-D.19/98 Yargıtay/Hukuk 1/97
(Dava No:449/94; Lefkoşa)
YÜKSEK MAHKEME HUZURUNDA.
Mahkeme Heyeti: Taner Erginel,Metin A.Hakkı,Nevvar Nolan.
İstinaf eden: 1. Alba Holding Co.Ltd. Sanayi Bölgesi,
- Haspolat-Lefkoşa
2. Alba Export Co.Ltd. Sanayi Bölgesi,
Haspolat-Lefkoşa
(Davacı)
- ile -
Aleyhine istinaf edilen: 1. Ali Demirağ, 26, Beliğ -Paşa
Sk.Lefkoşa
2. Fatma Demirağ, 3, Sabri
Kazmaoğlu Sk. Lefkoşa
3. Demak Emlak İnkişaf Şti.,26
Beliğ Paşa Sk. Lef-koşa
(Davalı)
A r a s ı n d a .
İstinaf Lefkoşa Kaza Mahkemesinin 449/94 sayılı davada 24.4.1996 tarihinde verdiği karara karşı Davacı tarafından yapılmıştır. Karar Kaza Mahkemesi Kıdemli Yargıcı Hüseyin Besim-oğlu ve Kaza Mahkemesi Yargıcı Önder Gazi tarafından verilmiştir.
İstinaf eden namına: Avukat Ali Dana
Aleyhine istinaf edilen No:1 namına: Avukat Menteş Aziz adına Avukat Ömer Güran
Aleyhine istinaf edilen No:2-3 namına: Avukat Kıvanç M.Riza adına Avukat- Levent Celâlettin.
----------------
H Ü K Ü M
Taner Erginel: Bu istinafta esas karar Sayın Metin A. Hakkı tarafından hazırlanmıştır. Esas kararda belirtilenlerin büyük bir bölümüne katıldığım için bunları tekrarlama gereği duymuyorum.
Özetlemek g-erekirse istinaf konusu olaya Fasıl 62 Malların Hileli Devrini Önleme Yasası 3(2) maddesinin uygulanması gerektiği ve bu maddeye göre devrin yakın akrabalar arasında gerçekleşmesi halinde iyi niyetle yapıldığını kanıtlama yükümlülüğünün Davalılarda olduğu -görüşündeyim. İlk Mahkeme olaya Yasanın 3(3) maddesini uygulamış ve isbat yükünü Davacılarda kabul ettiği için hatalı bir sonuca varmıştır. İstinaf konusu olayda devir, anne oğul arasında gerçekleştiğine ve eşit karşılık olmadığına göre Davalılar devrin -iyi niyetle yapıldığını kanıtlamak zorunda idiler. Bu yükümlülüğü yerine getiremediklerine göre satışın iptal edilmesi ve şirket hisselerinin Davalı 1'e iade edilmesi gerektiği görüşündeyim.
Sayın Metin A. Hakkı ile müştereken benimsediğimiz diğer bir -ilke ise limited şirketlerin hisselerinin icraya tabi olduğu ilkesidir. Görüş birliği içerisinde olduğumuz bu iki önemli noktaya rağmen Sayın Metin A. Hakkı'nın kararında katılamayacağım bir bölüm bulunmaktadır. Kararın son bölümünde Talep Takririnin 13-(d) paragrafı gereğince hüküm verilmesi ve icranın nasıl yapılacağına ilişkin Yargıtay Asli Yetki 10/91 D.1/93'de belirlenen prensiplere atıfta bulunulması kanımca hatalıdır.
Bunun nedenlerini açıklamaya çalışacağım.
1) Bilindiği gibi yargısal işl-emler hüküm verilinceye kadar geçen dava aşaması ve hüküm verildikten sonra gerçekleşen icra aşaması olmak üzere iki ayrı
bölümden oluşur. Bu iki aşamaya ilişkin yasalar ve ilkeler birbirinden tamamen farklıdır. Mahkemeler dava aşamasında karar verirken- icra aşamasını hiç düşünmeden olayı değerlendirir ve bir sonuca varırlar. Şüphe yok ki tarafların icra aşamasında da ihtilâfa düşüp Mahkemeye gelmeleri olasıdır. Bu durumda Mahkemelerin icra aşamasına ilişkin yasa ve ilkeleri göz önünde bulundurarak anl-aşmazlığı çözmeleri gerekir. Ancak daha icra aşamasına gelmeden, bu aşamaya ilişkin ihtilâflar çıkıp taraflar arasında tartışılmadan Mahkemelerin icra aşamasına ilişkin kararlar üretmesi kanımca hatalıdır. Önümüzdeki dava bir kişinin annesine devrettiği -şirket hisselerinin geri iadesini sağlamak amacıyla açılmıştır ve İstinaf Mahkememiz Davacı lehine bir kanıya sahip olmuştur. Davalılar müdafaalarında şirket hisselerinin icra konusu olamayacağını iddia ettiklerine göre İlk Mahkemenin bu konuyu da ele ala-rak karara bağlaması uygun ve yerinde olmuştur. İlk Mahkeme kararının gerekçesinde geçmiş içtihatlar ışığında şirket hisselerinin icraya tabi olduğunu belirtebilirdi. Nitekim bunu yapmıştır. Ancak bununla yetinmeyip icra aşamasına müdahale etmesi ve şir-ket hisselerinin satışı için emir vermesi kanımca hatalıdır. Şimdi bizim daha da ileri giderek hiç tartışılmayan bir konuya değinmemiz ve satış emrinin yanısıra satış yöntemini de belirlememiz kanımca doğru olmayacaktır.
2) Sayın Metin A. Hakkı'nın -kararında hisse satışının Yargıtay Asli Yetki 10/91 D.1/93 belirtilen yöntemle yapılmasının uygun olacağı belirtilmiştir. Atıfta bulunulan karar üzerinde durarak bu kararı
irdelemeye çalışacağım. Öncelikle bu kararın dava aşamasına değil icra aşamasın-a ilişkin olduğunu, icra aşamasında ortaya çıkmış bir ihtilâftan sonra verildiğini vurgulamak isterim. Bu nedenle o kararla önümüzdeki karar arasında önemli bir fark vardır. 10/91, D.1/93 Yargıtay Asli Yetki istidasında önce İlk Mahkemede şirket hisseler-inin icraya tabi olup olmadığı tartışılmış ve İlk Mahkeme şirket hisselerinin taşınır eşya olduğu kanısına vararak diğer taşınır eşyalar gibi satışını emretmişti. Davalının bu emre karşı 10/91, D.1/93 sayılı Yargıtay Asli Yetki istidasını dosyalaması üzer-ine konu Yüksek Mahkemede tartışılmıştır. Sayın Ergin Salâhi şirket hisselerinin taşınır eşya sayılamayacağı ve özel bir yasa çıkmadıkça icraya tabi olamayacakları görüşünü benimsemiştir. Sayın Metin A. Hakkı ise şirket hisselerinin icraya tabi olduğu gör-üşünü benimseyerek bu yönde karar vermiştir. Uzun gerekçeli bir kararla bu karara katkıda bulundum. Özetle Fasıl 113'ün 71. maddesinde şirket hisselerinin taşınır eşya olduğunun belirtildiğini, buna ek olarak İngiliz Hukukunda taşınır ve taşınmaz eşya ta-nımlarından da şirket hisselerinin taşınır eşya olduğu sonucunun çıktığını belirttim. Kararımda İngiliz hukukunda taşınır eşyanın kesin bir tanımı olmadığını yani taşınır eşyaların tek tek sayılmadığını dikkate aldım. Aksine olmayandan hareketle bir tanı-mlama yapıldığını yani taşınmaz eşya tanımına girmeyen tüm eşyaların taşınır eşya olarak kabul edildiğini göz önünde bulundurarak şirket hisselerinin taşınır eşya olduğu ve icraya tabi olduğu sonucuna vardım.
Şirket hisselerine yönelik icrada şirket t-üzüğüne ters bir uygulama olması ve bundan anlaşmazlığa taraf olmayan diğer ortakların zarar görmesi söz konusudur. Bu nedenle şirket hisselerinin icrasında güçlüklerle karşılaşılacaktır. Yargıtay Asli Yetki 10/91 D.1/93'de kararımın bir bölümünde şöyle- demiştim.
"Bir yasada belli konularda eksiklik bulunması veya yeni bir düzenleme ihtiyacı bulunması kendiliğinden yasayı işlemez hale getirmez. Diyelim ki taşınır malların bir kısmının icrasında sorunlar ortaya çıkıyor. Örneğin hisseli olan arabalarda- bir ortak aleyhine icraya gidildiği zaman diğer ortağın hakları zedeleniyor. O zaman yasa koyucunun yasa ve tüzüklerde değişiklikler yaparak bu sorunu gidermesi gerekebilir. Ancak böyle bir değişiklik ihtiyacı olması, yeni yasal düzenleme yapılıp sorun -giderilinceye kadar hisseli arabaların icrasının duracağı anlamına gelmez. Çünkü genel hükümlere göre tüm taşınır malların satışı mümkündür. Dolayısıyle genel hükümlerin uygulanması ve icranın devam etmesi gerekir. Belki Mahkemenin takdir hakkını kullan-arak (eğer yasalar Mahkemeye böyle bir takdir hakkı tanımışsa) yeni düzenleme yapılıncaya kadar sorunu gidermeye çalışması ve üçüncü kişilerin zarar görmesini mümkün olduğu ölçüde önlemeye çalışması düşünülebilir."
Yargıtay Asli Yetki 10/91 D.1/93'de oyç-okluğu ile şirket hisselerinin icrasının mümkün olduğu sonucuna varılmıştır. Bu durumda şirket hisselerinin icrasında karşılaşılan güçlüklere ilişkin bir yasal düzenleme yapılması veya Mahkemelerin takdir haklarını kullanarak verdikleri kararlarla, bu sor-unu bir ölçüde gidermeye çalışmaları sözkonusu idi. Ancak bunun için öncelikle yargının normal seyrini izlemesi yani şirket hisselerinin
icrasının başlaması, icra aşamasında taraflar arasında anlaşmazlık çıkması ve tarafların öne sürdükleri iddiaları di-nleyen Mahkemelerin kararlar vermeleri gerekiyordu. İlk Mahkemelerin bu konuda verdikleri kararlar Yüksek Mahkemede ikinci kez tartışıldıktan sonra konuya ilişkin içtihatlar oluşacaktı. Böylece Mahkemeler yasal bir boşluğu doldurma görevini yerine getirm-iş olacaklardı. Kanımca hukuk sistemimizin normal çalışma şekli böyle olmalıdır. Sayın Metin A. Hakkı Yargıtay Asli Yetki 10/91, D.1/93'deki kararında şirket hisselerinin icrasında karşılaşılacak güçlükleri düşünmüş ve hem hükümlü alacaklının menfaatleri-ni korumak hem de hükümlü alacaklı dışındaki hissedarların menfaatini korumak için bir satış yöntemi önermiştir. Halbuki o davada henüz şirket hisselerinin hangi yöntemle satılacağı tartışılmamıştı. Dolayısıyle önerilen yöntem bağlayıcı içtihat niteliği -olmayan bir görüşten ibarettir.
Bir istinafta Yargıtayın ileride doğması muhtemel güçlükleri önlemek amacıyla görüş beyan etmesi mümkündür. Bu görüşleri taraflar arasında ihtilâf çıktıktan sonra İlk Mahkeme ve daha sonra Yargıtayda konuların tartışılmas-ı üzerine verilen kesin içtihatlarla karıştırmamak gerekir. Hemen ekliyeyim ki Sayın Metin A. Hakkı'nın Yargıtay Asli Yetki 10/91 D.1/93'de önerdiği icra yönteminin hatalı olduğu görüşünde değilim. Sadece zamanı gelmeden, taraflar arasında bu konuda ihtil-âf çıkmadan ve tarafların görüşlerini dinlemeden bu konuda görüş oluşturmayı doğru görmüyorum.
Yukarıdaki görüşlerden anlaşılacağı gibi yargının normal seyrini izlediğimiz takdirde önümüzdeki istinafta bu aşamada bir hükümle davayı sonuçlandırmamız ve- icra aşamasına ilişkin sorunları daha sonraya bırakmamız gerekmektedir. Yüksek Mahkememiz daha önce Yargıtay/Hukuk 14-15/94, D.4/95 sayılı kararında da böyle hareket etmiş ve önümüzdeki karara benzer bir karar verdikten sonra icraya ilişkin herhangi bir -emir vermemeyi tercih etmiştir.
3) İcraya ilişkin yöntem belirlenmesine karşı çıkmamın diğer bir nedeni de şudur. Yargıda davaya uygulanacak maddi hukuk kadar Mahkemenin takdirine kalmış yönlendirici kararların (ruling'lerin) etkili olduğunu gözle-mlemekteyim. Mahkemelerin adil ve uygun kararlar vererek davaları yönlendirmesi gerekir ki yasal konularda vardıkları doğru görüşler sıfırla çarpılmasın. Örneğin önümüzdeki ihtilâfa baktığımızda davaya uygulanacak hukuktan çok yönlendirici kararların etk-ili olduğunu görürüz. Önümüzdeki ihtilâf çok eski bir ihtilâf olup Mahkemelerimizi yıllarca meşgul etmiştir. Taraflar aynı konu için Yüksek Mahkemeye tekrar tekrar gelmişlerdir. Anımsadığım kadarıyla bu ihtilâfta Davacılar bir fabrikanın tahliyesini sağl-amaya çalışmışlardır. Böyle bir davanın bir veya en geç iki yıl içinde sonuçlanması gerektiği halde, çoğu kez Davacılar aleyhine verilen ara kararlar davanın gecikmesine neden olmuş ve davanın sonuçlanmasını yıllarca geciktirmiştir. Bu süre içinde Davalı-ların ödemesi gereken kira veya tazminat büyük rakamlara ulaşmıştır. Geçmişte verilen ve davanın ertelenmesine neden olan yönlendirici kararların adaletin
gerçekleşmesini engellediğini düşünüyordum. Şimdi ise zamanı gelmeden icraya ilişkin bir yöntem be-lirlememizin bizi yargının normal seyrinden uzaklaştıracağı ve ters doğrultuda olsa bile geçmiş hatalı tutumun bir tekrarı olacağı kaygısı içerisindeyim.
Bu nedenlerle Sayın Metin A. Hakkı'nın Talep Takririnin 13(d) paragrafına göre satış emri verilmesi v-e satış yöntemi belirlemesi görüşüne katılmıyorum. Talep Takririnin 13(a)(b) ve (c) paragrafları gereğince hüküm verilmesi ve masrafların Aleyhine İstinaf Edilenler tarafından ödenmesine ise taraftarım.
Metin A. Hakkı: Bu istinafın kökeninde yatan olgul-arı aşağıdaki gibi özetlemek mümkündür:
Davacılar tarafından Lefkoşa Kaza Mahkemesinde açılan 1953/88 sayılı davada 29.6.1992 tarihinde Davalı 1 aleyhine 162,000 Amerikan Doları için hüküm verildi. Davalı 3, bir limited şirket olup Davalı 1'in bu şirkette- hisse senetleri bulunuyordu. Davalı 1, kendisine ait hisse senetlerini 5.8.1993 tarihinde aleyhine verilen hüküm tatmin edilmeden annesi Davalı 2'ye satıp devretti. Davacı, Davalı 1'in borcunu ödemekten kaçınmak için hisse senetlerini annesine sattığını, -satış işleminin hileli olduğunu öne sürdü ve satışın iptalini talep eden bu istinafa konu davayı açtı. İlk Mahkeme duruşma sonunda Davacıların satışın hileli olduğunu kanıtlayamadıkları
kanısına vardı ve davayı reddetti. Önümüzdeki istinaf bu red kararın-a karşı yapılmıştır.
Davacıların iddialarına göre davanın olguları şöyledir: 1953/88 sayılı davada 29.6.1992 tarihinde Davalı 1 aleyhine hüküm verildikten sonra Davacılar hükmün icrasını sağlamaya çalıştılar. Davalı 1'in ismine kayıtlı herhangi bir gay-rımenkul yoktu. Davalı 1'in aleyhine çıkarılan menkul writi de Davalı 1'in icra edilecek menkul malı olmadığı için geri döndü. Bunun üzerine Davacılar Davalı 1'in borcunu aylık taksitlerle ödemesi için bir taksit istidası dosyaladılar. Bu istidada Mahkeme- Davalı 1'in ödeme gücünü araştırdı ve ayda 1,500,000.-TL ödemeye müsait olduğu kanısına vararak bu yönde emir verdi. Ayda birbuçuk milyon T.L.'lik taksitle borcun ödenmesi sözkonusu değildi. Bu durumda Davalı 1'in borcunu ödeyebileceği mal varlığı olarak -Davalı 3 şirketteki 9,333,000 adet hisse senedi kalıyordu. Davacılara göre Davalı 3 şirketin dükkan, daire, 12 ofis v.s'den oluşan malvarlığı bulunmaktadır. Davalı 1, şirketteki 9,333,000 hissesini 5.8.1993 tarihinde 9,333,000.TL gibi çok düşük bir fiyata -annesine sattı veya satmış göründü. Bu satış işlemi Davacıların alacaklarını almalarını önlemek için yapılmış hileli bir işlemdir.
Bu iddialara karşı Davalılar söz konusu devir muamelesinin anne oğul arasında gerçekleştiğini, böyle bir satışta hisseleri-n değerinin alelade bir ticari muameleymiş gibi hesaplanmaması gerektiğini, annesinin Davalı 1'e geçmişte 20,000,000.TL borç vermiş olduğunu ve satışta geçmiş borcun da silindiğini iddia ettiler. Bir
başka deyişle Davalılar ilgili satışın 'genuine' oldu-ğunu iddia ettiler.
Duruşma sonunda İlk Mahkeme Bölüm 62 madde 3(3) paragrafı olaya uyguladı. Bu paragrafa göre Davacıların iddialarında muvaffak olmaları için satın alan kişinin malın engelleme niyetiyle satıldığını bildiğini kanıtlaması gerekiyordu. - Davacıların sunduğu şahadete ilişkin olarak İlk Mahkeme şöyle dedi:
"Davacılar tarafından şirket direktörü ve
hissedarı Hilmi Refik vermiş olduğu şahadetinde, davalı No:1 tarafından davalı No:2'ye yapılan şirket hisse satışının davalı No:1'in alacaklıl-arını geciktirmek veya kandırmak amacıyle yapıldığını ve bu hususları davalı No:2'nin bilgisinde olduğu veya bilmesi gerektiğini iddia etmiştir. Ancak bu hususlarda Mahkeme huzurunda makul ve inanılır şahadet yoktur. Yapılan iddiaların başka tanıklar veya -emareler tarafından desteklendiğini gösteren şahadet huzurumuzda yoktur. Bu tanığın şahadetini bu nedenle itibar edilir bulmadık."
Hükmün sonunda ise şöyle denmektedir:
"1953/88 sayılı davadaki hükmün kesinleştiği tarih ile önümüzdeki dava tarihi arasın-da takriben 8 ay bir zaman geçmiştir. Davalılar kötü niyetli olsalardı hüküm tarihinden hemen sonra mezkur şirket hisse devir işlemini yapmalarına yeterli zamanları vardı. Bunu yapmamışlardır. Bu gerçeğin davalıların kötü niyetli olmadıklarını gösterir mah-iyette
olduğu kanaatindeyiz. Davacının ise bu kadar zaman bekleyip ilgili davayı geç açmış
-olmasına biz bir anlam veremedik. Bu konuda makul izahat huzurumuzda yoktur.-
Yukarıdaki gerçekler ışığında davacılar davalarını isbat edemedikleri nedeniyle davalarının masraflarla birlikte iptali uygundur."
Bu hükme karşı istinaf eden Davacılar Alt Mahkemenin Fasıl 62 Malların Hileli Devrini Önleme Yasasındaki isbat yükümlülüğü-nü yanlış değerlendirip uyguladığını öne sürdü.
Bu davada Fasıl 62 Malların Hileli Devrini Önleme Yasasının 3'üncü maddesinin yorumu önem arzetmektedir. Bu maddenin Türkçe tercüme metni şöyledir:
"3.(1) Alacaklılarının, veya alacaklılarından herhangi bi-rinin, alacağını tahsil etmesini engellemek veya geciktirmek niyetiyle herhangi bir taşınır veya taşınmaz malın herhangi bir kişice hibe edilmesi, satılması, terhin edilmesi, ipotek edilmesi veya başka bir biçimde devredilmesi veya elden çıkarılması hileli- sayılır ve ilgili alacaklılar için bağlayıcı olmaz, ve böyle bir hibe, satış, terhin, ipotek veya başka biçimde bir devir veya elden çıkarmaya bakılmaksızın, böylece devredilen veya başka işleme tabi tutulan mal, malı hibe eden, satan, terhin eden, ipotek- eden veya başka biçimde devreden veya elden çıkaran kişinin herhangi bir hükümlü borcunun ödenmesi için zaptedilip satışa çıkarılabilir.
(2) Para karşılığı, eşit değerde başka mal karşılığı veya makul bir bedel karşılığı dışında anne, baba, karı, koca, e-vlat, erkek kardeş veya kız kardeşe yapılan devir veya temlik'in iptal edilmesi için bu yasa uyarınca yapılan dilekçelerde, sözkonusu devir veya temlik'in iyi niyetle yapıldığını ve alacaklılarını engellemek veya geciktirmek niyeti ile yapılmadığını kanıtl-ama yükü malı devir veya temlik eden kişi ile malı devralan veya temellük eden kişiye düşer.
(3) Para karşılığı veya eşit değerde başka mal karşılığı yapılan mal satışları, ipotek, devir veya temlikleri bu yasa kuralları uyarınca geçersiz olmaz; meğer ki -malı satın alan, ipoteğe alan; devralan veya temellük
eden kişinin, söz konusu satış, ipotek, devir veya temlikin malı satan, ipotek eden, devreden veya temlik eden kişi tarafından alacaklılarını geciktirmek veya kandırmak amacıyle yapılmış olduğunu bildi-ği kanıtlanmış olsun. "
Tercüme hatalarına düşmemek için maddenin İngilizce metnine de göz atmamız yararlı olacaktır.
"3.(1) Every gift, sale, pledge, mortgage or other transfer or disposal of any movable or immovable property made by any person with in-tent to hinder or delay his creditors or any of them in recovering from him, his or their debts shall be deemed to be fraudulent, and shall be invalid as against such creditor or creditors; and, notwithstanding any such gift, sale, pledge, mortgage or othe-r transfer or disposal, the property purported to be transferred or otherwise dealt with may be seized and sold in satisfaction of any judgment debt due from the person making such gift, sale, pledge, mortgage or other transfer or disposal.
(2) In any appl-ication under the provisions of this Law to set aside a transfer or assignment of any property made to any parent, spouse, child, brother or sister of the transferor or assignor otherwise than in exchange for money or for other property of equivalent value- or for good consideration the onus of proving that such transfer or assignment was bona fide and not made with intent to hinder or delay his creditors shall rest upon the transferor or assignor and upon the person to whom such transfer or assignment has b-een made.
(3) No sale, mortgage, transfer or assignment made in exchange for money or other property of equivalent value shall be voidable under the provisions of this Law, unless the purchaser, mortgagee, transferee, or assignee shall be shown to have ac-cepted it with knowledge that such sale, mortgage, transfer, or assignment, was made by the vendor, mortgagor, transferor, or assignor with intent to delay or defraud his creditors."
-Daha kolay anlıyabilmek için Yasanın 3'üncü maddesini sadeleştirerek tekrarlıyalım.
a) 3(1) paragrafta genel ilkeler yer almaktadır: Bu paragrafa göre "alacaklının alacağını almasını engelleme niyetiyle yapılan devrin hileli olduğu farzedilir." Görülece-ği gibi yasa hileli mal devirlerinde "hile"nin kanıtlanması ile ilgili bir karine, (varsayım) (presumption) kabul etmiştir. Buna göre "alacaklının alacağını almasını engelleme niyeti" ile yapılan devir hilelidir. Şu halde bu tür davalarda Davacının diğer h-ile davalarındaki güçlüklerle karşılaşması söz konusu olmayıp devrin "engelleme niyeti" ile yapıldığını kanıtlaması yeterlidir. Ancak Davalının devri Davacının alacağını almasını "engelleme niyeti" ile yaptığı nasıl kanıtlanacaktır? Yasa bir varsayım kabul- ederek sorunu kolaylaştırmak istemekle birlikte "engelleme niyeti"nin kanıtlanması da kolay olmadığı için bir sorunun yerine diğerini koyduğu söylenebilir. 18 C.L.R sayfa 10 Aphredite N. Vassiliades v. Artemis N. Vassiliades and another davasında şöyle d-enmektedir.
"The law of Cyprus as stated in the sections cited above makes the intent of the transferor the crucial test for deciding whether the transfer or disposal is to be deemed to be "fraudulent." The fraud contemplated is not what has been called -"moral" fraud; but consists in the intention of the transferor to "hinder" or "delay" (that is something less than "prevent") his creditors. Whether or not that intention exists, must be decided as an inference of fact from considering all the cirsumstan-ces of the case."
Buna göre "engelleme niyeti" olup olmadığı gerçeklerin veya olguların yorumundan anlaşılır. Bu yorumu yaparken davadaki tüm hususları dikkate almak gerekir.
b) Yasanın 3(2) paragrafı yakın akrabalar arasındaki devirlere ilişkindir: B-u davada devir oğulla anne arasında gerçekleştiği için ilk bakışta olay 3(2) paragraf kapsamına girmektedir. Bu paragrafa göre orda zikredilen yakın akrabalar arasındaki devirlerde eşit karşılığın bulunmaması halinde devrin iyi niyetle yapıldığını kanıtla-ma yükümlülüğü Davalılara yani malı satan ve alana düşer.
c) Yasanın 3(3) paragrafı malı devralan iyi niyetli üçüncü kişileri korumaya çalışmaktadır: Bu paragrafa göre para karşılığı yapılan bir satışın iptâl edilebilmesi için satın alan kişinin satışı-n engelleme niyetiyle yapıldığını bilmesi gerekir. Alıcının "engelleme niyetini" bildiğini kanıtlama yükü ise Davacıdadır. İlk Mahkeme işte önümüzdeki olaya bu maddeyi uygulamış yani satın alan kişi olan annenin engelleme niyetini bildiğini Davacıların kan-ıtlayabilip kanıtlayamadığı sorusunu sormuştur. Halbuki 3(3) paragrafından önce davaya 3(2) paragrafı uygulamayı düşünmesi gerekirdi, çünkü burada oğul-anne arasında yapılmış bir satış vardır. 3'üncü maddeyi dikkatle incelediğimiz zaman oğul-anne arasındak-i bir satışta 3(3) paragraftaki ilkeleri uygulamanın mümkün olmadığını görürüz. 3(3) paragraftaki ilkeler uygulandığı anda 3(2) paragrafın bir anlamı veya değeri kalmayacaktır.
Önümüzdeki davada uygulanması gereken 3(2) paragrafa göre sorulması gereken -iki soru vardır.
Yapılan satış eşit veya makul değer karşılığında yapılmışsa sorun yok. Çünkü alacaklı alacağını karşılık olarak ele geçen eşit değerden alma imkanına sahip olacaktır.
Yapılan satış maddenin öngördüğü gibi aile efradı arasında yapılmışsa "-engelleme niyeti" olmadığını kanıtlamak malı satan ve alana düşer.
Burada satışın eşit veya makul değer karşılığında yapılmadığı ve maddenin öngördüğü gibi aile akraba arasında yapıldığı açıktır. Şirketin hisseleri dokuz milyonun biraz üstünde yani -çok düşük bir paraya satılmıştır. Eşit değer sözkonusu olmadığına göre ve işlem aile akraba arasında yapıldığına göre malı satan ve alanın "engelleme niyetleri" olmadığını kanıtlamaları gerekmektedir.
Acaba Davalılar bu satışı Davacıların alacaklarını a-lmalarını engelleme niyeti ile mi gerçekleştirdiler?
Davanın kökünde yatan olgulara, uygulanması gereken yasa hükümleri doğru olarak uygulanmışsa, bunun cevabının positive olması gerekmektedir. Alt Mahkeme bu sonuca varmamakla, yukarıda izaha çalışıldı-ğı gibi hata etmiştir, bu hatayı giderme de Yargıtaya düşmektedir. Dolayısı ile istinafın kabul edilmesi ve Alt Mahkeme kararının değiştirilip (reversed) Davacıların 20/9/1994 tarihli Talep Takrirlerinin 13(a), (b), (c) + (d)
paragrafları mucibince ilam -ve emir verilmesi taraftarıyım. Lefkoşa Kaza Mahkemesi Mukayyidinin Yargıtay Asli Yetki 10/91 (D. 1/93) sayılı kararda serdettiği prensipler çerçevesinde ve orda belirtilen yöntemle satışın gerçekleştirilmesi uygun olacaktır. İstinaf masraflarını, Aleyhi-ne İstinaf Edilen tarafın ödemesi kanımca adildir.
Nevvar Nolan : Sayın Metin A. Hakkı'nın kararına katılırım.
Mahkeme : Netice olarak oybirliği ile istinaf kabul edilir ve oybirliği ile Ali Demirağ tarafından Fatma Demirağ ismine devrolunan 9,333,000 a-det Demak Emlâk İnkişaf Şirketi Ltd.'deki hisse devrinin hileli olarak yapıldığı ve geçersiz olduğuna dair ilam verilir. Sözü edilen Demak Emlâk İnkişaf Şirketi Ltd. şirketindeki halen Fatma Demirağ isminde bulunan 9,333,000 adet hisse senedinin tekrar Al-i Demirağ ismine derhal geçirilmesine oybirliği ile emir verilir ve Taner Erginel'in karşı oyu ve oyçokluğu ile sözü edilen hisse senetlerinin Yargıtay/Asli Yetki 10/91 (D.1/93) sayılı kararda belirtilen yöntemle ve orda gösterilen çerçevede Lefkoşa Kaza M-ahkemesi Mukayyidi tarafından aleni müzayede ile satılmasına emir verilir. Satış masrafları tenzil edildikten sonra arta kalan para, Davalı 1'in 1953/88 sayılı davadaki hükümlü borcuna mahsup edilecektir.
İstinaf Edenlerin Kaza Mahkemesindeki ve İstinaf-
Mahkemesindeki masrafları Aleyhine İstinaf Edilenler tarafından karşılanacaktır.
Taner Erginel Metin A. Hakkı Nevvar Nolan
Yargıç Yargıç Yargıç
1 Haziran 1998
-1
16
-
Full & Egal Universal Law Academy