(765 S. K. m. 81, 473, 474)
Küçük çocuğunu terk etmek suçundan sanık Reyhan'ın TCY'nın 473/1, 474/2 ve 81/1-3. maddeleri uyarınca 46 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin Zonguldak 2. Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 5.6.2001 gün ve 33-76 sayılı hüküm sanık tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 6.3.2002 gün ve 652-2338 sayı ile;
"Hayat kadını olarak yaşamını sürdüren sanık kadının bilinçsizliği ve içinde bulunduğu toplumsal koşullar nedeniyle önleyemediği hamilelik sonucu doğurmak zorunda kaldığı 4 aylık çocuğunu öteden beri tanıdığı bir ailenin çocuğuna bırakıp gitmesinden ibaret eyleminde TCK. 'nun 473/1. madde ve fıkrasında, suç tanımında esas alınan "çocuğu kendi başına terk etme" eyleminin gerçekleşmediği gözetilmeden maddeye yanlış anlam verilerek yazılı biçimde mahkumiyet hükmü kurulması" isabetsizliğinden oyçokluğuyla bozulmuş, Yargıtay C. Başsavcılığının bu karara yönelik itirazı da Ceza Genel Kurulunun 7.5.2002 gün ve 117-243 sayılı kararı ile itirazın süresinden sonra yapıldığı gerekçesiyle reddedilmiştir.
Yerel mahkeme ise 17.9.2002 gün ve 113-123 sayı ile;
"Sanık, 4 aylık bebeğini herhangi bir şekilde çocuğu bakıp gözetme yükümlülüğü bulunmayan K. ailesinin 12 yaşındaki oğlu Yılmaz'a hileli şekilde bırakıp gitmekle, çocuğu temel besin kaynağından yoksun bırakarak hayatını tehlikeye düşürmüştür. Bu da sanığın, anneliğin kendisine verdiği zorunlu yükümlülüğü yerine getirmediğini göstermektedir. çocuğu, insani duygularla evine kabul etmek zorunda kalan ve bakmaya çalışan ailenin çocuğu bakıp gözetme konusunda ne akrabalık ilişkisinden ne de yasadan kaynaklanan bir yükümlülüğü bulunmamaktadır. çocuğa bakıp gözetme yükümlülüğü bulunmayan ve yaşı itibariyle kendisine herhangi bir sorumluluk yüklenemeyecek durumda olan Yılmaz'ın bebeği evine değil de, sokağa bırakması da mümkündür. Bu davranış yerine insani duygularla evine götürüp, ailesinin çocuğun bakımını üstlenmiş olması, aileye, çocuğu bakıp gözetme yükümlülüğü vermez. Bu itibarla, sanık açısından çocuğu terk fiili gerçekleşmiştir. Sanığın, hayat kadını tarzındaki yaşam biçimini seçmiş olması da anneliğin, kendisine verdiği yükümlülükleri yerine getirmesine engel teşkil etmediği gibi, kendisini, kanuni sorumluluktan kurtaramaz." gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir.
Bu hükmün de C. Savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya Yargıtay C. Başsavcılığının 9.7.2003 günlü "bozma" isteyen tebliğnamesi ile Birinci Başkanlığa gönderilmekle Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü:
Ceza Genel Kurulu Kararı
Sanığın, çocuğunu terk etmek suçundan TCY.'nın 473/1,474/2 ve 81/1-3. maddeleri uyarınca cezalandırılmasına karar verilen somut olayda; özel daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık, atılı suçun yasal öğeleri itibariyle oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır.
Türk Ceza Yasasının 473'üncü maddesinin i 'inci fıkrasında; "Her kim muhafazası kendisine ait olan on iki yaşından aşağı bir sabiyi veya müptela olduğu akıl veya beden hastalığından dolayı kendisini idare edemeyen bir kimseyi kasten kendi başına terk eder ise üç aydan otuz aya kadar hapse mahkum olur" hükmü ile 12 yaşından aşağı bir küçüğün veya akıl veya beden hastalığı nedeniyle kendilerini idare edemeyen kimselerin, bakmakla yükümlü olan kişiler tarafından kendi haline bırakılma fiilleri yaptırım altına alınmış, bu suç ile gerek yaşları gerekse hastalıkları nedeniyle kendilerini yönetmekten aciz olan kişilerin, yardımsız ve bakımsız bırakılmaları sonucunda, ruh veya beden sağlıkları ile, vücut tamlıkları ve hayatları bakımından bir tehlikeye maruz kalmalarının önlenmesi amaçlanmıştır. (Erman-Özek, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, Sh. 218)
Suçun faili, terk edileni muhafaza ile yükümlü olan herhangi bir kimsedir, bu yükümlülük yasadan kaynaklanabileceği gibi sözleşmeden de doğabilir.
Suçun maddi öğesinin hareket kısmı, "kendi başına terk"tir. Bir çocuk veya acizi başkaları tarafından alınacağı hususunda emin olmadan bir yere bırakmak şeklinde tanımlanan terkin, gerçekleşip gerçekleşmediğinin, her somut olayda, işlenen fiilin özelliği ve terk mahalli dikkate alınarak hakim tarafından saptanması gerektiği öğreti ve yargısal kararlarda belirtilmiş, bir kadının çocuğunu bir başkasına teslim ettikten sonra gelip almaması, doğurduğu çocuğu babası saydığı erkeğin çadırına bırakması, bir kimsenin çocuğunu park sırası üzerine bıraktıktan sonra, uzağa çekilerek, bir başkası çocuğu alıncaya kadar orada beklemesi hallerinde, kendi başına terk etme hali gerçekleşmediğinden suçun maddi öğeleri itibariyle oluşmayacağı kabul edilmiştir. (Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler, 16. Bası, Sh: 241 vd., Prof. Dr. Faruk Erem, Türk Ceza Hukuku, Cilt 3, Sh: 516 vd.)
Bu suç bir tehlike suçu olup, terk dolayısıyla bir zararın meydana gelmiş olması şart değildir.
Terk nedeniyle terk edilenin vücuduna veya sıhhatine büyük bir zarar gelmesi veya akli teşevvüşe uğraması veya terkolunan yerin insandan hali olması veya fiilin TCY.'nın 474'üncü maddesinin 2'inci fıkrasında yazılı kimseler tarafında işlenmesi, suçun ağırlaştırıcı nedenlerini oluşturmaktadır.
İnceleme konusu somut olayda, hayat kadını olan ve deprem nedeniyle Bolu İlinde oluşturulan prefabrik konutlarda geçici olarak kalıp civar illere giderek çalışan, geçmişte yaptığı altı doğum sonrasında evlatlık olarak verdiği biri dışındaki beş çocuğu ölen sanığın son olarak doğurduğu ve dört aylık olana kadar büyüttüğü gayri meşru çocuğuna, mesleği, kültür düzeyi, yaşadığı ortam ve çalışma koşullarına göre daha fazla bakamayacağını düşünerek, çocuğunu Filiz isimli bir arkadaşı ile öteden beri tanıdığı olup Zonguldak'ta oturan eski eşinin teyzesinin kızı Zülfiye'nin evine gönderdiği, onun da daha sonra gelip alacağını söyleyerek bebeği tanık Zülfiye'nin 12 yaşındaki oğlu Yılmaz'a teslim ettiği, bir süre sonra rahatsızlanan çocuğun birkaç kez hastaneye yatırılıp tedavi gördüğü, cep telefonundan ulaşılıp çocuğunun rahatsızlandığı söylenerek gelip alması istenen sanığın buna karşın çocuğunu almadığı, bu aşamada Çocuk Esirgeme Kurumuna ait bir kuruluşa yerleştirilmeye çalışılan ancak tedaviye rağmen iyileşemeyen bebeğin bağırsak enfeksiyonundan öldüğü, eylemde kendi başına terk hali bulunmadığı gibi, sanığın muhafaza görevinden kurtulmak maksat ve niyetiyle değil, yaşadığı ortam ve çalışma koşullarına oranla daha iyi bakılabileceği düşüncesi ile çocuğunu öteden beri tanıdığı kişilerin yanına bıraktığı, atılı suçun öğeleri itibariyle oluşmadığı anlaşılmaktadır.
Bu itibarla, özel daire bozma ilamı yerinde olup, isabetsiz olan yerel mahkeme direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan bir kısım kurul üyesi ise; sanığın bakmakla yükümlü olduğu çocuğunu bir başkasına bırakıp gitmesi eyleminde atılı suçun oluştuğu görüşüyle, direnme hükmünün onanması yönünde oy kullanmışlardır.
Sonuç: Açıklanan nedenlerle, yerel mahkeme direnme hükmünün BOZULMASINA, dosyanın yerine gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına tevdiine, 4.11.2003 günü tebliğnamedeki düşünceye uygun olarak oyçokluğuyla karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy