uygulanabilir içerik ve nitelikte değildir. Bu nedenle Yüksek Dairece hüküm doğrudan uygulanabilir nitelikte kabul edilerek bozma kararı verilmesi de yerinde değildir gerekçeleriyle itiraz yasa yoluna başvurarak, Özel Daire bozma ilamının kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir.
Dosya Birinci Başkanlığa gönderilmekle Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü.
Karar: Sanığın taahhüdü ihlal suçundan cezalandırılmasına karar verilen olayda çözümlenmesi gereken hukuki sorun, Anayasanın 38 nci maddesine 4709 sayılı Yasa ile eklenen, Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz şeklindeki kuralın İcra İflas Yasasının 340 ıncı maddesinde düzenlenen ve yaptırımı özgürlüğü bağlayıcı ceza olan suç bakımından nazara alınıp alınamayacağı, diğer bir anlatımla ödeme taahhüdünün ihlal edilmesinin, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğün yerine getirilememesi olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve 4709 sayılı Yasa ile getirilen düzenlemenin doğrudan uygulanabilir bir kural niteliğinde bulunup bulunmadığı noktalarında toplanmaktadır.
Ayrıntıları Ceza Genel Kurulunun 22.01.2002 gün ve 294/1 sayılı kararında açıklandığı üzere;
Borçlunun ödeme şartını ihlali halinde ceza başlığını taşıyan İcra ve İflas Yasasının 340 ıncı maddesinde;
111 inci madde gereğince veya alacaklının muvafakati ile icra dairesinde kararlaştırılan borcu ödeme şartının, borçlu tarafından makbul bir sebep olmaksızın ihlali, seçimlik hareketli suçlar olarak düzenlenmiş, yaptırımı ise özgürlüğü bağlayıcı ceza olarak öngörülmüştür.
İİY. nın 111 inci maddesine göre; borçlunun, yeterli miktarda malının haczedilmiş olması, satış talebinden önce borcunu muntazam taksitlerle ödemeyi taahhüt etmesi ve birinci taksiti derhal yatırması, her taksidin borcun dörtte bir miktarından aşağı olmaması, taksitlerin aydan aya olup sürenin üç ayı aşmaması halinde icra işlemi durur ve aynı Yasanın 106 ncı maddesinde belirtilen satış isteme süreleri işlemez. Bu maddeye göre kararlaştırılan ödeme taahhüdünde alacaklının onayına gerek bulunmayıp, borçlunun bu hakkı Yasadan kaynaklandığından, uygulamada yasal taksit hakkı olarak da adlandırılmaktadır. Belirtilen bu ödeme şartı, sözleşmeden değil Yasadan kaynaklandığından, borçlunun ödeme şartını ihlali halinde özgürlüğü bağlayıcı ceza ile cezalandırılması, Anayasanın 38 inci maddesine 4709 sayılı Yasa ile eklenen 9 uncu fıkradaki kurala aykırılık oluşturmaz.
İİY. nın 340 ıncı maddesindeki ikinci ödeme şartı ise; icra takibinin kesinleşmesinden sonra alacaklının muvafakatiyle icra dairesinde kararlaştırılan borcun taksitle ödenmesidir.
Bu koşuldaki ödeme ihlalinin suç oluşturabilmesi için, borçlu hakkında geçerli ve kesinleşen bir icra takibinin bulunması, borçlunun taahhüdünün alacaklı, vekili veya yasal temsilcisi tarafından kabul edilmesi, ödenecek toplam miktarın rakamsal olarak belirlenmesi, tarafların belirlenen bu miktar üzerinde icap ve kabulde bulunmaları, taahhüt esnasında, alacaklı veya vekili veya yasal temsilcisi hazır değil ise, alacaklının kabul keyfiyetinin ödeme tarihinden önce borçluya bir muhtıra ile bildirilmesi gerekmektedir. Sayılan koşullardan birinin bulunmaması halinde ödeme şartını makbul bir sebep olmaksızın ihlal eden borçlunun bu madde ile cezalandırılması olanağı bulunmamaktadır.
A.Tahir Öğütçü ve A. Çiftçioğlu Uygulamalı İcra ve İflas Kanunu isimli eserlerinin 1298. sayfasında Borçlunun taahhütte bulunması ve bu taahhüdün alacaklı tarafından kabul edilmesi bir akittir. Akit, iki tarafın karşılıklı ve birbirlerine uygun surette rızalarını beyan ettikleri takdirde tamam olur. (B.K. md. 1) Kabul için bir süre tayin ederek başka bir kimseye bir akdin yapılmasını teklif eden kimse, bu sürenin bitimine kadar icabından dönemez. Bu süre bitmeden evvel kabul haberi kendisine yetişmezse icabı ile bağlı kalmaz. (B.K. md. 3) Bu itibarla, borçlunun taksit talebinin, ilk taksit tarihinden evvel kabul keyfiyetinin borçluya bildirilmiş olması zorunludur. Aksi halde, borçlu icabı ile bağlı kalmadığından akit tamamlanmamış olur biçimindeki açıklamalarla bu ödeme şartının bir sözleşme olduğunu ifade etmişler, İİY. nın 111 inci maddesinin 3 üncü fıkrasında da bu ödeme koşulunun sözleşme olduğu ve bu sözleşmenin devamı süresince 106 ncı maddedeki sürelerin işlemeyeceği açıkça belirtilmiştir.
Borçlu ve alacaklı tarafından kararlaştırılan ödeme koşuluna ait tutanağın, ilgililer ve icra müdürü veya yardımcısı veya katibi tarafından imzalanması zorunluluğu bulunmakta ise de bu zorunluluk, İİY. nın 8 inci maddesi uyarınca tutanakların aleniyeti ve ispat kuvvetinden kaynaklanmaktadır. İmza, sözleşmenin değil tutanağın geçerlilik şartı olup, icra memurları bu taahhütte taraf olmadıklarından içeriğine müdahale edememekte, sözleşme sadece icranın tarafları arasında yapılmaktadır.
Maddede makbul bir sebep olmaksızın ödeme şartını ihlal eden borçlunun cezalandırılacağı öngörülmekte, postaya gününden önce verilen taksidin icra dosyasına gecikerek girmesi, hastalık, yangın, su baskını ve deprem gibi olağanüstü olaylar nedeniyle taahhüdün yerine getirilememesi gibi haller uygulamada haklı neden olarak kabul edilmekte, Anayasanın 38 inci maddesinin 9 uncu fıkrasında belirtilen yerine getirememe kavramı ise makbul sebebi de kapsayacak şekilde kendi ihmal ve kusuru olmaksızın, sadece sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüğünü istese bile yerine getirememeyi ifade etmekte ve hakime daha geniş bir araştırma yapma zorunluluğu yüklemektedir. Bu nedenle makbul sebep kavramının yerine getirememe kavramı ile aynı anlamı taşıdığının kabulüne olanak bulunmamaktadır.
Bu belirlemeler ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Borçlu-sanığın, hakkındaki icra takibi sırasında ödeme taahhüdünde bulunduğu, bu taahhüdün kabul edildiği anlaşılmaktadır.
İİY.nın 340 ıncı maddesi uyarınca alacaklının muvafakati ile kararlaştırılan ödeme şartının ise bir sözleşme olduğu yönünde herhangi bir kuşku bulunmamaktadır. Maddedeki makbul sebep kavramı, Anayasanın 38 inci maddesinin 9 uncu fıkrasındaki yerine getirememe kavramından daha dardır. Bu nedenle üst norm olan ve sanık lehine hükümler getiren bu yeni Anayasal düzenleme çerçevesinde, sanığın borcunu hangi nedenle veya nedenlerle yerine getiremediği araştırılarak, hukuki durumunun belirlenmesinde zorunluluk bulunduğundan Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Üyesi Kudret Yalçın Bal; Ceza Genel Kurulunun 29.01.2002 gün ve 295-14 sayılı kararında belirtmiş olduğu gerekçelerle; üç Kurul Üyesi de; Yargıtay C.Başsavcılığının itirazında ileri sürülen görüşlerin yerinde olduğu gerekçesiyle itirazın kabulüne karar verilmesi gerektiği görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.
Sonuç: Açıklanan nedenlerle, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının REDDİNE, dosyanın yerine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine, 29.01.2002 gününde yasal oyçokluğu ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy