(765 S. K. m. 179/2-son, 456/4) (5237 S. K. m. 109, 110)
Dava: Hürriyeti tahdit suçundan sanıklar Ü.U. ile Y.C.'nin dönüşen suç niteliğine güre TCY'nın 456/4. maddesi uyarınca 60.000.000 TL. ağır para cezası, sanık A.G.U.'nun ise TCY'nın 456/4 ve 65/3. maddeleri uyarınca 30.000.000 TL. ağır para cezası ile cezalandırılmalarına ilişkin Manisa Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 17.11.1999 gün ve 252/312 sayılı hüküm katılan vekili tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 31.10.2001 gün ve 23694/15364 sayı ile;
"Sanıkların bir hırsızlık olayı nedeniyle şüphelendikleri müdahili sorgulamak için denetim ve yönetimlerindeki araçlarına hile ile bindirip bağ evlerine götürüp soyarak rızası dışında bir süre tutup sorgulayarak etkili eylemde bulunarak, sonra da sorumluluktan kurtulmak amacına yönelik olarak ne olur ne olmaz endişesi ile kolluğa teslim etmeleri biçiminde başlayıp gelişen olayda TCK'nın 179/2-son madde ve fıkrasında tanımı yapılan suçun tüm öğeleriyle oluştuğu, sürdürülen uygulamaya göre suçun oluşumu için özel kastın gerekmediği gözetilmeden, suçun nitelendirilmesinde yanılgıya düşülerek yazılı biçimde etkili eylemden mahkûmiyet hükmü kurulması" isabetsizliğinden bozulmuştur.
Yerel Mahkeme 01.02.2002 gün ve 465/29 sayı ile; "Mevcut delillerden anlaşılacağı üzere olaydan önce sanıklara ait 4 adet çelik jantın çalındığı etraftan duyduklarına göre de jantların müdahil E.K. tarafından çalındığının konuşulduğunu bu nedenle sanıkların müdahili araçla Spil dağında bulunan yayladaki dama götürdüklerini, jantların kendisi tarafından çalınıp, çalınmadığını sorduklarında müdahil E.'ın suçlamaları inkar etmesi nedeniyle sanıklar Ü. ve Y.'nin müdahili adiyen darp ettikleri, sanık A.G.'nin de diğer sanıkların darp olayına engel olmayarak fer'an iştirak ettiği, yerleşmiş Yargıtay içtihatları, dosya içeriği ve deliller nazara alındığında sanıkların özgürlüğü kısıtlama gibi bir kasıtları olmayıp, şüphelerini gidermeye yönelik haksız eylemlerinin müessir fiil vasfında olduğu" gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir.
Bu hüküm de C. Savcısı ile katılanlar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya Yargıtay C. Başsavcılığının 15.11.2002 günlü "onama" isteyen tebliğnamesiyle Birinci Başkanlığa gönderilmekle Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü:
Karar: İncelenme konusu olayda;
Olaydan bir süre önce babasının taksisinin jantlarının çalınması olayından dolayı mahalle komşuları olan katılan E.'den kuşkulanan sanıklar A.G. ile Ü.U.'nun diğer sanık Y.Ö.'ye durumu anlatıp katılan E.'nin çalıştığı işyerine gidip jantları araştırmasını istedikleri, sanık Y.'nin yaptığı araştırmadan bir sonuç çıkmadığı, bunun üzerine sanıklar A.G. ile Ü.'nün olay günü lokantada yemek yiyen katılanı sanık Y. aracılığıyla motosiklete bakım bahanesiyle dükkana çağırdıkları, daha sonra arabayla bir yere kadar gidip geleceklerini söyleyerek katılanı araçlarına bindirdikleri ve birlikte şehre 3 km. kadar mesafedeki babalarına ait bağ evine götürdükleri, burada üzerindeki giysileri çıkarttıkları katılanı bir sandalyeye oturtup jantların çalınması olayı ile ilişkili olarak yarım saate yakın süreyle sorguladıkları, olayla ilgisi bulunmadığını ısrarla söylemesi üzerine sanıklardan Ü.'nün ve Y.'nin tekme, tokat ve sopayla vurdukları ve katılanı dudak ve sol gözünde ekimoz meydana gelecek iş ve güç kaybına neden olmayacak biçimde yaraladıkları, bu yolla bir sonuç alamayınca, sorumluluktan kurtulma amacıyla o ana kadar haksız olarak tuttukları katılanı tekrar araca bindirip giysilerini de giydirdikten sonra Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şubesine götürüp teslim ettikleri, parmak izi ve ifadesi alınan katılanın polisler tarafından serbest bırakıldığı iddia, ikrar, tanık anlatımları ve doktor raporu ile dosyadaki mevcut tüm kanıtlardan anlaşılmaktadır.
Sanıkların basit etkili eylem ve etkili eyleme iştirak suçlarından cezalandırılmasına karar verilen olayda oluş ve sübuta ilişkin bir ihtilaf bulunmayıp, Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, özgürlüğü sınırlama suçunun unsurları itibariyle oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır.
Özgürlüğü sınırlama cürümü Türk Ceza Kanununun 2. Kitabının "Hürriyetler Aleyhine İşlenen Cürümler" başlıklı ikinci Babının "Şahsın Hürriyeti Aleyhine Cürümler" başlığını taşıyan Üçüncü Faslında yer alan 179. maddesinde düzenlenmiştir.
Maddenin birinci fıkrası; "Bir kimse diğer bir kimseyi gayri meşru surette kişi hürriyetinden mahrum ederse ... cezalandırılır." hükmünü taşımaktadır. Maddenin ikinci ve üçüncü fıkralarında ise suçun ağırlaşmış biçimleri düzenlenmiştir.
Bu suç ile Yasanın cezalandırmak istediği husus, bireylerin hareket özgürlüğünün hukuka aykırı biçimde kaldırılması, kısıtlanmasıdır.
Suçun maddi unsuru, kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılmasıdır. Bu fiil, failin doğrudan doğruya veya dolaylı hareketleriyle ve çeşitli araçlar kullanılarak gerçekleştirilebilir. Sonuç ise, mağdurun hareket etme ya da yer değiştirme özgürlüğünün kaldırılması biçiminde kendini gösterir. Bu suç, serbest hareketli suç olduğundan, maddi anlamda özgürlüğün kaldırılması sonucunu doğurabilecek her türlü hareket ile işlenebilir.
Özgürlüğün sınırlandırıldığı yer başlı başına suçun gerçekleşmesi bakımından önemsizdir; gerçekten failin ya da mağdurun veya başkalarının mülkiyetinde olması; açık ya da kapalı bulunması; üzüntü verici ya da tedavi edici ( curativo ) veya Şeref Kırıcı vb. nitelikli bir yer olması arasında herhangi bir fark yoktur. Menkul yer olabilir; gemi, otomobil vb. olabilir. Sözgelimi, mağdurun kapatıldığı yerden kurtulması için yüksek pencerelerden atlamasının, gece bekçisinin gözetiminden ayrılmasının, saldırgan köpeklerden kurtulmasının ya da edebe aykırı bir kılıkta uzaklaşmasının zorunluluğunun söz konusu bulunduğu hallerde olduğu gibi. ( Erol Cihan, Kişisel Özgürlüğü Sınırlama Cürümü, İÜHFM, 1975, sy. 57 )
Öte yandan, özgürlüğü sınırlama süresi konusunda TCY.'nda herhangi bir açıklama bulunmamaktadır. Ancak, kişisel özgürlükten yoksun bırakma kavramı, anlık olmayan bir süreyi zorunlu olarak içerir ve fiil ile sonucun hukuken kabul edilebilecek bir zaman müddetince sürmesini gerektirir. Bu bakımdan, her olayda sürenin, hem fail hem mağdur açısından kişiyi özgürlüğünden yoksun bırakma niteliğini taşıyıp taşımadığının, hareketin ağırlığı, önemi ve ciddiyeti ile birlikte hakim tarafından değerlendirilerek belirlenmesi gerekir.
Özgürlüğü sınırlama suçunun unsuru ise, failin, mağduru kişisel özgürlüğünden yoksun bırakmaya yönelik hareketleri gerçekleştirmeyi istemesini ve bilmesini içeren genel kasttır. Yasanın metninden ve ruhundan da anlaşılacağı üzere, suçun basit halinin oluşumu için özel kast ( saik ) aranmaz. Bu görüş, öğretide de çoğunlukla benimsenmiştir. ( Erman-Özek, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, İst-1994, sy. 130, Prof. Dr. Ayhan Önder, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 4. Bası, İst-1994, sy. 31, Prof. Dr. Durmuş Tezcan- Yrd. Doç. Dr. Mustafa Ruhan Erdem, Teorik- Pratik Ceza Hukuku, İzmir-2000, sy. 22, Prof. Dr. Mehmet Emin Artuk, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Gökçen, Arş. Gör. A. Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Ankara-2000, sy. 145, Dr. Recep Gülsen, Hürriyeti Tahdit Suçları, Ankara-2002, sy. 87 )
Nitekim, özgürlüğü sınırlama suçu mevcut yasamızdaki benzer unsurlarla, TCK 2000 Tasarısının 157. maddesinde; "bir başkasını hukuka aykırı olarak kişi hürriyetinden yoksun kılmak" olarak tarif edilmiş, madde gerekçesinde de suçun basit halinin oluşması için genel kastın yeterli olduğu açıkça ifade edilmiştir.
Kural olarak, failin suç saydığı bir sonucu bilmesi ve istemesi ve bu şekilde harekette bulunması, kastın varlığı açısından yeterlidir. Ayrıca, sonucun yasaya ya da hukuka aykırı olduğunu bilmek şartı aranmaz.
Ancak, Ceza Yasamızda çeşitli suçlar bakımından hukuka aykırılığı belirten bazı terimlerin kullanıldığı görülmektedir. Örneğin 198. maddede sırrın "meşru bir sebebe müstenit olmaksızın" ifşa edilmesinden söz edilmekte ve bu suretle kanun hukuka aykırılığı iyice belirtmektedir. Bunun gibi diğer bazı maddelerde de "Hükümetin tasvibi olmaksızın" ( m. 128, 143, 148 ), "makbul bir sebep olmadıkça" ( m. 152 ), "gayri meşru surette" ( m. 179 ), "kanunda yazılı hallerin haricinde" ( m. 183 ), "kanunsuz" ( m. 185 ), "memuriyet sıfatını suiistimal suretiyle" ( m. 174/2, 181, 200, 209, 210 ); "Kanunu Medenide yazılı ahkama riayet etmeksizin" ( m. 511 ) gibi ibareler kullanılarak hukuka aykırılık unsuru ayrıca belirtilmiştir. Kanunda bu ve buna benzer deyimlerle özel biçimde aranan hukuka aykırılığı bütün suçların genel unsuru oluşturan hukuka aykırılıktan ayırt etmek için, açıklık bulunan bu gibi hallerde "hukuka özel aykırılık" bulunduğu ileri sürülür. ( Dönmezer-Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, Cilt 2, 12. bası, sy. 19 )
Yasanın hukuka aykırılık şartını failin iradesi ile ilgili olarak açık bir şekilde aradığı bu gibi hallerde, failin, fiilin gayrı meşru olduğunu bilmesi, kast kavramı içine girer. ( Pisapia' ya atfen Dr. Recep Gülsen, Hürriyeti Tahdit Suçları, 2002, sy. 89 ). Başka bir deyişle, manevi unsur, yani kusurluluk, hukuka özel aykırılığı kapsamına alır.
Özgürlüğü kısıtlama cürümü bakımından Yasamız, eylemin "gayri meşru surette" işlenmesine şart koştuğundan, failin bu şekilde hareket etmesini bilmesi ve istemesini aramaktadır. Bu durumda, failin işlediği fiilin hukuka aykırılık bilincine sahip olması gerekmektedir. Hakim, suçun manevi unsuruna dahil olan "hukuka aykırılık bilinci" ni elbette araştıracaktır.
"Ancak hukuka aykırılık bilincinin özel kasıtla karıştırılmaması gerekir. Fail, suç tipinin objektif unsurlarını bilerek ve isteyerek gerçekleştirdiği halde, eylemde hukuka aykırılık bilincinin bulunmaması nedeniyle, kastının varlığı kabul edilemese dahi, bu durum suçun özel kasıtla işlenebileceği anlamını taşımaz. ( Prof. Dr. Ayhan Önder, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 4. Bası, İst.-1994. sy. 32 )
Bu açıklamalardan sonra yeniden somut olaya dönecek olursak; önceden araba jantlarını çaldığından kuşkulandıkları katılanı olay günü hile ile araçlarına bindirip bağ evine götürerek giysilerini çıkarttıktan sonra rızası dışında ve hukuka aykırı biçimde yarım saate yakın süreyle tutulup sorgulayan ve tokatlayan ilgisi bulunmadığını ısrarla ileri sürmesi üzerine de sorumluluktan kurtulmak amacıyla katılanı götürüp kolluğa teslim eden sanıkların eyleminde, TCY' nın 179/2-son madde ve fıkrasında suçun tüm öğeleriyle oluştuğu anlaşılmaktadır.
Bu itibarla, sanıkların özgürlüğü kısıtlama cürümüne yönelik özel kasıtları bulunmaması nedeniyle yüklenen suçun unsurlarının oluşmadığına, eylemin etkili eylem suçunu oluşturduğuna ilişen Yerel Mahkeme direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Başkam ve üç üye ise; İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 11.06.1956 gün ve 5-12 sayılı kararında ve sonraki süreçte Ceza Genel Kurulunun 11.03.1979 gün ve 37/119, 14.1.1980 gün ve 567/19, 14.1.1980 gün ve 264/1, 16.02.1981 gün ve 8-285, 27.9.1993 gün ve 178/211, 6.2.1995 gün ve 308-9 sayılı kararlarında da vurgulandığı üzere, kişi özgürlüğünü kısıtlama suçunun oluşabilmesi için failde genel kastın yanında, özel kast öğesinin de bulunması gerektiğini, saikin niteliğine göre suç niteliğinin değişeceğini, somut olayda sanıkların kişi özgürlüğünü kısıtlama yönünden tasarlanmış bilinçli özel kastla hareket etmediklerini belirterek, Yerel Mahkeme direnme hükmünün onanması gerektiği görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.
Sonuç: Açıklanan nedenlerle, Yerel Mahkeme direnme hükmünün BOZULMASINA, dosyanın yerine gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına tevdiine, 03.12.2002 günü tebliğnamedeki düşünceye aykırı olarak oyçokluğu ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy