-D.10/89 Birleştirilmiş
Yargıtay/Hukuk 61/83 ve 37/84
Yüksek Mahkeme Huzurunda.
Mahkeme Heyeti: Şakir Sıdkı İlkay, Başkan, Celâl Karabacak, Taner Erginel.
Yargıtay/Hukuk 61/83
(Ge-nel İstida No:71/80; Girne)
İstinaf eden: Rosaline Elsie Watins'in Kıbrıs'taki vekili Talât Kürşat
vasıtasıyle, Lefkoşa.
ile
Aleyhine istinaf edilen: 1. KTF Devletini temsilen KTFD Başsavcılığı.
2. KTFD Ekonomi ve Maliye Bakanlığını (Yöne-tici)
temsilen KTFD Başsavcılığı, Lefkoşa.
A r a s ı n d a.
İstinaf eden namına: Talât Kürşat.
Aleyhine istinaf edilen namına: Derviş Akter.
Yargıtay/Hukuk 37/8-4
(Genel İstida No:62/80; Girne)
İstinaf eden: Daphne Violet Godbold'un Kıbrıs'taki vekili Talât Kürşat
vasıtasıyle, Lefkoşa.
ile
Aleyhine istinaf edilen: 1. KTF Devletini temsilen KTFD Başsavcılığı.
2. KTFD Ekonomi ve Maliye Bakanlığını -(Yönetici)
temsilen KTFD Başsavcılığı, Lefkoşa.
A r a s ı n d a.
İstinaf eden namına: Talât Kürşat.
Aleyhine istinaf edilen namına: Derviş Akter.
H Ü K Ü M
Ş-akir Sıdkı İlkay, Başkan: Birleştirilmiş olarak dinlenen bu istinaflar Girne Kaza Mahkemesinin kararlarından yapılmıştır.
Yargıtay/Hukuk 61/83 sayılı istinaftaki müstenif Girne Kaza Mahkemesinde dosyaladığı bir Genel İstida ile Karmide bulunan ve bir Rum-dan 27.11.1968 de yazılı mukavele ile satın alındığını iddia ettiği 2477 sayılı koçan tahtındaki 415 parsel sayılı taşınmaz malın kendi ismine kaydedilmesi için bir emir talep etti.
Yargıtay/Hukuk 37/84 sayılı istinaftaki müstenif de Girne Kaza Mahkemesi-nde dosyaladığı bir Genel İstida ile Girnede bulunan ve 3.10.1969 tarihli bir yazılı mukavele ile bir yabancı şirketten satın aldığını iddia ettiği 1096 sayılı koçan tahtındaki 147 parsel sayılı apartmandaki 3 numaralı dairenin kendi ismine kaydedilmesi iç-in bir emir talep etti.
Girne Kaza Mahkemesi, yapılan duruşmalardan sonra, her iki istidayı da, ilgili yasaya uygun olarak kanıtlanmadığı gerekçesi ile, reddetti. İstinaflar bu ret kararlarından yapılmıştır.
Her iki istinaf da, ilgili yasada müstenifle-ri de kapsayacak şekilde tadilât yapılacağı ümit ve gerekçesi ile, müsteniflerin müracaatı ve Başsavcılığın da muvaffakatı ile, müteaddit defalar ertelenmiştir.
İstinafları ayrı ayrı ve ilkin Yargıtay/Hukuk 61/83 sayılı istinafı ele alıp incelemeği uygun- gördüm.
Bu meselede Girne Kaza Mahkemesi istidayı, esas itibarı ile, (a) Mahkemeye Emare I olarak ibraz edilen sözleşmenin geçerli bir sözleşme olmadığı ve (b) müstenifin istida konusu taşınmaz malın satış bedelini 20 Temmuz 1974'den önce banka havalesi- veya döviz transferi ile yaptığını yasanın öngördüğü şekilde mahkemeye belge ibraz ederek kanıtlamadığı nedenleri ile reddetmiştir. Mahkeme, hükmünde, ilâveten, konu malın müstedinin adına kaydedilmemesi ülkedeki koşullar nedeni ile olmadığı kanaatinda ol-duğunu belirtmiştir. Müstenif dosyalamış olduğu istinaf ihbarnamesi ile mahkemenin kararının ve üzerinde dayandığı gerekçelerin hatalı olduğunu ileri sürmüştür.
İlk mahkeme müstedinin üzerine dayandığı Emare I sözleşmenin geçerli ve uygulanabilir bir söz-leşme olmadığı bulgusunu yaparken şöyle demiştir:
"Mukavelenin 4. paragrafı tetkik edildiğinde, satıcı durumudnaki Rumun mukavelenin yapıldığı tarihten itibaren müstedinin o dönemdeki Bakanlar Kurulundan gerekli kaydın yapılması ile ilgili izni almasına -kadar istida konusu taşınmaz malın alıcısı olan müstedinin yedi emini olarak isminde tutmayı kararlaştırmışlardır.
İzin alındığı takdirde ise söz konusu malı müstedi ya kendi adına transfer ettirecek veya 99 sene icar etmek hususunda gerekli işlemi yapıp- imzalayacaktır.
Bu maddeden de anlaşılacağı gibi sözleşme iki koşula bağlanmış bulunmaktadır.
Birincisi, alıcı olan müstedinin Bakanlar Kurulundan söz konusu malın adına kaydı için izin alınması,
İkincisi ise izin alındıktan sonra ya adına kayıt yap-tırması veya 99 yıllığına icar edilmesi için gerekli işlemin yapılması.
Mahkeme huzurundaki şahadet ve ibraz edilen emareler incelendikten sonra, sözleşmeye konulan birinci şarttan sadece bir dönümü için Bakanlar Kurulunun izin verdiği, ikinci dönüm için- ise izin verilmediği anlaşılmaktadır. İzin verilen bir dönüm için müstedinin ikinci koşulu yerine getirdiği hususunda herhangi bir şahadet mevcut olmadığı gibi, aksine bu koşulun yerine getirilmediği hususunda müstedinin şahadeti vardır. Geriye kalan ikin-ci dönüm için 1.ci ve 2.ci koşulun da gerçekleşmediği hususunda şahadet vardır. ........."
"Buna göre de koşula bağlı olan bu sözleşmede koşullar yerine getirilmediğinden böyle bir sözleşmenin geçerli ve uygulanabilir bir sözleşme olduğu kabul edilemez k-anısındayız ve bu hususta bulgu yaparız. .."
Emare I sözleşme tetkik edildiğinde bunun, ilk mahkemenin de belirttiği gibi, Bakanlar Kurulundan izin alınması koşuluna bağlı olduğu görülür. Ancak mahkemenin ikinci koşul olarak belirttiği bir koşul değildir-; sadece Bakanlar Kurulunun izninin alınması akabinde konu malın müstedinin namına kaydedilmesi veya 99 sene için icar edilmesi yolu ile ifa edileceğini belirtmektedir. İlk Mahkeme, koşul olarak nitelendirdiği sözleşmenin ifasının yerine getirildiğini söyl-emiştir. Sözleşme ifa edilmediği içindir ki müstedi bu istidayı yaparak konu malın ismine kaydedilmesi için emir talep etmektedir. Sözleşme ifa edilmiş ve konu mal müstediye devredilmiş olsa idi böyle bir istida mahkemenin önüne gelmemiş olacaktı. Bu durum-da ilkin tezekkür edilmesi gereken husus konu malın müstediye devredilmesi için sözleşmenin öngördüğü koşulun yerine getrilip getirilmediği ve 20.7.1974 tarihinde konu sözleşmenin geçerliliğini muhafaza edip etmediğidir.
Konu mal 2 dönümlük bir arazi ile- içindeki bazı ağaçlardan müteşekildir. mahkeme önündeki şahadet, ilk mahkemenin de bulduğu gibi, konu malın 1 dönümünün müstediye devredilmesi için Güneydeki Bakanlar Kurulunun izin verdiği doğrultusundadır. Bu böyle olduğuna göre de malın en azından 1 dö-nümü için sözleşmenin izin alınması ile ilgili koşulu yerine gelmiştir. Diğer dönümü için izin alınmış değildir. Ancak mahkeme önündeki şahadetten bu dönüm için Bakanlar Kurulunun müstediye izin verip vermeme hususunu tezekkür etmekte olduğu ve Barış Harek-âtına kadar müstediye bu hususta olumlu veya olumsuz bir cevap verilmediği gözükmektedir. Bu böyle olduğuna göre de 20 Temmuz 1974 tarihinde başvuru konusu sözleşme, ilk mahkemenin bulgusunun aksine, geçerliliğini yitirmiş değildi.
Bu istinaf konusu başv-uru 7/1980 sayılı Yabancıdan Satın Alınan Taşınmaz Malların Kaydı Yasası altında yapılmıştır. Bu Yasanın 2. maddesinin içeriğinden görüleceği gibi amaçlanmakta olan 20 Temmuz 1974 tarihinden önce yabancıdan sözleşme ile satın alınan ve ülkedeki koşullar ne-deni ile kaydı yaptırılamayan taşınmaz malların alıcılar adına kaydettirilmesini düzenle-mektedir. Amaç bu olduğuna göre bir satışın bu yasa altındaki bir başvuruya konu olabilmesi için satış sözleşmesinin 20 Temmuz 1974 Barış Harekâtından önce yapılmış ol-ması, satın alınan malın yabancıdan satın alınmış ve ayrıca böyle bir sözleşmenin 20 Temmuz 1974 tarihinde de geçerliliğini muhafaza etmiş olması gerekir. Daha önce belirtildiği gibi, konu sözleşme 20 Temmuz 1974 tarihinde geçerliliğini muhafaza etmeke idi-. Bu durumda incelenmesi gereken söz konusu malın 2. dönümü için Bakanlar Kurulundan izin alınmamasının başvuruya etkisinin ne olduğudur.
Sözleşmede öngörülmekte olan Güney Kıbrıs Bakanlar Kurulundan izin alınmasıdır. Ancak, böyle bir iznin, daha önce al-ınmamış ise, 20 Temmuz 1974'den sonra bizim bölgede bulunan malların satışı ile ilgili olarak Güney Kıbrıs Bakanlar Kurulundan alınması söz konusu olamaz ve değildir. Bu böyle olduğuna göre tezekkür edilmesi gerken husus 2. dönüm için böyle bir iznin Güney- Kıbrıs Bakanlar Kurulu yerine KKTC Bakanlar Kurulundan alınmasının başvurunun ileri gidebilmesi için gerekli olup olmadığıdır. 7/80 sayılı Yasa ve özellikle 4. maddesi göz önünde bulundurulduğunda 20 Temmuz 1974 tarihinde geçerliliğini muhafaza etmiş olan- bir sözleşme ile ilgili olarak böyle bir iznin verilmiş olduğu varsayılır. Bunun aksi düşünülecek olsa böyle bir başvurunun yasanın 4. maddesinde öngördüğü şekilde, 90 gün içinde yapılması pek zor veya hemen hemen imkânsız olurdu. Kanımca, 20 Temmuz 1974 -tarihinde geçerliliğini muhafaza etmiş olan böyle bir sözleşme, Yasanın diğer koşullarına bağlı olarak, başvuru konusu yapılabilir.
Yukarıda söylenenlerden anlaşılacağı gibi sözleşmenin Bakanlar Kurulundan izin alınması ile ilgili koşulu konu malın 1 dön-ümü için yerine getirilmiş diğer dönümü için ise getirilmiş olduğu varsayılır. Sözleşmenin öngördüğü ön koşulun kısmen yerine getirildiği ve ksımen de yerine getirilmiş varsayıldığı cihetle konu malın müstedinin namına kaydedilmesi için başka yasal engel b-ulunmaması veya diğer bir deyimle yasanın öngördüğü koşulların tatmin edilmiş olması gerekir.
İlk mahkeme, hükmünde, konu sözleşmenin 20 Temmuz 1974'den önce yapılmış bir sözleşme olduğunu, 7/1980 sayılı Yasanın 6. maddesinin öngördüğü şekilde kanıtlanma-dığını söylemiş, müstenif ise mahkemenin bu bulgusunun hatalı olduğunu iddia etmiştir.
İlk mahkeme, hükmünde, 6. maddeye atıf yaparak müstedinin, sözleşmenin 20.7.1974'den önce yapıldığını (b) bendinin (iii). fıkrası uyarınca kanıtlamaya çalıştığını faka-t ibraz ettiği belgelerin banka havalesi veya döviz transferini gösteren belgeler olmadığını söylemiştir. İlk mahkemenin atıf yaptığı 6. maddenin ilgili kuralları şöyledir:
"6. Mahkemede, iddialarını kanıtlamak yükü başvuru sahibine (müstediye) aittir. B-aşvuru sahibi, lehine bir kararın ısdar edilmesi için aşağıdaki hususlarda mahkemeyi tatmin etmelidir:
Satın alınmış olan malın dilekçede talep edilen maldan başka bir mal olamdığı ve ola olasılığı bulunmadığı;
Satışa ilişkin yazılı sözleşmenin 20 temmuz -1974 tarihinden önce yapılmış olduğu;
- Bir satışın 20 Temmuz 1974 tarihinden önce yapılmış olduğu aşağıdaki belgelerden en az birinin ibrazı ile mümkün olur:
-
.........
.........
Satın alınmış olduğu iddia edilen malın 20 Temmuz 1974 tarihinden önce bedeline karşılık ödeme yapıldığını veya bedelinin ödendiğini kanıtlayıcı nitelikte banka havalesi veya döviz transferinin yapıldığını gösteren belge;
...........
.-..........."
İlk mahkeme, istidada talep edilen mal ile satın alındığı iddia edilen malın bir ve aynı mal olduğu hususunda bulgu yapmış ise de, daha önce de belirtildiği gibi, sözleşmenin 20.7.1974 tarihinden önce yapıldığının yasanın öngördüğü şekilde ka-nıtlanmadığı kanaatına vardı. Sözleşmenin 20.7.1974'den önce yapıldığının kanıtlanmadığına dair ilk mahkemenin görüş ve kanaatı 7/1980 sayılı Yabancıdan Satın Alınan Taşınmaz Malların Kaydı Yasasının 6. maddesinin (b) bendinin (iii). fıkrasına dayanmaktadı-r. Bu fıkranın kuralları göz önünde bulundurulduğuda ilk mahkemenin bu görüş ve kanaatı hatalı değildir. Ancak ne var ki Yasanın bu fıkrası, bu meseleye şamil olacak şekilde, 54/87 sayılı Değişiklik Yasasının 4. maddesi ile değiştirilmiştir. Değiştirildiği- şekilde 6. maddenin (b) bendinin (iii). fıkrası şöyledir:
"(iii) Satın alınmış olduğu iddia edilen taşınmaz malın satış bedeline karşılık 20 Temmuz 1974 tarihinden evvel kısmen veya tamamen ödeme yapıldığını kanıtlayıcı nitelikte makbuz, çek banka havale-si veya döviz transferi yapıldığını gösteren belge;"
Görülebileceği gibi yapılan değişiklikle yasanın sözü edilen kurallarına bir esneklik getirilmiştir. Mahkeme önündeki şahadet ve belgeler tetkik edildiğinde konu sözleşmenin 20.1974'den önce yapıldığın-ın değiştirilmiş şekli ile Yasanın 6(b)(iii) maddesi anlamında kanıtlanmış olduğu görülür. Bu böyle olduğuna göre de ilk mahkemenin bu hususta bulmuş olduğu engel ortadan kalkmış olur.
İlk mahkeme, ilâveten, konu malın müstedinin namına kaydedil-memesinin- ülkedeki koşullar nedeni ile olmadığı görüşünde olduğunu belirtmiştir. Mahkeme, bu hususta şöyle demiştir:
"Son olarak şunu da belirtmek isteriz ki, müstedi 20 Temmuz 1974 tarihinden çok önce Emare III de görüleceği gibi istida konusu taşınmaz malın bir- kısmına izin aldığı halde sözleşmedeki şartalrı yerine getirmemiş olmasının, yasanın aradığı manada ülkedeki koşullar nedeniyle adına kayıt yapılamadığı şeklinde anlaşılamayacağı kanısındayız."
Ben ilk mahkemenin bu görüşü ile hemfikir değilim. Müstedi -sözleşmeye konu iki dönümlük malın bir dönmü için izin alabilmiş öteki dönümü için izin almak için de girişimlerde bulunmuş ve Bakanlar Kuruluna yeni bir müracaat yapmıştır. Bu müracaatına cevap almadan Barış Harekâtı yer almış ve böylelikle konu malın sat-ıcı tarafından müsetdiye kaydı yapılamamıştır.
Yukarıda söylenenlerden anlaşılacağı gibi müstenif istinafında muvaffak olmuştur ve konu malın müstenifin namına kaydedilmesi hususunda emir verilmesi gerektiği görüşündeyim.
Şimdi de 3784 sayılı istinafın- ele alınıp incelenmesi gerekir.
Bu meselede de kaza mahkemesi müstedinin üzerine dayandığı sözleşmenin şarta bağlı olduğu ve bu şartın yerine getirilmediği cihetle sözleşmenin 20.7.1974 tarihinde geçerli bir sözleşme olmadığı ve müstedinin konu malın sa-tış bedelinin ödendiğini yasanın öngördüğü bir şekilde banka havalesi veya döviz transferlerine ilişkin belge ibraz edip kanıtlamadığı gerekçeleri ile başvuruyu reddetmiştir. Mahkeme, hükümde, ayrıca, konu malın müstedinin namına kaydedilmemesinin ülkedeki- koşullara bağlanamayacağı kanaatında olduğunu belirtti. Müstedi istinafında ilk mahkemenin kararının ve üzerine dayandığı gerekçelerin hatalı olduğunu ileri sürmüştür.
İstidanın üzerine dayandırıldığı Rumca satış mukavelesi Emare II olarak ve bunun Türk-çe tercümesi de Emare III olarak ibraz edilmiştir. 3.10.1969 tarihli olan bu sözleşme müstenif müstedinin Xebie Estate Ltd. isimli Şirketten, 5500 Kıbrıs Lirası satış bedeli ile, Girnede kâin ve 1096 sayılı koçan tahtında 147 parsel sayılı alan üzerine inş-a edilen apartmandaki 3 numaralı daireyi satın almış olduğuna mütedairdir. Bu sözleşmenin en sonuna İngilizce olarak eklenmiş bir paragrafın içeriği Türkçe olarak tercüme edilmiş şekli ile şöyledir:
"Bakanlar Kurulunun işbu senetle satılan taşınmaz malın -alınması için izin vermeği reddetmesi halinde bu mukavele geçersiz ve hükümsüz olur ve hiçbir etkisi olmaz. Böyle bir durumda satın alma bedeline karşılık ödenen tüm para iade edilir."
Görüleceği gibi sözleşme, ilk mahkemenin de hükmünde belirttiği gibi,- Bakanlar Kurulundan izin alınması koşuluna bağlıdır. İlk mahkeme bu koşulun yerine getirilmediği ve bu nedenle müstedinin istidasında muvaffak olamayacağını bulurken hükmünde şöyle demiştir:
"Dinlenen şahadetten çıkarılan neticeye göre Müstedinin zamanı-n Bakanlar Kuurlundan izin alındığına dair herhangi bir şahadet mevcut olmadığı gibi, taşınmaz mal için izin verildiğine dair herhangi bir belge de ibraz edilmemiştir.....
Bu durumda Müstedinin Bakanlar Kurulundan malı alma hususunda gerekli izin aldığı -hususundaki iddiası isbat edilememiş bulunmaktadır ..........
Yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı şarta bağlanmış olan yazılı sözleşmenin 20.7.1974 tarihinde geçerli bir sözleşme olduğu söylenemez. Bu nedenle istidanın bu safhada daha ileri gitmeden r-eddedilmesi gerekir kanısındayız."
Mahkeme önündeki şahadet incelendiğinde müstedinin Bakanlar Kurulundan izin aldığına dair geçerli bir şahadet mevcut olmadığı görülür. Gerçi müstedi şahadetinde avukatının kendisine Bakanlar Kurulundan izin alınmış oldu-ğunu ifade ettiğini söylemiş ise de bu şayia şahadet olup geçerli değildir. Bunun dışında müstedinin izin aldığına dair mahkeme önünde şahadet mevcut değildir. İzin alındığına dair şahadet bulunmamakla baraber müstedinin izin müracaatının reddedimiş olduğu-na dair de şahadet mevcut değldir. Bilâkis müstedinin şahadeti Rum Bakanlar Kurulunun bu gibi bir izni vermeği reddetmemiş olduğu yönündedir. Bu böyle olduğuna göre 20 Temmuz 1974 tarihinde başvuru konusu sözleşme, ilk mahkemenin bulgusunun aksine, geçerli-liğini yitirmiş değildi.
Konu sözleşme 20 Temmuz 1974 tarihinde geçerliliğini muhafaza etmiş olduğuna ve bu tarihten sonra bizim bölgede bulunan malların satışı ile ilgili olarak Güney Kıbrıs Bakanlar Kurulunun izin alınması söz konusu olamdığına göre or-taya çıkan soru böyle bir izinin KKTC Bakanlar Kurulundan alınmasının gerekli olup olmadığıdır. Daha önceki istinaf incelenirken de belirtildiği gibi 7/1980 sayılı Yasa ve özellikle 4. maddesi göz önünde bulundurulduğunda 20 Temmuz 1974 tarihinde geçerlili-ğini muhafaza etmiş olan bir sözleşme ile ilgili olarak böyle bir izin verilmiş olduğu varsayılır ve yine daha önce belirtildiği gibi böyle bir sözleşme, yasanın diğer koşullarına bağlı olarak, başvuru konusu yapılabilir. Böyle bir sözleşmeye dayanan başvu-runun ise, başka yasal engel bulunmaması veya diğer bir deyimle yasanın öngördüğü koşulların tatmin edilmiş olması halinde, kabul edilmesi gerekir.
İlk mahkeme istidada talep edilen mal ile satın alındığı iddia edilen malın bir ve aynı mal olduğu hususun-da bulgu yapmış ise de sözleşmenin 20.7.1974 tarihinden önce yapıldığının yasanın öngördüğü şekilde kanıtlanmadığı kanaatına vardı. Mahkemenin bu husustaki görüş ve kanaatı 7/1980 sayılı Yabancıdan Satın Alınan Taşınmaz Malların Kaydı Yasasının 6. maddesin-in (b) bendinin (iii) fıkrasına dayanmaktadır. Bu fıkranın kuralları göz önünde bulundurulduğunda ilk mahkemenin bu görüş ve kanaatı hatalı değildir. Ancak ne var ki yasanın bu fıkrası, daha önce de belirtildiği gibi, 54/87 sayılı Değişiklik Yasasının 4. m-addesi ile değiştirilmiştir. Yapılan değişiklikle yasanın sözü edilen kurallarına bir esneklik getirilmiştir. Mahkeme önündeki şahadet ve belgeler incelendiğinde konu sözleşmenin 20.7.1974'den önce yapıldığının değiştirilmiş şekli ile Yasanın 6(b)(iii) mad-desi anlamında kanıtlandığı görülür. Bu böyle olduğuna göre de ilk mahkemenin bu hususta bulmuş olduğu engel ortadan kalkmış olur.
İlk mahkeme, ilâveten, konu malın müstedinin namına kaydedilme-mesinin ülkedeki koşullar nedeni ile olmadığı görüşünde oldu-ğunu belirtmiştir. Ben bu görüşle hemfikir değilim. Müstedi sözleşmeye konu malın kendi ismine kaydedilebilmesi için izin almak üzere Bakanlar Kuruluna müracaatta bulunmuş, satış bedeline karşılık son ödemeyi ise 30.5.1974 tarihinde yapmıştır. Müstedi müra-caatına Bakanlar Kurulundan henüz bir cevap almadan ve satış bedeline karşı son yaptığı ödemeden kısa bir süre sonra Barış Harekatı yer almış ve böylelikle konu malın satıcı tarafından müstediye kaydı yapılamamıştır.
Söylenenlerden anlaşılacağı gibi müst-enif istinafında muvaffak olmuştur.
Son olarak bir hususa daha değinmek istiyorum. Bu medelelerde Talât Kürşat bey, ilk mahkeme huzurunda, müstenifleri temsilen hem müstedi olarak hem de avukat olarak bulunmuştur. Bu kesinlikle olamaz. Bunun içindir ki b-iz Kürşat Beyi, istinafın başlangıcında da belirttiğimiz gibi, müsteniflerin avukatı olarak değil de müstenif olarak kabul etmiş bulunuyoruz. Tabiidir ki bu durumda Talât Beyin müstenif müstedilerden avukat olarak ücret almağa hakkı olmayacaktır.
Sonuç o-larak her iki istinaf da kabul edilerek istinafa konu malların müsteniflerin namına kaydedilmesi hususunda emir verilmesi gerektiği görüşündeyim.
Celâl Karabacak: Sayın Başkanın hükmünde belirtilen görüşler ve varılan sonuç ile hemfikirim.
Taner Erginel:- 7/90 sayılı Barış Harekâtından Önce Sözleşme İle Satın Alınan Taşınmaz Malların Kaydını Düzenleyen Yasaya göre Girne Kaza Mahkemesinde dosyalanan ve Müstedilerin Rumdan satın aldıkları taşınmaz malların kaydını talep ettikleri iki istida dinlendikten sonr-a Kaza Mahkemesi tarafından reddedildi. Müstedilerin avukatı bu ret karaları aleyhine istinaf ederek kararların hatalı olduğunu iddia etmektdir. İstinaf aşamasında birleştirilen iki istidanın olaylarını ayrı ayrı özetlemeye çalışacağım.
7/80 sayılı Yasad-a yabancı sözcüğü Rum anlamında kullanılmıştır. Kararımın daha kolay okunabilmesini sağlamak için Yasanın bu terminolojisine sadık kalmadım ve Kıbrıs veya Yunan asıllı Rumları Rum, diğer ülkelerden gelen ecnebileri ise yabancı ifade etmeyi tercih ettim.
-61/83 sayılı istidayı incelediğimiz zaman Müstedi Rosaline E. Watkins'in bir İngiliz diplomatının eşi olduğunu, kocası Nijerya ve Malta gibi ülkelerde görev yaparken kendisinin Kıbrıs'a mal satın almak amacıyla geldiğini görürüz. Aradığı malı Girne Kazasın-da Karmi köyünde bulan Rosaline E. Watkins 27.11.1968 tarihinde 2 dönümlük 415 Parsel numaralı bir araziyi Papanicolas Panayiotou isimli bir Rumdan satın almağa karar verdi. Satıcı ile alıcı arasında 27.11.1968 tarihinde imzalanan Satış Sözleşmesinde satış- bedeli £1800.- olarak saptandı ve satış bedelinin tümünün alıcıya ödendiği belirtildi. Taraflar kendi aralarında malın mülkiyetinin ve tasarrufunun sözleşme tarihinde alıcıya geçmesi hususunda analştılar. Ancak yabancıların Kıbrıs'ta taşınmaz mal sahibi o-lmaları Bakanlar Kurulunun iznine bağlı olduğu için Tapu Dairesine giderek devir işlemini yaptırmadılar. Karşılaştıkları sorunu çözmek için tarafların buldukları formül şöyle idi. Mal Bakanlar Kurulunun iznine değin satıcının isminde trustee veya yediemin -sıfatıyla duracaktı Bu süre içinde mal alıcının tasrrufuna geçecek ve alıcı malı dilediği gibi kullanma hakkına sahip olacaktı. Bakanlar Kurulunun izin vermesinden sonra mal alıcının talimatı üzerine ya alıcıya devredilecek veya alıcıya 99 yıllığına kirala-nacaktı.
Sözleşmenin imzalanmasından sonra Rosaline E. Watkins Rum Bakanlar Kurulundan izin alma işini avukatına bırakarak Kıbrıs'tan ayrıldı. Avukatının Girne Kaza İdare Amirliği vasıtasıyle yaptığı müracaat 26 Temmuz 1969 tarihinde Rum Bakanlar Kurulund-a görüşüldü ve 2 dönümden oluşan parsel 415'in sadece 1 dönümünü satın alması için Rosaline E. Watkins'e izin verildi. Bu kararı yeterli bulmayan Rosaline E. Watkins ikinci bir müracaatta bulunarak Rum Bakanlar Kurulunun konuyu tekrar gözden geçirmesini ve- parsel 415'in tümü için kendisine izin verilmesini talep etti. Girne Kaza İdare Amirliği 20 Mayıs 1972'de Rosaline E. Watkins'e yadığı yazıda ikinci müracaatını değerlendirmekte olduğunu bildirdi. Ancak 1974 Barış Harekâtına kadar bu değerlendirmeden herh-angi bir sonuç alınamadı. Barış Harekâtından sonra Kıbrıs Türk Federe Devletinin gazetelerde çıkan bir ilânı üzerine Savunma Bakanlığına müracaat eden Rosaline E. Watkins Karmi'de istida konusu malı satın aldığını bildirerek belgelerini sundu. Savunma Ba-kanlığı bu müracaata verdiği 23.2.1976 tarihli yanıtta sunulan belgelerin incelendiğini ve söz konusu taşınmaz malda Müstedinin sözleşmeye bağlı hakkının olduğunun not edildiğini bildirdi. Rosaline E. Watkins 7/80 sayılı Yasanın kabulünden sonra Girne Kaza- Mahkemesine başvurarak 415 numaralı parselin ismine kaydını talep etti. Duruşma sonunda istidayı reddeden Alt Mahkeme, kararında şöyle dedi:
"İbraz edilen şahadet ve belgeler Mahkemece esaslı bir şekilde incelenmiştir.
Buna göre istidada talep edilen -mal ile, satın alındığı iddia edilen malın bir ve aynı mal olduğu hususuna kanaat getirmiş bulunuyor ve bu hususta bulgu yapıyoruz. Şimdi, bu istidada evvela satıcı ile alıcı arasında 27.11.1968 tarihinde yapılan sözleşmenin üzerinde durmak ve incelemek ge-rekir kanısındayız. Sözleşmede satıcı Papanicolas Panayiotou ve alıcı da Müstedi olan Rosaline E. Watkins'dir.
Mukavelenin 4. paragrafı tetkik edildiğinde, satıcı durumunaki Rum Mukavelenin yapıldığı tarihten itibaren Müstedinin o dönemdeki Bakanlar Kuru-lundan gerekli kaydın yapılması ile ilgili izin alınmasına kadar istida konusu taşınmaz malın alıcısı olan Müstedinin yediemini olarak isminde tutmayı kararlaştırmışlardır.
İzin alındığı takdirde ise söz konusu malı Müstedi ya kendi adına transfer ettire-cek veya 99 sene icar etmek hususunda gerekli işlemi yapıp izmalayacaktır.
Bu maddeden de anlaşılacağı gibi sözleşme iki koşula bağlanmış bulunmaktadır.
Birincisi, alıcı olan Müstedinin Bakanlar Kurulundan söz konusu malın adına kaydı için izin alınmas-ı.
İkincisi ise izin alındıktan sonra ya adına kayıt yaptırması veya 99 yıllığına icar edilmesi için gerekli islemin yapılması.
Mahkeme huzurundaki şahadet ve ibraz edilen emareler incelen-dikten sonra, sözleşmeye konulan 1. şarttan sadece bir dönümü i-çin Bakanlar Kurulunun iznin verdiği, ikinci dönüm için ise izin verilmediği anlaşılmaktadır. İzin verilen bir dönüm için müstedinin ikinci koşulu yerine getirdiği hususunda herhangi bir şahadet mevcut olmadığı gibi, aksine bu koşulun yerine getirilmediği -hususunda Müstedinin şahadeti vardır. Geriye kalan ikinci dönüm için 1.ci ve 2.ci koşulun da gerçekleşmediği hususunda huzurumda şahadet vardır.
Bundan çıkarılan neticeye göre, söz konusu sözleşme nihai olmayıp, yukarıda arzedildiği gibi iki koşula bağlı- bir sözleşmedir. Bu koşullar da yerine getirilmediği sürece nihai bir sözleşmeden söz edilemez kanısındayız.
Bir an için sözleşmenin geçerli ve uygulanabilir olduğu varsayılması halinde, Müstedinin istida konsuu taşınmaz malın satış bedelini 20 Temmuz 1-974'den önce banka havalesi veya döviz transferi ile yaptığına dair Mahkemeye yasanın öngördüğü şekilde bir belge ibraz etmediği gibi Yasanın öngördüğü diğer hususları da ispatlayamamıştır. Şöyle ki: Emare I olarak ibraz olunan Sözleşmenin 1. maddesinde sö-z konusu taşınmaz malın satış bedelinin £1800.- olduğu ve tutarının satıcıya mukavele tarihinde ödendiği belirtilmektedir. Buna ek olarak Müstedi, Mahkemeye Barclays Bank Ltd.'den gönderildiğini belirttiği 10.6.1980 tarihli mektupla 21.4.1980 tarihli mektu-bu Emare IV ve V olarak Mahkemeye ibraz etmiştir.
Bu mektuplar da kanaatimizce 20 Temmuz 1974 tarihinden sonraki tarihi taşıdıklarından kanunun öngördüğü nitelikte belge değillerdir, kanısındayız. Kaldı ki mektupların içeriği incelendiğinde, ödemenin ne -olduğu, ne şekilde ve nereye ödendiği hususunda gerekli izahatı taşımadığı gibi, ibraz edilen bu iki "belge" arasıda da çelişkilerin olduğu göze çarpmakatdır. Şöyle ki bir tanesi Müstedi ve kocasının müşterek hesabından diğeri ise H.J.W. Watkins'in hesabın-dan ödemenin yapıldığını belirtmektedir. Ayrıca yasanın 6(b)(iv) maddesine göre Kıbrıs Türk Yönetiminin herhangi resmi makamının arşivinden böyle bir satışın 20 Temmuz 1974 tarihinden önce yapılmış olduğunu kanıtlayan ve bu tarihten önce alınmış bir belge -öngörülmektedir.
Müstedinin şahadeti tetkik edilecek olursa Emare III Rum Bakanlar Kuruluna yaptığı bir müracaatın cevabıdır ve 1 dönümü satın alımasına izin verildiğini göstermektedir. Bu cevabi belge, Müstedinin şahadetine göre kendi tasarrufunda bulun-durulmaktadır. KTFD makamlarının arşivinden alındığına dair huzurumuzda şahadet yoktur. Buna göre de bu evrakın KTFD arşivinden alınmış bir belge olmadığı açıkça anlaşılmaktadır.
Yukarıda söylenenler ışığında Müstedinin istidasını yasanın öngördüğü şekil-de ispatlayamadığı kanısındayız, buna göre de istidanın ret ve iptal edilmesi gerekir.
Son olarak şunu da belirtmek isteriz ki, Müstedi 20 Temmuz 1974 tarihinden çok önce Emare III de görüleceği gibi istida konusu taşınmaz malın bir kısmına izin aldığı h-alde sözleşmedeki şartları yerine getirmemiş olmasının yasanın aradığı manada ülkedeki koşullar nedeniyle adına kayıt yapılmadığı şeklinde anlaşılamayacağı kanısındayız. Yasanın aradığı bu şart da bu istidada mevcut değildir."
Şimdi de 37/84 sayılı dosya-nın olgularına göz atalım. Bu istidadaki Müstedi yine İngiliz vatandaşı olan Daphne Violet Godbold isimli bir hanımdır. 1969 yılında Kıbrısa gelen Daphne Violet Godbold 3 Ekim 1969 tarihinde Girnede Samantha Apartmanı diye bilinen apartmanın yer katında bu-lunan "3" nuamralı daireyi satın aldı. Samantha Apartmanı Xenia Estate Ltd. isimli bir Şirkete aitti. Şirketin sahibi Tsimon, direktörü ise Chimonas isimli şahıslardı. Taraflar arasında imzalanan 3 Ekim 1969 tarihli satış sözleşmesinde dairenin satış bedel-i £5500.- olarak belirlendi. £500.- depozit olarak ödeyen Daphne Violet Godbold geriye kalan £5000.-'ni dairenin teslim tarihinde veya o civarda ödemeyi kabul etti. Satıcılarda en geç 31 Ekim 1970 tarihinde daireyi tamamlayarak Müstediye teslim etmeği kabu-l ettiler. Önceleri basit bir daire almağı düşünen Daphne V. Godbold zamanla bunu lüks bir daireye dönüştürmeğe karar verdi ve satış bedelini büyük ölçüde etkileyen ekstralar yaptırdı. Örenğin parke koydurup, merkezi ısıtma sistemi ilâve ettirdi. 1971 Ağus-tos'unda daire tamamlanıp kendisine teslim edilince elektriği kendi adına bağlattı ve satın aldığı eşyalarla daireyi döşeyrek içine yerleşti. Daireyi £8000.- içerisindeki eşyaları £1000.- sigorta ettirdi. Müstedinin bir yabancı olması nedeniyle Kıbrıs'ta t-aşınmaz mal sahibi olması Bakanlar Kurulunun iznine bağlıydı. Daphne V. Godbold avukatı vasıtasıyle Rum Bakanlar Kuruluna müracaat ederek daireyi almak için izin istedi. Mahkemede verdiği şahadete göre Bakanlar Kurulunun bu izni verdiği gerek avukatı gerek-se satıcı şirketin direkörü Chimonas sözlü olarak kendisine söylediler. Ancak ekstralarla dairenin fiatı oldukça yükslemişti ve yaptığı ödemeler 30.5.1974'de kadar sürdü. 30.5.1974'de son ödemeyi yaptıktan sonra dairenin devir işlemini yapmağa fırsat kalm-adan 1974 Barış Harekâtı gerçekleşti. Barış Harekâtından sonra bu daire ile ilgili olarak Kıbrıs Türk Federe Devleti Savunma Bakanlığına başvuran Müstediye belgelerin incelendiği ve daire üzerinde sözleşmeye bağlı haklarının not edilidği bildirildi. Duruşm-a sonunda Alt Mahkeme bu istidayı da 61/83 sayılı karara benzer gerekçelerle reddetti. Kararda şöyle denmektedir:
"Sözleşme incelendiğinde 3 Ekim 1969 tarihinde yapılmış olduğu ve son kısmında İngilizce olarak yazılmış ve Türkçe tercümesinde ise aşağıdaki- şekilde belirtilmiş bir ibare mevcut olduğu görülmektedir.
'Ancak Bakanlar Kurulunun işbu senetle satılan taşınmaz malın alınması için izin vermeyi reddetmesi halinde bu mukavele geçersiz ve hükümsüz olur ve hiçbir etkisi olmaz. Böyle bir durumda satın -alma bedeline karşılık ödenen tüm para iade edilir.'
Dinlenen şahadetten çıkarılan neticeye göre Müstedinin zamanın Bakanlar Kurulundan izin aldığına dair herhangi bir şahadet mevcut olmadığı gibi, taşınmaz mal için izin verildiğine dair herhangi bir bel-ge de ibraz edilmemiştir. Bunun aksine Müstedi adına şahadet veren Girne Kaymakamlık Memuru Emete Cemil, yabancıların Bakanlar Kurulundan izina alabilmek için Kaymakamlığa yapılan müracaatlarla ilgili kayıt defterlerinde, Müstedinin böyle bir müracaatta bu-lunduğuna dair herhangi bir kayda rastalanmadığını ifade etmiştir.
Bu durumda Müstedinin Bakanlar Kurulundan malı alma hususunda gerekli izni aldığı hususundaki iddiası ispat edilememiş bulunmaktadır.
Müstedi, bu hususla ilgili şahadetinde, izin almak -için avukatı vasıtasıyle bir müracaatta bulunduğundan bahsetmiş ayrıca bu konu ile ilgili olarak avukatından aldığı yazıyı Emare VII olarak ibraz etmiştir. Yazı incelendiğinde müracaatın 1969 yılında yapıldığı görülmektedir. Aradan beş seneye yakın bir zam-an geçmiş olmasına rağmen Müstedi Bakanlar Kurulunun bu müracaatı kabul edip etmediğine dair herhangi bir cevap aldığını söylememiştir. Bu durumda 20.7.1974 tarihinden önce Müstedinin istida konusu mal için adına koçan alacak durumda olmadığı neticesine va-rabiliriz. Ayrıca Müstedinin koçan alamaması ülkedeki koşullara bağlanamaz kanaatindeyiz. Ülkedeki koşullar nedeniyle Müstedi adına koçan verilemediği hususunda huzurumuzda şahadet mevcut değildir. Aksine Müstedi şahadetinde adına koçan verilemediği nedeni-nin son ödemeyi 30.5.1974 tarihinde yaptığından ileri geldiğini söylemiştir ki, bu da koçan alamamanın sebebinin ülkedeki koşular nedeniyle olmadığı hakkındaki kanaatimizi teyit etmektedir.
Yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı şarta bağlanmış olan yazı-lı sözleşmenin 20.7.1974 tarihinde geçerli bir sözleşme olduğu söylenemez. Bu nedenle istidanın bu safhada daha ileri gitmeden reddedilmesi gerekir kanısındayız.
Müstedi şahadetinde istida konusu taşınmaz malın 20.7.1974 tarihinden önce bedeline karşılık- yasanın öngördüğü şekilde ve kanıtlayıcı nitelikte banka havalesi veya döviz transferi yapıldığını ileri sürerek bu hususta bazı belgeleri Emare olarak Mahkemeye ibraz etmiştir.
Emare VIII olarak işaretlenmiş olan belge incelendiğinde bunun Müstedinin k-endi adına bir hesap açmak için İngiltereden £100.- gönderdiği ve Barclays Bankasında kendi adına hesap açtığını gösteren bir banka mekbuzu olduğu görülmektedir. Emare IX olarak işaretlenmiş olan belge incelendiğinde 16.10.1971 tarihinde Müstedinin İngilte-redeki hesabından Kıbrıs'ta Barclays Banktaki hesabına £1500.- karşılığı olarak KL1494.375 mil havale edildiği görülmektedir. Bu belgeden de anlaşılacağı gibi, havale Müstedinin İngilteredeki bir hesabından Kıbrıstaki hesabına yapılan bir havaledir. Halbuk-i yasanın ilgili maddesi satın alındığı iddia edilen malın 20 Temmuz 1974 tarihinden önce bedeline karşılık ödeme yapıldığını veya bedelinin ödendiğini kanıtlayıcı nitelikte banka havalesi veya döviz transferinin yapıldığını gösteren belgeden bahsetmektedi-r.
Bu böyle olduğuna göre gerek Emare VII ve gerekse Emare IX olarak sunulan belgelerin yasanın öngördüğü manada belge yani döviz transferi, banka havalesi olmadığı açıkça görülmektedir kansıındayız ve bu hususta bulgu yaparız.
Müstedi Emare XII olarak- bir belge sunmuş ve Müstedi avukatı hitabesinde bu belgenin banka havelesi olduğunu gösterdiğini belirtmiştir.
Emare XII belge de incelendiğinde C. Chimonas'a ödenmek üzere £600.- yatırıldığını göstermektedir. Müstedi bu hususla ilgili şahadetinde Kıbrı-s Bankasına gidip Chimonas hesabına £600.- karşılığı Kıbrıs parası yatırdığını, istintakında ise bu belgede imzası olmadığını, kendisine verildiğine dair kayıt olmadığını, ancak bu paranın alındığına dair şirketin Chimonas imzalı makbuzu olduğunu söylemiş -ve makbuzu Emare XIII olarak Mahkemeye ibraz etmiştir.
Emare XII belgede paranın kimin tarafından yatırıldığına dair kayıt olmadığı gibi havale yapıldığına dair de kayıt yoktur. Emare XIII makbuz incelendiğinde ise makbuz Müstedinin kocası adına tazmin -edilmiştir ki nereden bakılırsa bakılsın Emare XII belgenin 7/80 sayılı Yasanın öngördüğü şekilde bir banka havalesi veya döviz transferi yapıldığını gösterir nitelikte bir belge olmadığı kanısındayız."
Bu kararları incelediğimiz zaman Alt Mahkemenin öne -sürdüğü gerekçelerin inandırıcı olmadıklarını görürüz.
Örneğin:
Rosaline E. Watkins'in istidasında Alt Mahkeme Müstedinin bir dönüm için Rum Bakanlar Kuruludan izin alaaması endneiyle kayıt yaptırmaya hak kazanmadığını açıklamıştır. Ancak Mahkeme burada -durmayarak izin aldığı bir dönüm için yine kayıt yaptıramayacağını çünkü izni takip eden işlemi yaptırmadığını belirtmiştir. Halbuki izni takip eden devir işlemi yapılsa bu istidaya gereke kalmayacaktı. 7/80 sayılı yasa tapuda devir işlemini yapmamış olan-lara kayıt olanağı vermek için yapılmıştır. tapuda devir yapmadı diye istida reddedilecekse 7/80 sayılı Yasanın bir analmının kalmayacağı açıktır.
Rosaline E. Watkins'in istidasında Alt Mahkeme yapılmış banka havalesi ile ilgili belgeleri yeterli bulmamış- ve bunlar arasında çelişki görmüştür. Bu belgelere göz attığımızda birinci belgenin 21 Nisan 1980 tarihli Barclays Bank Ltd. Norwich şubesinin Müstediye yazdığı bir mektup olduğunu ve Rosaline E. Watkins'in H.J.W. Watkins isimli kocasının depozit hesabınd-an £1807.- çıktığını belirttiğini görürüz. İkinci belge ise aynı banka şubesinin Savunma Bakanlığına yazdığı 10 Haziran 1980 tarihli bir mektup olup Müstedi ile kocasının müşterek hesabından £1807'nin satıcı Papanicolas Panayiotou'ya havale edildiğini ifad-e etmektedir. Rosaline E. Watkins şahadetinde kocasının bankaya paranın müşterek hesaptan ödenmesi için talimat verdiğini fakat bu hesapta yeterli para olmadığı için önce kocasının hesabından müşterek hesaba paranının naklolduğunu ve daha sonra satıcıya tr-ansfer edildiğini söylemiştir. Rosaline E. Watkins'e göre iki hesap arasındaki nakil her zaman tekrarlanan bir olaydı. Dikkatle incelendiği zaman Rosaline E. Watkins'in ödemelerle ilgili açıklamasının tutarlı olduğunu görürüz. Hatta ödemenin başka türlü ce-reyan etmesine olanak bulunmadığını kabul etmek zorunda kalırız. Bu olayda çelişki olmadığı bir yana 10 yıl öncesine ait bu denli inandırıcı belgenin bulunmasını takdirle karşılamak gerekirdi.
Daphne V. Godbold'un istidasında Alt Mahkeme Girne Kaymakamlık- memuru Emete Cemil'in şahadetine önem vermiş ve Müstedinin Rum Bakanlar Kuruluna izin için başvurduğuna dair Kaymakamlık kayıt defterinde herhangi bir kayıt bulunmadığını belirtmiştir. Halbuki tanığın kendisi 1974'den önce Rum Bakanlar Kuruluna yapılmış m-üracaatların sadece bazılarının kaydının Kaymakamlıkta muhafaza edildiğini söylemiştir. Kaldı ki mal satın alan ve bunun için para ödeyen bir yabancının Bakanlar Kuruluna müracaat etmemesi için herhangi bir neden yoktu.
Daphne V. Godbold'un istidasında -Alt Mahkeme, Müstedinin Rum Bakanlar Kuruluna yaptığı müracaatın kabul edilip edilmediğini gösteren bir cevap aldığını söylemediğini belirtmiştir. Halbuki Daphne V. Godbold Rum Bakanlar Kuruluna yaptığı müracaatın kabul olduğuna dair açık şahadet vermiştir-. Gerek avukatının gerekse satıcı şirket müdürünün kendisine izin verildiğini söylediklerini ve bunun için eve ekstralar yaptırıp 1974'e kadar para ödemeye devam ettiğini söylemiştir. Daphne V. Godbold'un bu şahadetini çürütecek hiçbir şahadet ibraz edilm-emiştir.
Daphne V. Godbold'un istidasının kabulü için 20.7.1974 tarihinde geçerli bir sözleşmenin bulunması gerekmekteydi. Mahkeme kararının alıntı yaptığı 3 Ekim 1969 tarihli sözleşmenin şart bendinde Rum Bakanlar Kurulunun izin vermeği reddetmesi halind-e sözleşmenin geçersiz olacağı yani ret kararı verilinceye kadar sözleşmenin geçerliliğini koruyacağı belirtilmektedir. Diğer bir deyişle Rum Bakanlar Kurulunun izin vermeği reddettiği kanıtlana-madığına göre sözleşmenin geçerliliğini koruması ve Müstedini-n haklı bulunması gerekirdi. Buna karşı Savcı 3.10.1969 tarihli sözleşmenin şart bendinin sözleşmede yazılı olduğu gibi değil bunun tam tersi yazılmış gibi anlaşılması gerektiğini öne sürmüştür. Mahkemenin de bu görüşü kabul ettiği anlaşılmaktadır.
Daphne- V. Godbold şahadetinde satın aldığı apartman dairesi için yaptığı ödemeleri bir bir kanıtlamış, makbuzlarla kullanılmış çekleri ibraz etmiştir. 10 yıl öncesine ait bu belgelerin korunmasını takdir etmek gerekirken Alt Mahkeme makbuzda parayı ödeyen olarak- Daphne V. Godbold değil de kocasının isminin yazılması gibi nedenlerle makbuzları geçersiz sayma yönüne gitmiştir.
Alt Mahkemenin karar verdiği tarihte izlenen yasal görüşe göre çekle ödeme banka havalesi olarak kabul edilmiyordu ve bir yabancının istida-sında başarılı olabilmesi için banka havalesi deyiminin dar anlmına uygun olarak bir hesaptan diğer hesaba havale yapıldığını kanıtlaması gerekiyordu. Dikkat edilecek olursa bu istidaların ikisinde de İngiltere'den Kıbrıs'a para havalesi yapıldığı kanıtlan-mıştır. Buna rağmen Alt Mahkeme istidalardan birinde havaleden önce İngiltere'de bir hesaptan diğerine para naklolduğu için diğerinde ise para Kıbrıs'a geldikten sonra bir hesaptan diğerine naklolduğu için havaleyi yeterli bulmamıştır. Yani Alt Mahkeme hav-ale kavramını ispatlanması çok güç veya imkânsız olacak kadar dar yorumlamıştır.
Bu örnekeleri daha da artırmak mümkündür. Alt Mahkeme kararlarını inceledikçe Müstedilere hiç şans tanımayacak kadar dar bir ölçü uyguladığını görürüz. Bir an için Kıbrıs'a t-apu kayıtlarının 1974 Barış Harekâtında yok olduğunu ve vatandaşların mülkiyet durumlarını kanıtlamaya davet edildiklerini düşünelim. Toplumumuzda kaç kişi 10 yıl önce satın aldığı bir malla ilgili bu istidalarda ibraz edilenler kadar inandırıcı delil ibra-z edebilecekti? Diğer bir örnek vermek gerekirse İngiltere'de yaşayan Türklerden mülkiyet durumlarını kanıtlamaları için 10 yıl öncesine ait belge sunmaları istense kaç kişi burada ibraz edilenler kadar belge sunabilecekti? Bu sorular üzerinde durunca görü-rüz ki Alt Mahkemenin uyguladığı ölçü 7/80 sayılı Yasayı işlemez hale getirecek kadar dardır ve bu ölçü herhangi bir toplumda uygulandığı takdirde o toplum üyelerinin taşınmaz mallarını kaydetmelerine neden olması kaçınılmazdır.
7/80 sayılı Yasanın en öne-mli özelliği bu Yasa ile Kıbrıs Türk Federe Devletinin Rum satıcının yerine geçmiş olmasıdır. Bu yer değiştirme o kadar açık olmuştur ki alıcının Rum satıcıya ödemesi gereken mütebaki satış bedelini Devletimize ödemesi gerekmektedir. Yasası doğru yorumlaya-bilmek için temelde bir taşınmaz mal satış sözleşmesi ile karşı karşıya olduğumuzu unutmamamız gerekir. Bugün bir apartman dairesi satın alan bir şahıs düşünelim. Satıcı ile alıcının karşılıklı yükümlülükleri nelerdir? Satıcı ve alıcının yapmaları gerken d-oğru hareket nedir? Devlet, yasal ilişkilerde dürüst bir taraf olabilir. Şüphe yok ki karşı tarafın da dürüst olmasını beklemek hakkıdır. 7/80 sayılı yasasyı yorumlamaya başlarken Devletin dürüst bir satıcı olduğu düşüncesinden hareket etmemiz gerekir. Bun-a göre düsüst olmayan bir satıcının yararlana-bileceği nedenlerden Devleti yararlandıramayacağımızı aklıda tutmak zorundayız. kendisi dürüst olan ve karşı tarafın da dürüst olmasını bekleyen Devletin bu istidalarda ilk önem vermesi gereken husus gerçek ve -samimi satış sözleşmelerini saptamak olmalıdır. Bu apartman dairesinin satışında sözleşmenin gerçek ve bağlayıcı olduğunu farzedelim. Dürüst bir satıcı bu sözleşmeyi ya uygulayıp taahhüdünü yerine getirir ya da karşı taraftan aldığı parayı iade ederek karş-ı tarafı tazmin eder. Düsüt bir satıcı, sözleşme mevcut fakat ben bazı bahaneler bulur sözleşmeyi uygulamadığım gibi parayı iade etmekten veya tazminat ödemekten de kurtulurum diyemez. 7/80 sayılı Yasa altında yapılan istidalarda Devletin alıcıyı tazmin et-mesi öngörülmemiştir. Devletin dürüstlükten uzaklaşması da söz konusu olamayacağına göre 7/80 sayılı Yasanın özü, gerçek ve samimi sözleşmeleri tespit etmek ve bunları uygulamak olmalıdır. Diğer bir ifadeyle 7/80 sayılı Yasada alıcıya ödediği paranın iades-i veya tazminat için özel madde bulunmaması yasanın amacının gerçek ve samimi sözleşmeleri tespit etmek ve uygulmak olduğunu teyit etmektedir.
Önümüzdeki istidaların samimi ve gerçek istidalar olup olmadığı üzerinde kısaca duralım. Daha ilk bakışta bu is-tidaların son derece samimi ve gerçek istidalar olduğunu görürüz. Şöyle ki Savunma Bakanlığının çağrısı üzerine 30 Haziran 1975 tarihinden önce her iki Müstedi de belgelerini Savunma Bakanlığına sormuşlar ve Bakanlık bu belgeleri inceleyerek gerçek oldukla-rını saptamıştır. Savaş geçirmiş bir ülkede savaş atmosferi daha ortadan kalkmadan bir yabancının sahte belgelerle Savunma Bakanlığımıza başvurma cesareti gösterebileceğine ihtimal vermek zordur. O günlerin ne olacağı belli olmayan koşullarda sahtekârlığın- ortaya çıkmayacağından nasıl emin olabilirlerdi? Her halükârda bu belgelerde bir sahtekârlık varsa Bakanlığın bunu tespit edebilmesi gerekmez miydi? Savunma Bakanlığı Müstedilerin belgelerini inandırıcı bulduktan sonra onlara birer yazı yazarak haklarını -tanıdığını bildirmiş ve mallarını kullanmalarına izin vermiştir. Sadece bu izin ve Müstedilerin bu izne dayanarak uzun süre malların kullanmış olmaları veya kullanma haklarını korumuş olmaları lehlerine karine oluşturmaktadır. Birçok yasal düzenlemede sade-ce bu durum taşınmaz malların zaman aşımı ile iktisabı için yeterlidir. Çünkü yasaların zaman aşımını kabul etmelerinin bir nedeni de geçmişte kalmış belgelerin korunmasının zor olması ve tasarrufun mülkiyetinin karinesi olarak kabul edilmesidir.
Satış s-özleşmesinin samimi ve gerçek olup olmadığını bu istidalardaki tartışmanın özü olarak kabul ettiğimiz zaman daha birçok husus Müstedilerin lehinde ağırlık kaznamaya başlar. Örneğin 37/84 sayılı istidada alıcının dairenin tasarrufunu devralması, elektriği k-endi adına bağlatması, daire içerisindeki eşyaları satın alması, daireyi ve eşyaları sigortalaması ortada herhangi bir tereddüt bırakamaktadır. Zaten Alt Mahkemenin de sözleşmelerin gerçek olduğu ancak bunun önemli olmadığı yasanın başka şartlar aradığı ve- Müstedilerin bu şartları yerine getirmediği nedeniyle istidaları reddetme yönüne gittiği anlaşılmaktadır.
7/80 sayılı Yasanın 6(b) maddesi 20 Temmuz 1974'den önce yapılmış bir satış sözleşmesinin nasıl kanıtlanabileceğini belirtmiştir. Bu maddenin tadil-den önceki durumuna bir göz atalım.
"6.(b)(iii) Satın alınmış olduğu iddia edilen malın 20 Temmuz 1974 tarihinden önce bedeline karşılık ödeme yapıldığını veya bedelinin ödendiğini kaıntlayıcı nitelikte banka havalesi veya döviz transferlerinin yapıldığın-ı gösteren belge."
Dikkat edilecek olursa Yasa Rumdan mal satın alma konusunun suistimale açık olmasını öneleycek bir düzenleme getirmeğe çalışmıştır. Yasanın her "satın aldım" diyene tapu verme yönüne gitmemesini ve bu konuda bir titizlik göstermesini -takdir etmemek elde değildir. Yasa, satış sözleşmesinin gerçek olduğunu ve gerçekten 20.7.1974'den önce yapıldığını saptayabilmek için elle tutulur bazı delillerle desteklenmesini istemiştir. Örneğin yabancıların Kıbrıs'ta mal alırken döviz transferi yapma-k veya para havalesi yapmak zorunda olduklarını dikkate alan yasa, sözleşmenin bu tür delillerle desteklenmesini aramıştır. Ne var ki Yasanın aradığı banka havalesi veya döviz transferi şartları sözleşmenin gerçek olduğunu ve 20.7.1974'den önce yapıldığını- kanıtlamak için aranan şartlar idi. Buna göre havale ve döviz transferlerinin sözleşmeyi destekleyecek ve gerçek olduğunu ortaya çıkaracak ölçüde olması yeterli olmalıydı. Halbuki Alt Mahkeme banka havalesi konusunu sözleşmeden tamamen ayrı ve sözleşmenin- gerçek olup olmamasıyle hiç ilgisi yokmuş gibi ele almıştır.
Kıbrısta mal satın alan yabancıların büyük bölümü alıcıya çek vererek satış bedelini ödemişlerdi. Çekle ödeme yapıldıktan sonra bankaya bir para nakli veya döviz transferi oluyordu. Fakat Mahk-emelerimiz banka havalesi ve döviz transferi sözcüklerini dar yorumlayarak çekle ödeme yapıldığında banka havalesi veya döviz transferi olamayacağını ve dolayısıyle yasanın aradığı şartın gerçekleşemeyeceğini karara bağladılar. Bu dar yorum doğal olarak 7/-80 sayılı Yasayı işlemez hale getirdi ve yasa koyucu 7/80 sayılı Yasayı tadil ederek yeniden işlerlik kazandırmak zorunda kaldı.
30.7.1987 tarihinde yürürlüğe giren 54/87 sayılı Tadil Yasanının 6(b)(iii) maddesi şöyledir:
"6(b)(iii) Satın alınmış olduğu- iddia edilen taşınmaz malın satış bedeline karşılık 20 Temmuz 1974 tarihinden evvel kısmen veya tamamen ödeme yapıldığını kanıtlayıcı nitelikte makbuz, çek, banka havalesi veya döviz transferi yapıldığını gösteren belge."
Yasa koyucu çekle ödemenin yasa-nın orijinal anlamına dahil olduğu görüşünde olmalı ki dinlenip de reddedilmiş istidaları dinlenmemiş kabul etti ve bu istidaların tekrar dinlenebileceğini vurguladı.
İstinafın duruşmasında taraflar 54/87 sayılı Değişiklik Yasasından sonra ödemelerle ilg-ili herhangi bir sorunları kalmadığını açıkaldılar yani Savcılık müstedilerin satış bedellerini ödediklerini kanıtlayamadıkları iddiasında ısrar etmekten vazgeçti. Bunun üzerine taraflar sözleşmelerin şartlı olduğuna ve Rum Bakanlar Kurulunun izin verdiği -kanıtlanamadığına göre ortada geçerli ve uygulanabilir bir sözleşme olmadığına ilişkin argümanlarını hararetle yaptılar.
Önümüzdeki sözleşmelerin geçerliliğinin Rum Bakanlar Kurulunun izin vermesi şartına bağlı olup olmadığı bizi bir kez daha 7/80 sayılı- Yasanın yorumuna götürmektedir. Acaba 7/80 sayılı Yasanın doğru yorumu nasıl yapılabilir veya herhangi bir yasayı doğru yorumlayabilmek için göz önünde bulundurulması gereken hususlar nelerdir? Bu konudaki görüşlerimi anlatmadan önce belirtmeliyim ki fark-lı görüş savunan meslektaşlarıma her zaman büyük saygı duyarım. Ancak farklı görüşleri tartışmanın daha mükemmeli bulmamızı sağlayacağına ve Mahkemelerimize yararlı olacağına inanmaktayım.
7/80 sayılı Yasanın çekle ödeme konusunda yapılan dar bir yorumla- işlemez hale geldiğini ve yasa koyucunun 54/87 sayılı tadille yasayı genişletmek zorunda kaldığını görmüştük. Dolaysıyle dar yorumun hatalı olduğunu gösteren bir örnek elimizde bulunmaktadır. Bu örnek üzerinde durduğumuz zaman Rum Bakanlar Kurulunun izni -konusundaki doğru yorum da kendiliğinden ortaya çıkmış olacaktır.
Kıbrıs'a mal satın almak için gelen bir yabancının ülkesindeki bir bankada parası ve cebinde bu hesaba ait bir çek bulunmaktadır. Satış sözleşmesi yapıldığı zaman satıcıya bir çek verecek -ve bu çeke dayanarak parası İngiltere'deki hesabından Kıbrıs'taki satıcının hesabına transfer olacaktır. Alıcının çekle ödeme dururken satıcıyla "bana banka hesap numaranı ver, bankama mektup yazayım ve havale olsun" demesi ender belki tesadüfen başvurulab-ilecek bir ödeme yönetmidir. Bu durumda çekle ödemenin banka havalesi veya döviz transferi olmadığı görüşünden hareket etmenin yasayı büyük ölçüde işlemez hale getireceği açıktır. Diğer taraftan banka havalesi ve döviz transferi sözcüklerini yorumlamağa ça-lışan Mahkeme doğal olarak bu konuları en iyi inceleyen bankacılık mevzuatı ile kambiyo mevzuatına bakma ihtiyacı duyacaktır. Bankacılık ve kambiyo mevzuzatına çekle ödeme yapılırsa banka havalesi veya döviz transferi olmaz diye katı bir tanımın mevcut old-uğu görüşüne katılmıyorum. Buna rağmen bir an bu konudaki görüşümü unutalım ve bankacılık mevuatı ile kambiyo mevzuatında bulunan banka havalesi ve döviz transferi tanımlarının çekle ödemeyi kapsamadığını farzedelim. Bu durumda Mahkeme bir çelişki ile kar-şı karşıya kalacak demektir. Ya sözcüklerin ilgili yasalardaki tanımını izleyecek yasayı işlemez hale getirecek ya da sözcüklerin tanımı dışına çıkarak yasaya işlerlik kazandıracaktır.
Bu çelişki karşısında kalan yargıca yardımcı olmak için yasaların nas-ıl yorumlanması gerektiği konusundaki temel prensipleri incelemeye başlayabiliriz.
Halsbury's Laws of England, 3rd Ed., v.36 par.578'de şöyle deniyor:
"The object of all interpretation of a written instrument is to discover the intention of the author- as expressed in the instrument. The dominant purpose in construing a statute is to ascertain the intention of the legislature."
Görüleceği gibi bir yasanın yorumunun ana gayesi yasa koyucunun amacını ortaya çıkarmaktır. Şu halde bir yasayı yorumlamaya ç-alışan Mahkemenin ilk ve en önemli görevi yasanın amacını saptamaktır. Bu noktada 7/80 sayılı yasanın amacını bir kez daha araştırmamız ve bu husutsaki görüşümüzden iyice emin olmamız yararlı olacaktır. Yasanın 2. maddesine göre amacı, 20 Temmuz 1974 Barış- Harkâtından önce Kıbrıslı Türklerin ve diğer Devlet uyruklularının Rumlardan sözleşme ile saıtn almış oldukları ve ülkedeki koşullar nedeniyle kaydını yaptıramadıkları taşınmaz malları adlarına kaydettirmelerini sağlamaktır.
Acaba yasa amacını böyle bel-irlemekle birlikte gerçek amacı bundan farklı olabilir mi? Örneğin yasa sözleşme ile alınan malların kaydını sağlamak amacıyle yapılmış gibi görünmesine rağmen gizli engellerle bu işi çıkmaza sokmağı öngörmüş olabilir mi?
Önümüzdeki istidalar incelediği -zaman görülüyor ki Müstediler yapılan çağrı üzerine 30.6.1975'den önce Savunma Bakanlığına müracaat etmişler ve belgelerini sunmuşlardı. Bu belgeleri inceleyen Savunma Bakanlığı belgeleri inandırıcı bulmuş ve Müstedilerin sözleşmeye bağlı haklarını kullanm-alarına izin vermişti. Eğer yasa, banka havalesi, ve döviz transferi derken ödemelerde asla başvurulmayan bir yöntemi bilinçli olarak aramışa bu samimi müracaatçıların haklarını kaybetmeleri için yapılmış hileli bir düzenleme demektir. Hak tanımak için yap-ılan bir yasanın yerine getirilmesi olanaksız bazı şartlar koyarak Devletin daha önce tanıdığı hakları da geri alması yasanın samimi olmadığı anlamına gelir. 7/80 sayılı Yasanın bu amaçla yapıldığını tasavvur etmek mümkün değildir. Aslında hiçbir ülkede hi-çbir yasa böyle bir amaçla yapılmaz. Çünkü yasa koyucu bir hakkı almak istiyorsa bunu açıkça yapabilir ve samimiyetsiz düzenlemelere girmesine gerek yoktur. Dolayısıyle 7/80 sayılı yasanın gerçek ve samimi alıcılara kayıt hakkı tanımak amacıyle yapıldığın-ı kesin bir gerçek olarak kabul etmemiz gerekir.
Karşılaştığı çelişkiyi henüz çözmemiş olan Mahkeme "7/80 sayılı Yasanın amacının samimi sözleşmelerin kaydını sağlamak olduğunu kabul ediyorum. Ancak yasayı yapanlar yasayı kaleme alırken hata yapmışlar ya-sadaki bazı sözüklerin anlamları Yasanın amacına ulaşmasınıa fırsat vermiyor" diyebilir mi? Hemen belirteyim ki bu yaklaşımın iki önemli hatası vardır. Birincisi Yargı organının kendisini Yasama organı yerine koyma eğilimi göstermesidir.
Halsbury's Laws -of England, 3rd Ed., vol. 36 par. 569'da şöyle denmektedir:
"It is the provience of the legislature to enact statutes and of the Courts to construe the statutes which the legisalture has enacted."
Yorum yaparken ve yargı organlarının birbirlerinden ayr-ı ve farklı organlar olduğunu ve çalışma şekillerinin de farklı olduğunu bir an için gözden uzak tutamayız. Yasaları yargı organı yapsaydı şüphe yok ki yorum sorunları daha az olacaktı. Ancak bu görüşten hareket ederek bir yere varmamıza olanak yoktur. Mah-keme "yasa koyucu yasayı şöyle kaleme alsaydı amaca uygun bir uygulama yapmak mümkündü. Fakat bu kaleme alma şeklini hatalı buluyorum" diye konuyu kestirip atamaz. Çünkü Mahkemenin görevi yasama organının farklı bir organ olduğunu hatırda tutarak kendisin-e verilen malzemeyi en iyi şekilde değerlendirmektir veya değerlendirmek için samimi bir gayret göstermektir. İkinci hata herhangi bir yasanın yorumu yapılırken önce yasanın amacının tespit edilmesi ve daha sonra yasanın metninin bu amaç ışığında yorumlanm-ası gerekir. Bir yasayı yorumlarken önce bazı sözcüklere katı anlamlar vermek ve sonra "o halde bu yasanın amacına ulaşmasına imkân yok" demek hatalı bir yorumlama yöntemidir.
Önümüzdeki çelişkiyi henüz çözmemiş olan Mahkeme acaba şöyle düşünebilir mi?
-"7/80 sayılı istidada savaştan önce yapılmış sözleşmelerin geçerli olup olmadığı tartışılmaktadır. Ben emin olmak için dar bir ölçü uygulamaya taraftarım. Böylece yüzde yüz gerçek olan sözleşmeleri bulup çıkaracak şüpheli olanları da reddedeceğim." İlk a-nda yakın gelen bu mantık gerçekte tamamen ters bir sonuç vermektedir. Şöyle ki bu istidalarda olduğu gibi banka havalesi çok dar yorumlandığı takdirde normal samimi alıcıların izlenemeyeceği bir yöntem haline gelir. Bu kadar olağan dışı bir yöntemi izleye-nlerin güvenilir olmak şöyle dursun daha çok süpheyi üzerine çekmeleri gerekir. Çünkü hileli alıcıların bu tip olağan dışı yöntemlere başvurmaları ihtimali diğrlerinden farklıdır. Yani dar yorum samimi müracaatçıları reddederken sadece hileli olanlarını ka-bul etme ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Şu halde şu veya bu nedenle dar youmu değil doğru yorumu aramamız gerekmektedir.
Halsbury's Laws of England 3rd Ed., vol. 36 par. 582; şu başlığı taşımaktadır.
"Statutes must be so construed as to make them oper-ative."
Yani yasaların onlara işlerlik kazandırabilecek şekilde yorumlanmaları gerekir. Dikkat edilecek olursa genellikle yönlendirici ifadelerle yoruma yardımcı olan tefsir kuralları bu noktada katılaşmış ve "must" kelimesini kullaanrak yasayı işlemez h-ale getirecek bir yorumu önlemeye çalışmıştır. Bu paragrafın diğer cümlelerine göz atalım.
"A statute must, if possible, be construed in the sense which makse it operative and nothing short of impossibility so to sonsture it should allow a court to decla-re a ststute unworkable. Thus where a statute has some meaning, even though it iss obscure, or several menaings, even though there is little to choose between them, the courts must decide whar menaing the statute is to bear, rather than reject it as a null-ity."
Here the main object and intention of a statute are clear, it should not be reduced to a nullity by a literal following of language, which may be due to want of skill or knowledge on the part of draftsman, unless such language is intractable."
-Bu cümlelerin anlamı açıktır. Yasanın amacını tespit eden Mahkeme yasadaki sözcüklere yasanın amacına uygun bir anlam verilebilip verileme-yeceğini araştırmak zorundadır. Sözcüklerle yasaya işlerlik kazndırabilelcek bir anlam vermek mümkünse Mahkemenin bu- anlamı tercih etmesi gerekir. Mahkemenin bir yasayı işlemez hale getirebilmesi için sözcüklere olumlu bir anlam vermenin imkânsız olması şarttır.
Bu aşamada bir konuyu daha aydınlatmamızda yarar vardır. Yasalar özel ve genel diye ikiye ayrılır. Belli bi-r grup kişiye veya alana uygulamak üzere yapılan yasalar özel yasalardır. 7/80 sayılı Yasa özel bir yasadır. Çünkü sadece Barış Harekâtından önce Rumdan mal satın alanları ilgilendirir. Bankacılık Yasası da özel bir yasadır. Bir özel yasadaki sözcüklerin t-anımına uymaz.
Halsbury's Laws of England 3rd. Ed., para. 587'de şöyle denmeketdir.
"Words are primarily to be construed in their ordinary meaning or common or popular sense. unless the content requires some speical or particular meaning to be given to- the words."
Şimdi kendi görüşüme göre doğru yorumun nasıl yapılması gerektiğini anlatmaya çalışacağım. 7/80 sayılı Yasanın amacı açık. Bu Yasaya bir işlerlik kazandırmak için en zayıf anlamların bile değerlendirilmesi gerektiği açık. Sözcüklere anlam v-erirken öncelikle kelimelerin normal olağan anlamlarının göz önünde bulundurulması veya yasanın bütünlüğünün dikkate alınması gerektiği de açık. Bu ilkeler ışığında karşılaştığımız sorunu çözmemiz hiç de güç değildir.
Burada 1974'den önce bir yabancının -taşınmaz malı satın aldığını destekelyen bir banka havalesi ve döviz transferlerinden söz edilmektedir. Buna göre banka havalesinin anlamı, posta havalesi gibi bankada paranın gönderilmesidir. Yasa bankaları ciddi müessesler kabul ettiği için bir sözleşmes-inin gerçek olup olmadığını tespit etmek amacıyle bankada bir havalenin veya para naklinin yapıldığını görmek istemiştir. Döviz transferi ise bir yabancının Kıbrıs'a para getirmesi anlamında kullanılmıştır. Bu işlemleri başlatmanın en doğal yolu çek vermek- olduğuna göre çek verilirse banka havalesi veya döviz transferi olmaz yorumu hatalıdır. Sözcüklerin normal ve olağan anlamları ile yasanın bütünlüğünü içindeki anlamları bu kadar açıkken başka özel yasaların teknik tanımlarının en dar olanlarını seçerek 7-/80 sayılı yasayı işlemez hale getirmenin doğru bir yorumlama yönetmi olduğunu kabul etmiyorum.
Şimdi Rum Bakanlar Kurulunun iznine ilişkin tartışma konusuna eğilelim:
Her iki istidada Rum Bakanlar Kurulunun iznine ilişkin olguları hatırlatmakta yarar- vardır. 61/83 sayılı Rosaline E. Watkins'in istidasında satış sözleşmesinin 4. paragrafı şöyledir:
"4. The Vendor will hold the land in his name as from today as the trustee of the Purchaser until the reply the Ministerial Council of Cyprus in connectio-n with the required permit to have the land registered into the name of the Purchaser, is received, after which event he will comply with the directions of the Purchaser or her lawyer or nominee or nominess to either transfer the land as directed or sign a- document for a 99 year lease to ben drawn up by the lawyer of the Purchaser."
Burada arazinin Bakanlar Kurulundan alınması ge-rekli olan izne ilişkin cevap gelinceye değin satıcının isminde trustee veya yediemin sıfatıyla duracağı, cevap gelince alıcıya ya devrolup ya da 99 yıllığına kiralancağı belirtilmiştir. Bir süre sonra bir dönüme ilişkin izin verilmiş ve Müstedi diğer dönü-m için iznin yeniden gözden geçirilmesi için yaptığı müracaata şu cevabı almıştır.
" Sir,
I wish t acknowledge the receipt of your letter of the 6th May, 1972, requesting reconsideration of the decision taken by this Government with a view authorising y-o to acquire the whole plot No: 415 of Sh/Pl. XII/26.E.I Karmi, Kyrenia, and to inform you that your request is under consideration and that a further communication will be addressed to you as soon as possible.
Yours Sincerely,
- (Sgn.)
District Officer."
Sözleşmenin 4. maddesine dikkat- edilecek olursa Bakanlar Kurulunun izin vermeyi reddetmesinden söz edilmemektedir. Maddenin ifadesine göre sözleşmenin sonuçlanması için bir cevap gelmesi yeterli olacaktır. Öyle anlaşılıyor ki sözleşme yapıldığı zaman ret cevabının gelmesi akla bir ihtim-al olarak dahi gelmemiştir. Bu durumu yukarıda anlattıklarımızla birleştirince çıkan sonuç şudur. 1974 Barış Harekâtından önce Kıbrıs Rum devleti Kıbrıs'a yabancıların gelmesini teşvik ediyor, sadece Kıbrıs'a sabıkalı yabancıların gelmemesi ve bir yabancın-ın gereğinden fazla yer alarak ülkeye gelecek geliri sınırlamaması için önlem alıyordu. Ne var ki arazinin büyüklüğü konusundaki tutumu da katı değildi. Bu uygulama içinde taraflar Bakanlar Kurulunun iznini nasıl olmasa yerine gelecek bir formalite olarak -kabul ediyorlardı. Tarafların iznin ne zaman geleceği hususunda tahmin yürütemedikleri de anlaşılmaktadır. Çünkü bu herhangi bir ülkede olduğu gibi izin alınması Müstedi avukatının gayretine ve Bakanlar Kurulunun iş hacmine bağlı bir husustu. Taraflar bu a-nlayış içinde sözleşmeyi derhal uygulamaya koymakta herhangi bir sakınca görmemişlerdir. Bu nedenle para derhal ödenmiş, tasarrufun alıcıya geçmesi ve alıcının arazide tamirat veya inşaat yapabileceği kabul edilmiştir. Tarafların Bakanlar Kurulu iznini yer-ine gelecek bir formalite olarak görmekte haksız olmadıkları Bakanlar Kurulunun bir dönüm için izni terkar gözden geçirmeyi kabul etmesinden anlaşılmaktadır.
Daphne V. Godbold'un 37/84 sayılı istidasında ise olgular şöyledir:
Rumca olan satış sözleşmes-ine İngilizce olarak şu şart bendi eklenmiştir.
"This contract shall be null and void and of no effect whatsoever in case the Council of Ministers refuses appermit to acquire the property hereby sold. In such a case all money paid against the pruchase pri-ce shall be refunded."
Burada Bakanlar Kurulunun izin vermeği reddetmesinin son anda en son ihtimal olarak tarafların aklına geldiği anlaşılmaktadır. Böyle bir ihtimal gerçekleşirse doğal olarak alıcının ödediği para kendisine iade edilecektir. Daphne Go-dbold'un şahadetine göre bu iznin verildiğini gerek avukatı gerekse satıcı şirketin müdürü kendisine söylediler ve bu nedenle daireye ekstralar yaptırıp satış bedelini 30.5.19774'e kadar ödemeğe devam etti.
Bu olgular ışığında Rum Bakanlar Kurulu izin v-ermediğine veya izin verdiği kanıtlanmadığına göre sözleşmeler geçersizdir argümanının doğru olup olmadığını inceleyelim. Kanımca 20.7.1974'de her iki sözleşme de geçerli idi. Bunun nedenlerini şöyle açıklayabilirim.
A) Yabancıların Fasıl 109 madde 3'e gö-re Kıbrıs'ta taşınmaz mal almaları Bakanlar Kurulunun iznine bağlıdır. Barış Harekâtından önce Rum Yönetimi Türklerin Rumlardan mal almalarını de Rum Bakanlar Kurulunun iznine bağlamıştı. Rumdan mal alan Türkler ve yabancılar Tapu Dairesine giderek doğruda-n mal alamıyorlardı. Önce bir sözleşme yapmaları ve Bakanlar Kurulunun iznine değin belirsiz bir süre beklemeleri gerekirdi. Kuzey Kıbrıs'ta sözleşmeyele mal alanlar sorununun çıkmasının nedeni de bekleme zorunlu-luğudur. 7/80 sayılı Yasa işte bu nedenle R-umdan sözleşme ile mal alanların haklı olduğunu kabul etmiş ve onların sorunlarını giderecek bir düzenleme getirmiştir. Rum Bakanlar Kurulundan izin aldıktan sorna taraflar beklemişlerse bunun nedeni genel değil özel bir neden olabilirdi. Bu durumda bir ki-şiye ""sen Rum Bakanlar Kurulundan henüz izin almadın şu halde sözleşmen geçersizdir" demek 7/80 sayılı Yasanın ana gerekçesine ters düşer. Böyle bir yaklaşım yasanın korumağa çalıştığı kişilerin büyük bir bölümünü daha doğrusu hakılılığı en fazla olanları-n yasanın kapsamı dışına çıkarır.
Burada yasanın ikinci kez bri yorumla işlemez hale gelemsi söz konusudur.
Bir yasayı yorumlamanın ana gayesinin yasa koyucunun amacını ortaya çıkarmak olduğunu yukarıda görmüştürk. Bu nedenle yasa koyucunun amacını orta-dan kaldıran böyle bir yorumun hatalı olması gerekir. Bir yasayı işlemez hale getirecek bir yorumdan sakınmamız gerektiğini de yukarıda görmüştük. Herhangi bir yasayı kısmen veya tamemen işlemez hale getirmeden önce yasanın olumlu bir yorumunun mümkün olup- olmadığını araştırmak zorundayız. Bu açıdan baktığımız zaman Rum Bakanlar Kurulundan izin alma konusunda bir kanıya varmakta hiç güçlük çekmeyiz. Şöyle ki Rumdan mal satın alan bir yabancının Rum Bakanlar Kurulunun iznine ilişkin olarak sözleşmeye koyduğu- madde gerçekte yasasının aradığı bir şartın terkarlanmasından başka birşey değildir. Yani bu izin şartının kaynağı tarafların özgür iradesi değil yasadır. Fasıl 109 Taşınmaz Mal Edinme (Yabancılar) Yasası izin alma şartını koymyştu ve taraflarda bu iznin- verilmesi veya verilmemesi durumunda sözleşmenin ne olacağını aralarında kararlaştırıyorlardı. Müstemleke devrinde izin verme yetkisi Valiye verilmişti ve devlet değiştikçe bu yetki yürütmenin başında olan organa geçti. Barış Harekâtından sonra Kuzey Kıbr-ıs Türk Devleti topraklarında bir yabancının taşınmaz mal almasına ilişkin izin verme yetkisi Türk Bakanlar Kuruluna geçti.
Fasıl 109'un 3. maddesi incelendiğinde bir yabancının izin alma şartının mutlak olmadığı istisnai bazı hallerde yabancının iznisiz- de mal alabileceği görülür. Barış Harekâtıyla Kuzey Kıbrıs'ta Rum Devleti yerine Türk Devleti geçmiş ve Rum Devletinin egemenlik hakkını Türk Devleti devralmıştır. 7/80 sayılı Yasanın Kuzey Kırbıs topraklarında Rum Devletinin egemenlik hakkını canlı tutma-k isteyebileceğini tasavvur etmek bile mümkün değidir. Şu halde 7/80 sayılı Yasa Fasıl 109'a bir istisna daha getirmiş ve Barış Harekâtından önce mal alanların Türk Bakanlar Kurulundan izin almasına gerek olmadan kayıt yaptırabileceklerini düzenlemiştir. B-urada sadece Türk Bakanlar Kuruluna ait olabilecek bir yetkinin kullanılmasına Yasanın gerek duymadığını veya iznin doğrudan Yasa tarafından verildiğini görüyoruz. Rum Bakanlar Kurulunun izin yetkisi 7/80 sayılı Yasa tarafından ortadan kaldırıldığına göre -tarafların bu iznin verilmesine veya verilmemesine ilişkin anlaşmaları dayanaktan yoksun kalmış ve gerçerliliğini kaybetmiştir. Dolaysııyle Rum Bakanlar Kurulundan izin alınmadı diye sözleşmelerin geçersiz hale gelmesi söz konusu değildir. Görüleceği gibi -Yasanın amacına uygun ve yasaya işlerlik kazandıracak bir yorum yapmak mümkündür.
B) Rum Bakanalr Kurulundan izin alınamsına ilikin olarak Yargıtay/Hukuk 2/83, 3/83 sayılı kararda verimiş çoğunluk kararıyla hemfikirim. Bu kararda şöyle denmektedir.
"Bu-na ilâveten bazı hallerde koşulun niteliği göz önünde tutulduğunda değişen zaman şartları ile verilen sözün yerine getirilmesi gereksiz olabilir ve bu gibi hallerde gereksiz olan bu koşulun sözleşmeye hiçbir etkisi olamayacağı ortaya çıkabilir. Bu hususta -Pollock and Mulla 9th Ed. s.394 para 2'de şöyle denmektedir:
".. a promise is discharged if, without the promisir's fault .. an event or state of things assumed as the faundation of the contract dows not happen or fails to exists, although performance of- the contract according tı its terms may be literally possible."
Önümüzdeki meselede sözleşmede müstedinin Rum makam-larından sözleşme konusu taşınmaz malın tapuda kaydının yapılabilmesi için izin almasını öngören bir madde bulunmaktadır. Ancak yukarıda -değinildiği gibi bu maddenin öngördüğü koşulun yerine getirilmemesi halinde sözleşme kendiliğinden feshedilmemekte ve sözleşmede bu koşul için bir zaman belirtmekle beraber bu zaman sözleşmenin esası da (essence of contract) değildir ve koşulun yerine geti-rilmemesi halinde sözleşmeyi festhetmek karşı tarafın takdirine bırakılmıştır. Bu koşulun yerine getirlmesi sözleşmeye göre 6.8.1975'de son bulmakta idi. Bu durumda 20 Temmuz 1974 Barış Harekâtı Emare 17 sözleşmeyi canlı ve yürürlükte bir sözleşme olarak b-ulmuştur. Bilinen nedenlerle Barış Harekâtının araya girmesi ile müstedinin iradesi dışında Emare 17 sözleşmede belirtilen izin alma hususunu müstedinin yerine getirmesi olanaksız olduğu gibi gereksiz ve anlamsız da kalmıştır. Yukarıda alıntısı yapılan içt-ihat kararına göre K.T.F. Devletinde Tapuda devir muamelesi yapmak için Rum makamlarından izin alma gibi abes kalan koşuldan müstedinin azat edilmesi (discharged) gerekir. Hemen şunu da belirtmek gerekir ki (contingent) koşula bağlı sözleşmelerde durum far-klıdır. Bu gibi kontratlarda koşul abes dahi olsa yerine getirilmediği sürece ortada ve yürürlükte bir sözleşme mevcut değildir. Halbuki (contingent) koşula bağlı sözleşmeler dışındaki kontratlarda verilen söz yerine getirilmemiş olsa dahi icra edilebilir -bir sözleşme mevcuttur. Bu ayırımın gözden uzak tutulması gerekir.
Gerek 7/80 sayılı Yasa gerekse 32/75 ve 41/77 sayılı yasalar incelendiğinde K.T.F. Devletinin yabancıya ait taşınmaz mallar üzerindeki yetkisinin zilyetlikten öteye olduğu görülmektedir. -Yukarıda atıfta bulunulan yasalara bakıldığında K.T.F. Devletinin yabancı tanımına giren kişilere ait taşınmaz mallarda mal sahibinin yerine kaim olup böyle kişiler ile yapılan sözleşmelere de taraf olduğu görülür. Bu durumda yukarıda değinilen nedenler il-e Emare 17 sözleşmenin 4. paragrafında Müstedi tarafından yerine getirilmesi gereken ve yapması artık gereksiz olan işlemde bir nevi taraf olan K.T.F. Devletinin halen ısrar edeceğini düşünmek abestir ve böyle bir işlemde ısrar ettiği de önümüzdeki olgular-dan görülmemektedir.
Savcı duruşma sırasında 7/80 sayılı Yasanın katı kurallar içerdiğini ve önümüzdeki meseleyi de bu çerçeve içerisinde incelememiz gerektiğine değinmiştir. 7/80 sayılı Yabancıdan Satın Alınan Taşınmaz Malların Kaydı Yasasına göz attığı-mızda özellikle Yasanın 2. maddesi incelendiğinde Yasanın amacının 20 Temmuz 1974''en önce Kıbrıslı Türkler ile yasaya göre yabancı sayılmayanların yabancılardan, Yasada belirlenen koşullara göre, sözleşme ile satın alıp ülkedeki koşullar nedeni ile kaydın-ı yaptıramadıkları taşınmaz malları adlarına kaydettirmek olduğu görülmektedir. Yasanın 6. maddesinde belirlenen koşullar ve sözleşmenin 20.7.1974'den önce yapıldığının saptanması katı kurallara bağlanmıştır. Ancak 6. madde engeli aşıldıktan sonra Yasanın- öteki maddeleri incelendiğinde geriye kalan maddelerin katı kurallar içermediği bilâkis ülkedeki koşullar nedeni ile ifa edilmeyen ve Yasanın 6. maddesinin süzgecinden geçirildikten sonra muteber sayılan bu gibi kontratların ifa edilmesine çare ve kolaylı-klar getirdiği görülmektedir. Yasayı bir tüm olarak katı bir şekilde yorumlamaya kalkmamız halinde Yasanın 6. maddesinin katı kurallarına rağmen hiç şüphe götürmeyecek şekilde 20.7.1974 tarihinden önce yabancıdan bir akit ile taşınmaz mal satın almış olan -kişilerin meşru hakları haleldar olacaktır ki yasa koyucunun amacı ve Yasanın lafzı ve ruhu bu değildir."
B) Genel görüşleri bir tarafa bırakıp bu istidalardaki özel koşulları dikkate aldığımızda sözleşmelerin yine geçerli ve yürürlükte olduğu sonucuna va-rırız. Bilindiği gibi şarta bağlı sözleşmelerin bir bölümü şartın gerçekleşmesine kadar yürürlüğe girmezler. Örneğin bir satış sözleşmesinde taraflar anlaşarak Bakanlar Kurulunun izin vermesinden sonra sözleşmenin yürülüğe gireceğini kararlaştırabilirler. -Bu durumda izin verilinceye kadar sözleşme yok sayılır. Fakat şarta bağlı sözleşmelerin diğer bir bölümünde sözleşme derhal yürürlüğe girer ve ileride şartın gerçekleşmesi halinde son bulur. Önümzüdeki istidalarda sözleşmelerin derhal yürürlüğe girdiği par-anın ödenmesi, tasarrufun devri, malların alıcılar tarafından kullanılmasından açıkça anlaşılmaktadır.
Bakanlar Kurulunun izin vermesi sözleşmenin yürülüğe girmesi için değil sözleşmelerin sonuçlanması için aranan bir şarttır. Ancak bunun tersini düşündü-ğümüzde Bakanlar Kurulunun ret kararı vermesinin sözleşmeyi geçersiz hale getirdiğini görüyoruz. Diğer bir ifadeyle sözleşmeler ret kararı verilinceye kadar geçerli idi. Gerçi Bakanlar Kurulunun izin konusudnaki esnek tutumunu dikkate aldıktan ret kararını-n bile sözleşmeyi geçersiz hale getirmeyeceği, buna bağlı olarak tarafların birbirlerine ihbar göndermeleri gerektiği görüşündeyim. Ancak bu görüşüm doğru kabul edilmese bile yine bu istidalarda geçersiz hale gelecek bir durum göremiyorum. 61/83 sayılı ist-idada Müstedi reddedilen ikinci dönüm için izin tekrar gözden geçirilmesi için müracaat etmişti. Devlet de terkar gözden geçirmeği kabul etmişti. Satıcı parasının tümünü aldığı için bu beklemeden şikâyetçi değildi. Her üç tarafın anlaşarak bekledikleri bu -ortamda sözleşme nasıl kendiliğinden geçersiz hale gelebilir? Satıcı bir ihbar gönderse ve şu tarihe kadar izin alamadığınız takdirde sözleşmeyi feshedeceğim dese, sözleşmenin geçersiz hale gelmesi söz konusu olabilirdi. Ne var ki bu istidada ne böyle bir -ihbar ne de böyle bir istek yoktur.
37/84 sayılı istidada ise durum daha da açıktır. Burada taraflar Bakanlar Kurulu izin vermeği reddedinceye kadar sözleşmenin geçerli kalacağı hususunda anlaşmışlardır. Gerçi Müstedi iznin verildiğini iddia etmektedir. -Fakat bir an bu iddiayı kabul etmediğimizi düşünelim. O zaman anlaşmaya uygun olarak iznin verilmesini bekleyen taraflar olduğunu düşünmek zorunda kalırız. Ortada izin verilmesini bekleyen ve ret kararı verilinceye kadar sözleşmenin geçerli olacağını beli-rten bir anlaşma varken sözleşme nasıl kendiliğinden geçersiz hale gelebilir? Geçersizliğin gündeme gelebilmesi için satıcının bir ihbar göndermesi ve belli bir tarihe kadar izin alınmadığı takdirde sözleşmeyi feshedeceğini bildirmesi gerekirdi. Böyle bir -ihbardan sonra sözleşmenin geçersiz hale gelip gelmediği veya hangi tarihte geçersiz hale geldiği tartışılabilirdi.
D) Yukarıdaki görüşlerim saklı kalma koşuluyla ispat yükü konusunda da şunları eklemeği yararlı görüyorum. 7/80 sayılı Yasa altındaki istid-alarda K.K.T.C. taraftır. Diğer taraftan izni verecek Rum Devleti yerine K.K.T.C. geçmiştir. Bu durumda artık Bakanlar Kurulunun izni söz konusu olmamalıdır. Fakat Savcılık ille de bu izne önem veriyorsa bu iznin verilip verilemdiğini kanıtlamak kendisine -düşer. Çünkü bir müessese yerine geçtiği müessesenin ispat yükümlülüğünü de devralmak zorundadır.
E) Yukarıdaki görüşleri bri tarafa bırakarak 37/84 sayılı istidaya özel olarak eğilelim ve Müstedinin bu istidada sözleşmenin geçerli olduğunu kanıtlayabili-p kanıtlayamadığına bakalım. Bu istidadaki sözleşmenin şart bendine göre sözleşme Bakanlar Kurulu ret kararı verinceye değin geçerliydi ve bu durumda sözleşmenin geçersiz olduğunu iddia edenin ret kararının verildiğini de kanıtlaması gerekiyordu. Alt Mahke-menin bunun tam tersi bir görüşü benimseyebilmesi için şart bendini yazıldığı gibi değil tam tersi yazılmış gibi okuyup anlaması gerekiyordu. Bu yorum şeklinin doğru olduğunu kabul etmek mümkün değildir.
Bir an için bu noktayı da bir tarafa bırakarak Müs-tedinin iznin verildiğini kanıtlayıp kanıtlayamadığına bakalım. Müstedi gerek avukatının gerekse satıcı şirketin müdürünün kendisine iznin alındığını söylediklerini ve bu nedenle daireye ekstralar yaptırıp satış bedelini 30.5.1974'e kadar ödemeğe devam ett-iğini söylemiştir. Acaba bu şahadet iznin alındığını kanıtlamak için yeterli midir?
Herhangi bir davada ne ölçüde şahadet gerekeceği o meslenin koşullarına bağlıdır. Bu konuda Mahkemelere yol gösterebilecek olan yine her zaman olduğu gibi adalet kavramıd-ır. Yıllar önce savaş geçirmiş ülkemizde Rum avukatla şirket müdürünün Güneye kaçtıklarını, ofislerinde kalan belgelerin kaybolduğunu, her halükarda bu kişilerin şahadet vermek için Kuzeye geçemediklerini gözönünde bulunduralım. Müstedi iddiasını nasıl kan-ıtalayabilecektir? Artık Kuzeyde yaşamak istediğini, Türk Mahkemelerine başvurduğu, satıcı Rumun yerine Türk Devletinin geçtiğini kabul ettiği için Rum Bakanlar Kuruluna da ters düşmüştür ve ortada da bir yardım alması mümkün değildir. Bu koşullarda Müsted-iden fazla delil beklemek daha başlangıçta istidayı reddetmek anlamına gelecek değil midir?
Bir an için bu noktayı da bir tarafa bırakalım. Bir hukuk ihtilâfında herhangi bir hususun ispatı ihtimaller dengesine göre olur. Yani tezazinin bir kefesine izni-n verildiğine dair dellileri diğer kefesine iznin verilmediğine dair delilleri koyup tartmamız gerekmektedir. Terazinin bir kefesinde Müstedinin şahadeti vardır ve bu şahadeti destekleyen 30.5.1974'e kadar satış bedelini ödemeğe devam etmesi gerçeği vardır-. Bu nedenle dairenin koçanını almakta gecikmesinin makul bir izahatı vardır. Bu delillere karşı iznin verilmediğini gösteren hiçbir delil ibraz edilmemiştir. Bu durumda Müstedinin az delil ibraz ettiğini farzetsek bile terazinin onun lehine tartması kaçın-ılmazdır.
Tüm bu nedenlerle Rum Baklanlar Kurulundan izin alınmadı veya izin alındığı kanıtlanamadı gibi nedenlerle istidaların reddinin hatalı olduğu görüşündeyim.
Alt Mahkeme kararlarına duyduğum saygı saklı kalma koşuluyla Alt Mahkemenin bu istidala-ra dar bir açıdan baktığı ve gerek ödemeler konusunda gerekse Rum Bakanlar Kurulundan izin alınması konusunda 7/80 sayılı Yasayı işlemez hale getirecek kadar dar yorumlandığı görüşündeyim. Yalnız 7/80 sayılı Yasayı değil Borçlar Hukuku (Contract Law) ve Şa-hadet Hukuku (Evidence Law) prensiplerini de en haklı istidalara bile kazanma şansı tanımayacak kadar dar veya hatalı yorumladığı anlaşılmaktadır. Bu durumda aşağıdaki görüşlerimi kararıma eklemenin yararlı olacağına inanıyorum. Müstediler uzun süre aramız-da yaşamış bizimle bir ölçüde kader birliği yapmış ve adaletimize sığınmış kişilerdir. Tıpkı ekonomik zorunluluklar nedeniyle başka ülkelerde yaşayan ve kendilerini başka Devletlerin yargı organlarının istinafına terketmiş soydaşlarımıza haskızlık olmasını- istemediğim gibi, burada da bir haksızlık olmasını arzu etmiyorum. Kıbrıs'ta, İngiltere'de, Avustralya'da veya dünyanın herhangi bir ülkesinde bir kişiye "15 yıl önce senin bu evi gerçekten satın aldığını kabul ediyoruz. Zaten sözleşmeni inceleyerek eve i-lişkin haklarını kullanmana razı olmuşturk. Şimdi koçan alabilmen için bir yasa yapıldı. Ancak bu yasayı çok dar yorumluyoruz. Bu nedenle ortaya çıkan engelleri aşmana imkân yok. Bugüne kadar tanıdığımız hakları geri alıyoruz ve evini kaybededursun", denme-sini âdil bulmuyorum. Dünyanın neresinde olursa olsun böyle bir yaklaşımın adalet kavramına yani hukukun özüne ters düşeceği görüşündeyim.
Değinmek istediğim diğer bir husus ise halkımızın çıkarları ve geleceğiyle ilgilidir. Barış Harekâtıyla özgürlüğüne- kavuşan halkımız bu özgürlüğünü pekiştirmek ve kalıcı hale getirmek çabası içerisindedir. Halkımızın geleceğinin Kıbrıs'ta Kuzey'le Güney arasında mal mübadelesinin gerçekleş-mesine ve yasal hale gelmesine büyük ölçüde bağlı olduğu söylenebilir. Yabancıla-r 7/80 sayılı yasaya göre Mahkemelerimize başvurmakla satıcı Rumun yerine KKTC'nin geçtiğini kabul etmişlerdir. Yani 7/80 sayılı Yasanın uygulanması Kıbrıs'ta Kuzey'le Güney arasındaki mal mübadelesinin uluslararası alanda onaylanması demektir. Yabancılar -ve onların bağlı olduğu Devletler KKTC'de haklarını almadıkları takdirde "satın aldığımız mal gerçek mal sahibine dönsün, hakkımızı belki ondan alabiliriz" diye düşünmek ve bu doğrultuda gayret göstermek zorunda kalacak değiller midir? Böyle bir gayret Rum- toplumunun eline özgürlüğümüzü elimizden almak için arayıp da bulamadığı en güçlü silâhı verecek değil midir?
1974 Barış Harekâtı tüm Kıbrısa huzur, barış ve refah getirmiş en haklı savaşlardan biridir. Böyle olmasına rağmen uluslararası alanda lâyık ol-duğu desteği görmemekte gerek Türkiye Cumhuriyeti gerekse halkımız uluslararası baskılara maruz kalmaktadır. Bunun nedenini bilinçsiz idari kadroların 1974'den beri ülkemizde yaşayan yabancılara yani dünya kamuoyunun aramızda yaşayan üyelerine karşı yaptığ-ı davranışlarda aramak gerekir. Örneğin bu istidaları incelediğimiz zaman Girne Kayamkamlığı görevlisinin istidaların reddini sağlamak için her türlü gayreti gösterdiğine tanık oluruz. Yani ülkemizde haklarını arayan yabancılar çeşitli olumsuzluklarla karş-ılaşmışlardır. Çoğu kez konuyu doğru değerlendirmekten kaynaklanan bu davranışlar doğal olarak dış dünyayı etkilemiş ve dünya kamuoyunu Rum tarafını desteklemeğe zorlamıştır. Hatta dünya kamuoyuna Rum tarafını desteklemekten başka seçenek tanımadığımız söy-lenebilir. Halkımızın 1974'den sonra karşılaştığı en önemli sorunlardan birinin bu olduğu görüşündeyim.
Son olarak Talât Kürşat Beyin bu meselelerde müstenifleri temsilen hem müstedi olarak hem de avukat olarak bulunamayacağı hususundaki Sayın Başkanın g-örüşleri ile hemfikir olduğumu belirtmek istiyorum.
Yukarıdaki nedenlerle istinafların kabul edilerek Alt Mahkeme kararlarının iptal edilmesine ve istisnalar mucibince emir verilmesine taraftarım.
Şakir Sıdkı İlkay, Başkan: Sonuç olarak her iki istinaf -da, oybirliği ile, kabul edilir ve Girne Kaza Mahkemesinin istinaf edenlerin başvurularını reddeden hükümleri iptal edilerek 61/83 sayılı istinafa konu olup Karmide kâin 415 parsel sayılı taşınmaz malın istinaf eden Rosaline Elsie Watkins'in ismine ve 37/8-4 sayılı istinafa konu olup Girnede 147 sayılı parselde bulunan apartmandaki 3 numaralı dairenin de istinaf eden Daphne Violet Godbold'un ismine kaydedilmesi hususunda hüküm ve emir verilir.
(Şakir Sıdkı İlkay) (Celâl Karabacak) - (Taner Erginel)
Başkan Yargıç Yargıç
8 Mart 1989
-
35
-
Full & Egal Universal Law Academy