-D.28/88 Yargıtay/Hukuk 2/88
(Dava No: 2094/86; Lefkoşa)
Yüksek Mahkeme Huzurunda
Mahkeme Heyeti: Niyazi F. Korkut, Celâl Karabacak, Taner Erginel
İstinaf eden: Nevzat Mehmet n/d -Nevzat Özdağ.
(Davacı)
ile
Aleyhine istinaf edilen: Ertuğrul Mehmet n/d Ertuğrul Özdağ.
(Davalı)
- A r a s ı n d a.
İstinaf eden namına: Av. Ali Dana.
Aleyhine istinaf edilen namına: Av. Kıvanç M. Riza.
H Ü K Ü M
Niyazi F. Korkut: Davacı Lefkoşa Kaza Mahkemesinde dosyaladığı bir dav-a altında davada tafsilâtı verilen bazı taşınmaz malların ½ hissesinin mal sahibi olduğunu, öteki ½ hissenin ise davalıya ait olduğunu, bu mallardan biri olan pastahaneyi davalı ile ortak olarak işlettiğini, bilâhare davalının davacıyı pastahaneden uzaklaş-tırıldığını ve bu nedenle davalı aleyhine 1043/86 sayılı bir dava dosyaladığını, konu davada dosyalanan bir ara emri istidasında tarafların uzlaşması sonucu Mahkemenin konu pastahane ile imalathane olarak kullanılan bodrum ve davalının ikamet ettiği daire -için davacıya hissesine tuta 1.5.1986'ya dek ayda 150.000TL ve 1.5.1986'dan itibaren ayda 300.000TL ödemesine ilişkin emir verdiğini ancak davalının Mayıs, Haziran, Temmuz ve Ağustos 1986 ayları için ayda 300,00TL'den kullanım bedeli olan toplam 1,200,000T-L'yi ödemediğini ileri sürerek mezkûr meblağ ile %24 faiz talep etti.
Davalı ise dosyaladığı müdafaa takririnde talep takririnde ileri sürüldüğü gibi bir Mahkeme emri ve herhangi bir borcu olduğunu reddetti.
Davacı talep takririnde ileri sürülen savlar-ını kanıtlamak üzere bizzat şahadet verdi ve 1043/86 sayılı dava dosyası da emare olarak sunuldu. Davalı ise şahsen şahadet vermediği gibi herhangi bir tanık da dinletmedi.
Mahkeme ise kararına hüküm verebilmek için şahadeti değerlendirirken lâyihalarda -belirtilen olguları destekleyici şahadet olup olmadığına bakmak gerektiğini ve verilen şahadet talep takririnde ileri sürülen hususlarla ilgili değilse bunların dikkate alınamayacağını ve davacının davasında hangi sebebe dayandığını açıklıkla belirtmesi ge-rektiğini ve dava sebebi içermeyen herhangi bir lâyihaya dayanarak, şahadet ne kadar ikna edici olsa da, hüküm vermesinin olanaksız olduğunu, emare olarak sunulan bir önceki davadan da görülebileceği gibi davada ileri sürüldüğü şekilde bir Mahkeme emri bul-unmadığını ve davacının da davasını Mahkeme emrine dayandırdığını ve bu nedenle davacının talebi mucibince varolmayan bir emir uyarınca hüküm vermenin hukuken olanaksız olduğu kanaatına vararak davacının davasını reddetti.
Davacı bu hükme karşı istinaf d-osyaladı.
İstinaf eden istinaf ihbarnamesinde;
" (i) Taraflar arasında bir anlaşma olduğu ve bu anlaşmaya dayanarak davacıya ait dava konusu taşınmaz malı davalının uyuşulmuş müddet zarfında uyuşulmuş meblağ karşılığında kullandığı hususunda nakzedilme-miş şahadet bulunduğu halde ve dava layihalarında davacının dava sebebinin ve/veya talebinin, diğer şeyler meyanında, anlaşma neticesinde davalının dava konusu malı kullandığı nedeni ile uyuşulmuış kira ve/veya kullanım bedeli olduğu hususunda iddiası bulu-nmasına rağmen Muhterem Bidayet Mahkemesi davacının layihalarında böyle bir iddia veya talep ve/veya dava sebebi yoktur ve/veya davacının talebi sadece Mahkeme emrine dayanmaktadır gerekçesi ile ve/veya ahar surette davacının talebini reddetmekle hata etmi-ştir ve/veya talep takririndeki bu husustaki iddiaları yanlış tefsir ve/veya değerlendirmiştir ve/veya bu konudaki layiha prensiplerini (principles of pleadings) yanlış tefsir etmiş ve/veya uygulamıştır.
(ii) Her halukârda davacı dava konusu anlaşmanın- yapıldığı ve talebinin dava konusu malın kirası ve/veya kullanım bedeli olduğu hususunda şahadet verirken davalı avukatı layihalarda böyle bir iddia yoktur veya süprizle karşılaştılar diye herhangi bir itirazda bulunmadığı gibi müdafaa takririnde de davac-ının iddia ettiği anlaşmaya varılmadığı ve/veya dava konusu taşınmaz malı kullanmadığı hususuında davalının herhangi bir iddiası mevcut değildi.
(iii) Muhterem Bidayet Mahkemesi bu davada yapılan seri hüküm istidasını reddederken varmış olduğu görüşü bu -davadaki hükmünü verirken de tekerarlamakla hata etmiştir, çünkü seri hüküm verirken de tekrarlamakla hata etmiştir, çünkü seri hüküm istidasındaki ölçüler ile davada verilecek nihayi bir hüküm için uygulanacak ölçülerin aynı olmadığını ileri sürdü.
-İstinafın duruşmasında da istinaf eden, sair şeyler yanında, bu istinaf konusu taşınmaz mal ile ilgili olarak daha önce açılan bir davada tarafların kendi aralarında anlaşarak varmış oldukları anlaşmayı Mahkemeye bildirip tutanaklara geçirdiklerini ve ist-inaf konusu dava açılırken bir yanlışlık eseri Mahkemenin tutanaklara kaydettiği hususların sanki Mahkeme emri imiş gibi belirtildiğini, aslında bu hususta bir emir ve Mahkeme nizamatı bulunmadığını, Alt Mahkemeden sadece taraflar arasındaki anlaşma ve dav-alının dava konusu malı kullanması nedeni ile kira bedeli istendiğini, Mahkemenin ise talebin bir emre dayandığı ve böyle bir emir olmadığına göre de dava sebebi bulunmadığı gerekçesi ile davayı reddettiğini; Alt Mahkemenin taraflar arasında bir anlaşma ol-duğuna ilişkin şahadet olduğu bulgusuna varmasına karşın lâyihalarda bu hususun ileri sürülmediği gerekçesi ile hüküm veremiyeceği kanaatına vardığını; halbuki talep takririnde emir hususunun bir fazlalık olup istemde bir eksiklik bulunmadığını ve lâyihala-rdan davacının isteminin belli olduğunu; davalının ise müdafaasında davacıya borcu olduğunu inkâr ettiğini, ancak varılan anlaşmayı reddetmediğinini ve spesifik olarak reddedilmeyen bu hususun kabul edilmiş sayılması gerektiğini ve davacının da şahadetinde- anlaşmadan bahsedip bu hususta istintaka tabi tutulmadığını ve davalının süpriz ile karşı karşıya bırakıldığı bir durum var olmadığını savundu. Aleyhine istinaf edilen ise istinaf konusu davada dava sebebinin bir Mahkeme emrine dayandırıldığını ve herhang-i bir anlaşmaya dayanmadığını ve tarafların bir anlaşma yaptıklarının talep takririnde ileri sürülmediğini, talep takririnde ileri sürülen dava sebebinden uzaklaşılması halinde lâyihalarda tadilât yapılması gerektiğini, istinaf konusu davda davacı bir anla-şmaya dayanaksaydı lâyihalarını tadil etmesi gerektiğini ve bu yapılmadığına göre de Alt Mahkeme kararının doğru olduğunu savundu.
İstinaf eden ise cevaben dava sebebini spesifik olarak lâyihalarda bildirmek gerekir diye bir kural bulunmadığını, talep ta-kririnde "material" olguların belirtildiğini ve bu olgulara göre taraflar arasında varılan bir anlaşma ve dava konusu malın davalı tarafından kullanımının belli olduğunu belirtti.
C.L.R. Vol. XIII s.59'da yayınlanan Argyris Kyriacou v. Estate of Deceased- Petros Christodoulou davasında davacı bir senede dayanan borçla ilgili bir dava açtı. Alt Mahkeme davacının dava sebebini dayandırdığı senedi kabul etmeyip davalının bir zamanlar borcu olduğunu ve bu borcun da ödenmediğini kabul etmesine dayanarak davacı -lehine hüküm verdi. Bu hükümden yapılan istinafta Yüksek Mahkeme kararında davacının davasını dayandırdığı esas şahaderin senet olduğu ve Alt Mahkeme de senedi kabul etmediğine göre davacınının talebini reddetmesi gerektiğini vurguladı.
Brackenborough v.- Spalding Urban District Council (1942) A.C. p.310 at 347'de Lord Russel of Killowen şöyle dedi:
"Any departure from the cause of action alleged, or the relief claimed in the pleading should be preceded, or, at all events, accompained, by the relevant ame-ndments, so that the exact cause of action alleged and relief claimed shall form parrt of the Court's record, and be capable of being referred to thereafter should necessity arise. Pleadingss should not be "deemed to be amended" or "trated as amended". The-y should be amended in fact."
Bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi bir davada talep takririnde ileri sürülen dava sebebinden uzaklaşılması halinde davada talep takririnde tadilât yapılması gerkmektedir. Bu görüş C.L.R. vol.21 s.60'da yayımlanan Dometrios S-tylianou v. Andreas Photiades davasında da benimsenerek uygulandı.
Önümüzdeki istinafta da, olgulardan görülebileceği gibi davacı istemini bir Mahkeme emrine dayandırdı. Alt Mahkeme ise hükmüde davacının talebi uyarınca varolmayan bir emre dayanarak hükü-m veremeyeceğine ve verilen şahadetin de talep takririnde ileri sürülen hususlarda olması gerektiğine, taraflar arasında bir anlaşmanın varolabileceğine karşın bu hususun talep takririnde ileri sürülmediğine ilişkin bulgu yaparak davacının istemini reddett-iği görülmektedir.
Yukarıda alıntısı yapılan içtihat kararlarına göre talep takririnde ileri sürülmeyen bir hususta şahadet olsa bile, lâyihalarda gerekli tâdilat yapılmadan hüküm verilmesi olanaksız olduğuna göre Alt Mahkeme davacının istemini reddetmek-le hatalı hareket etmiş değildir. Ancak bu husus yukarıda alıntı yapılan (1). içtihadi karardan da görülebileceği gibi davacının aralarında varolduğunu ileri sürdüğü anlaşmaya dayanarak yeni bir dava açmasına engel değildir.
Celâl Karabacak: Sayın Yargıç -Niyazi F. Korkut'un hükmünde belirtmiş olduğu görüşler ile varmış olduğu sonuca katılırım.
Taner Erginel: Lefkoşa'da Londra Pastahanesi diye bilinen iki katlı binanın yarısı Nevzat Özdağ'a diğer yarısı ise kardeşi Ertuğrul Özdağ'a aittir. Bir süre pastaha-neyi ortak oalrak çalıştıran iki kardeş daha sonra ihtilafa düştüler. Nevzat Özdağ kardeşi aleyhine açtığı 1043/86 sayılı davada Ertuğrul Özdağ'ın pastahaeye girmesine engel olduğunu iddia etti. Bu nedenle kardeşinden tazminat talep eden Nevzat Özdağ ayrıc-a bir ara emri istidası dosyalayarak işyerinin dava sonuna kadar kapatılmasını talep etti. Ara emri istidasının duruşmasında biraraya gelen taraflar ve avukatları geçici de olsa bir anlaşmaya varmayı başardılar. 12.5.1986 tarihli bu anlaşma dava zabıtların-da aşağıdaki şekilde yer aldı.
"12.5.1986
Davacı/Müstedi adına Avukat Hasan Hasipoğlu hazır.
Davalı Müstedaaleyh adına Avukat Özkul Özyiğit hazır.
Av. Hasan: İşbu istida da, Lefkoşa'da İnönü Meydanında bulunan ve Londra pastahanesi olarak bilinen bina i-le ilgili olarak M/aleyh ile şu şekilde bir anlaşmaya varmış bulunyoruz.
a) Konu pastahane ile imalathane oalrak kulalnılan bodum katı ile davalı m/aleyhin halen ikâmet ettiği dairenin aylık kulanım bedeli oalrak, her ayın sonunda Davalı/Müstedaaleyh dava-cıya 300,000TL ödeyecektir.
b) Bu ödeme her ay sonu olacak ve 31.8.1986 tarihine kadar devam edecektir.
c) Davalı/Müstedaaleyh bu güne kadar yani 1.5.1986 tarihine kadar davacı/Müstediye 150,000TL ödeyecektir. Bu tarihten itibaren ödeyecektir. Bu tarih-ten itibaren
paragrafı uyarınca 300,000TL ödeme yapıalcaktır.
d) 31.8.1986 tarihi sonuna kadar taraflar binanın tümünü satış için gerekli işlemleri yapacaklar ancak satış olmadığı takdirde, Avukatları ile birlikte yeniden bir araya gelerek durumu yeniden -tezekkür edeceklerdir."
Yukarıdaki beyanın ışığında ara emri istidasını haklarıma halel gelmek-sizin geri çekerim.
Av. Özkul: Yukarıdaki beyana iştirak ederim.
Mahkeme: Müşterek beyanlar ışığında ara emri istidası red ve iptal edilir. Masraflar için he-rhnagi bir emir verilmez."
Nevzat Özdağ, 2 Eylül 1986 tarihinde istinaf konusu 2094/86 sayılı davayı açrak Ertuğrul Özdağ'ın Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos 1986 ayları kullanım bedeli olan ayda 300,000TL'yi ödemediğini iddia etti ve toplam 1,200,000TL t-alep etti. Davanın duruşması çok kısa sürdü. nevzat Özdağ şahadetinde kardeşinin 1.5.1986 tarihine kadar ayda 150.000TL'yi ödediğini fakat daha sonraki aylar için ayda 300,000TL'yi ödemekten kaçındığını iddia etti. Davacının bu iddiaları üzerinde durma ger-eği duymayan davalı avukatı tüm savunmasını yasal bir nokta üzerine topladı. Davalı avukatının iddiasını daha iyi anlayabilmek için dava lâyihalarına göz atmamız yerinde olacaktır. Yukarıda belirtildiği gibi 12.5.1986 tarihinde Mahkemede biraraya gelen ta-raflar aralarında anlaşmışlar, bu anlaşma ışığında davacı ara emri istidasını haklarına halel gelmeksizin geri çekmiş ve Mahkeme de geri çekildiği için ara emri istidasını red ve iptal etti. 12.5.1986 tarihli Mahkeme zabıtlarını yeterince dikkatli okumayan- Nevzat Özdağ'ın avuaktı 2094/86 sayılı davanın talep takririnin 3. paragrafında şöyle dedi:
"3) Ara Emrinin duruşması safhasında ve/veya o safhalarda taraflarca varılan mutabakat ve/veya anlaşma uyarınca Mahkeme 12.5.1986 tarihinde şu emri verdi;
a- Kon-u pastahane ile imalâthane olarak kullanılan bodrum katı ile davalının ikâmet ettiği dairenin aylık kullanım bedeli olarak her ayın sonunda Davalı/Müstedaleyh, davacıya 300,000TL (Üçyüz bin TL) ödeyecek;
b- Bu ödeme her ay sonu oalcak ve 31.8.1986 tarihi-ne kadar devam edecek;
c- Davalı/Müstedaaleyh bu güne kadar yani 1.5.1986 tarihine kadar Davacı/Müstediye 150,000TL ödeyecek. BU tarihten itibaren (a) paragrafı uyarınca 300,000 TL ödeyecek:
d- 31.8.1986 tarihi sonuna kadar taraflar binanın tümünü satı-ş için gerekli işlemleri yapacaklar ancak satış olmadığı takdirde Avukatları bir araya gelip durumu yeniden tezekkür edeceklerdir.
Yukarıda belirtildiği şekilde 12.5.1986 tarihinde Mahkemece böyle bir emir verilmiş olmasına rağmen davalı bu güne kadar May-ıs, Haziran, Temmuz, Ağustos 1986 ayları kullanım bedeli olan aylığı 300,000TL - 1,200,000TL (Bir milyon iki yüz bin TL) ödemedi ve/veya ödemekten imtina etmiş olup, davalının halen davacıya 1,200,000TL kira borcu ve/veya kullanım bedeli borcu mevcut olup,- bu paranın ödenmesini davacı davalıdan talep etmektedir."
Davacı avukatının bu hatalı ifadesinden yararlanmayı düşünen davalı avukatı müdafaa takririnin 2'inci paragrafında şu savunmayı yaptı.
"2. Davalı, talep takririnin 3'ncü paragrafında ileri sürül-en iddiaları ve özellikle Muhterem Mahkemenin iddia edildiği şekilde ve/veya benzeri herhangi bir emir verdiği ve/veya Davacıya harhangi bir miktar borcu olduğu hususlarında yapılan iddiaları kabul etmez."
Alt Mahkeemdeki duruşmada Nevzat Özdağ'dan başka- şahadet veren olmadı. Mahkemeye hitap eden taraf avukatları talep takririndeki hatanın yasal etkisi üzerinde durdular. Alt Mahkeme kararında şöyle dedi:
"Davacı davasını Mahkeme emrine dayandırmaktadır Anlaşmaya dayandırmıştır Eğer davacı davasını tarafl-arın Mahkeme huzurunda yapmış olduğu anlaşmaya dayandırmış olsaydı, talep emiş olduğu meblağı, yapmış oldukları bu anlaşmaya dayandıracaktı ve bu hususu da layihalarda açıkça belirtecekti. O zaman talebi doğrultusunda hüküm verilebilinirdi, bunu yapmamıştı-r. Layihalarda davanın neye dayandığı hususu açıkça belirtilmesi gereği karşı tarafın, müdafaasını yapılan iddiaya göre, hazırlaması ve Mahkemede süprizlerle karşılaşmaması için, temel hukuk prensiplerinden biridir."
Alt Mahkeme kararını şöyle sonuçlandır-dı.
"Dava sebebi içermeyen bir davada Mahkemenin hüküm vermesi mümkün değildir.
Tüm yukarıdakiler neticesinde dava red ve iptal edilir. İşbu dava maraflarını davacı davalıya ödeyecektir."
Alt Mahkemenin bu kararını istinaf eden davacı avukatı kararın h-atalı olduğunu, talep takririnde esasa ilişkin olguların belirtildiğini ve yeterli şahadet ibraz edildiğini dolayısıyle davacı leyhine karar verilmesi gerektiğini iddia etmektedir.
Yukarıda görüleceği gibi davacı avukatı talep takrirnin 3'üncü paragrafın-da 12.5.1986 tarihi anlaşmaya değinmiştir. Hatta daha da ileri giderek anlaşmanın tüm şartlarını belirtmiştir. Ancak davacı avukatı gerekli ve yeterli olan bu hususları belirtmekle kalmamış, hatalı olarak anlaşmanın bir Mahkeme emri şekline dönüştüğünü idd-ia etmiştir. Böyle bir hata davanın iptalini gerektirecek kadar önemli bir hata mıdır?
Usul Hukukumuzun en önemli kurallarından biri Hukuk Usulü Muhakemeleri Tüzüğü E.19 n.4'de yer alan esasa ilişkin olguların dava lâyihalarında yer alması gerektiği kura-lıdır. Bu kurala göre esasa ilişkin bir olgu yani "matreial fact" talep takririnde yer almadığı takdirde davacının davasında başarılı olması mümkün değildir. Talep takririnde yer almıyan esasa ilişkin bir olguyu kanıtlamak için şahadet ibraz edilemeyeceği -gibi yanlışlıkla ibraz edilen şahadet de dikkate alınamaz. Yani esasa ilişkin olguya belirtmekte hata eden taraf davayı kaybedecektir. Davanın kaderini bu denli etkileyen "esasa ilişkin olgu"dan ne anlamak gerekir? Odgers on Pleadings and Practice 20'inci -edition sayfa 89'da belritildiği gibi dava nedenini ortaya koyan olgular esasa ilişkin olgulardır. Fakat bu tarif de bize fazla yardımcı olamamaktadır. Çünkü hangi olguların dava nedenini ortaya koyduğu sorusu ile bizi karşı karşıya bırakmaktadır. Aynı kit-abın 90'ıncı sayfasında belirtildiği gibi esasa ilişkin olgunun ne olduğu her davanın koşullarına göre değişir. Yani karşılaşacağımız tüm konuları kapsayan ve bize ışık tutacak kesin ve değişmez bir kural saptamak mümkün değildir.
Karşı karşıya bulunduğu-muz konuya benzer bir konuyu tartışıp karara bağlamış içtihat bulunduğu takdirde buna uymamız gerekir. Ancak önümüzdeki konuya benzer bir içtihat yoksa usul hukukunu yorumlamaktan başka alternatifimiz kalmaz. Örneğin bu meseleye benzer yani esasa ilişkin o-lguları etkisiz anlatan bir tarafın bir adım ileri giderek gerçekte yapılmamış bir işlemin yapıldığını iddia etmesi içtihatlar arasında tartışılmış değildir. Böyle bir durumda konuyu değerlendirmeye çalışırken dava lâyihalarının amacına veya fonksi-yonuna -bakmamız yararlı olacaktır. 20. baskı Odgers on Pleasdings and Practice'in 76 ve 77'inci sayfalarında şöyle deniyor:
"The defendant is entitled to know it is that the plaintiff in his turn is entitled to know what defence will be reised in answer to his c-claims" "It is a benffit to the parties temselves to know exactly what are the matters left in dispute."
Şu halde dava lâyihalarının amacı tarafların karşılıklı iddialarını öğrenmelerini sağlamak ve taraflar arasında tartışılacak noktaları belirlemektedir-. Bu meselede davalının talep takririni okur okumaz davacının iddialarını çok iyi anladığına şüphe yoktur. Ancak davalı avukatı talep takririndeki hatayı farkettiği için bundan yararlanmayı düşünmüş olmalıdır. Böyle düşünmesi de son derece doğaldır. Ancak -bu durum bizi usul hukukunun genel sorunlarına ve tarihsel gelişmesine götürmektedir. Usul hakkında her zaman öze önem veren ve şekle önem veren iki akım olmuştur. Orta Çağ Avrupasında şekle önem veren akım etkindi. O kadar ki usul tartışmalarından yani ta-rafların iddialarını belirlenmiş usul kurallarına uygun ifade edip etmediklerini tartışmaktan davaların esasına inmeye fırsat kalmazdı. Zaten tarafların haklı olup olmadıkları fazla önem arzetmezdi. Genellikle usul kurallarına uygun hareket eden davayı kaz-anır, diğer taraf ise usulü iyi bilmemesinin cezasını çekerdi. Bu hukuk anlayışının neden olduğu haksızlıklar reformlara yol açtı. Odgers on Pleading and Practice sayfa 80'de İngiltere'de meydana gelen tarihsel gelişme şöyle ifade edilmektedir.
"The prin-ciples on which pleadings were framed and the rules which regulated them, remained substantially the same till 19-852. Their practical utility was, however, seriously impaired by the over-subtelety of the pleaders and by the excessive rigour with which th-e rules were applied; the merits of the case being constantly subordinated to technical questions of form. A determined effort was made to correct these defects by the provisions of the Common Law Procedure Acts, 1852-1860."
Şekle önem veren hukuk anlayış-ının karşısında yer alan öze önem veren hukuk anlayışına göre yargılamanın amacı adalet yapmaktır. Usul kuralları ise adaleti sağlamak ve bir tarafın diğer tarafa haksızlık yapmasını önlemek için kabul edilmiş kurallardır. Usul kurallarını yorumlarken yani- anlamlarını tesbit ederken hangi amaç için kabul edildiklerini dikkate almamız gerekir. Öze önem veren hukuk anlayışının gerektiği diğer bir yenilik ise yargıca geniş takdir hakkı tanımak olmuştur. Ancak yargıcın takdir hakkını keyfi olarak değil gerçekle-ştirmek ve haksızlıkları önlemek için kullanması prensibi kabul edilmiştir.
Diğer usul kuralları gibi E.19 n.4 de yargılamanın daha adil olması için ve bir tarafın karşı tarafa haksızlık yapmasını önlemek için kabul edilmiştir. Bu madde sayesinde tarafl-ar Mahkemede karşılaşacakları davayı öğrenme sayesinde taraflar Mahkemede karşılaşacakları davayı öğrenme ve bu davaya karşı hazırlama olanağına sahip olmaktadır. Gerçekten bir dava lâyhilarında esasa ilişkin olguları anlatmayarak karşı tarafı tereddütler -içinde bırakmak kadar büyük haksızlık olamaz. Fakat bu meselede davalı avukatı karşılaşacağı davayı anlamamış veya tereddütlere düşmüş değildir. Eski usul hukukunun şekilci anlayışını hatırlatırcasına kendisini etkilemese bile davacının kurala uymadığını t-artışmaktadır. Bu nedenle gerek yorum yaparken yani E.19 n.4'ün sınırlarını tesbit ederken gerekse takdir hakkını kullanırken yargıcın davacının leyhine hareket etmesi gerektiği görüşündeyim. Şüphe yok ki davacı avukatının talep takririnde yaptığı hata dik-katli bir hukukçunun yapmaması gerken bir hatadır. Böyle bir hata karşısında doğru hareket talep takririnin tadiline gitmek olabilirdi fakat davalı avukatı duruşma sonuna kadar sessiz kalarak ve davacı tanığı şahadet verirken itiraz etmiyerek tadilin olana-ksız hale gelmesine katkıda bulunmuştur. Bu aşamada tadil mümkün olmadığına göre takdir hakkımızı daha büyük haksızlıkla karşı karşıya olan davacı leyhine kullanmamız gerekir. Hatalı kısım dışında davacının davasını kazanması için gerekli ve yeterli esasa -ilişkin olgunun talep takririnde yer aldığını, yapılmış hatanın da davalıyı yanıltmadığını veya etkilemediğini dikkate aldıktan sonra talep takririnin geçerli kabul edilmesi gerektiği görüşündeyim.
Bu nedenlerle istinafın kabul edilmesine taraftarım.
Ni-yazi F. Korkut: Sonuç olarak istinaf oy çokluğu ile reddolunur. Aleyhine istinaf edilenin masrafları istinaf eden tarafından ödenecektir.
(Niyazi F. Korkut) (Celâl Karabacak) (Taner Erginel)
Yargıç - Yargıç Yargıç
15 Haziran 1988
-
-
10
-
Full & Egal Universal Law Academy