-D.12/2001 Yargıtay/Hukuk 64/2000 - - -
(Lefkoşa Dava No: 2045/97)
YÜKSEK MAHKEME HUZURUNDA.
Mahkeme Heyeti:Taner Erginel,Mustafa H.Özkök,Gönül Erönen.
İstinaf eden: Kıbrıs Türk Hava Yolları, Lefkoşa
(-Davalı)
- ile -
Aleyhine istinaf edilen: Halil Çakallı, Girne
(Davacı)
A r a s ı n d a .
İstinaf eden namına: Avukat Serha-n Çınar
Aleyhine istinaf edilen namına: Avukat Menteş Aziz.
Lefkoşa Kaza Mahkemesinde dinlenen 2045/97 sayılı davada Kaza Mahkemesi Başkanı Şafak Öneri ile Kıdemli Yargıç Narin Ferdi Şefik'in 24.12.1999 tarihinde verdiği karara karşı Davalı tarafından yap-ılan istinaftır.
-----------------
H Ü K Ü M
Taner Erginel:Davacı 15.4.1996 tarihli bir sözleşme ile Davalı Kıbrıs Türk Hava Yollarında pilot olarak çalışmaya başladı. Sözleşmede gürev süresinin 3 yıl olması kararlaştırıldı. Ancak bu süre dolmadan -8.10.1997 tarihli bir kararla Davacının işine son verildi.
Davacı sözleşmenin haksız olarak feshedildiğini öne sürerek önümüzdeki davayı açtı ve görevine son veren kararın geçersiz olduğunu iddia etti. Açtığı davada görevine geri dönmeyi talep eden Dav-acı, alternatif olarak hizmet sözleşmesinin ihlali nedeniyle tazminat talep etmektedir.
İlk Mahkeme, duruşma sonunda Davacının görevine haksız ve mesnetsiz olarak son verildiği kanısına vardı. Davacının görevinden ayrıldıktan 7 ay sonra başka bir havayo-lunda çalışmaya başladığını, yani 7 ay işsiz kaldığını dikkate alan İlk Mahkeme Davacının yitirdiği 7 ayın maaş toplamı kadar tazminata hükmetti. 16 300 Amerikan Doları tutan bu tazminat hükmüne karşı Davalının dosyaladığı istinaf ihbarnamesi 5 neden içerm-ektedir.
1'inci istinaf nedeni: İlk Mahkeme kararında
Davacının 5.8.1996 tarihinde sefere gitmediği, 16.1.1997 tarihinde uçuş için göreve çağrıldığı halde göreve gelmediği, 3.10.1997 tarihinde göreve geç gelmesi nedeniyle uçağın 50 dakika rotar yapmak zo-runda kaldığı hususlarında bulgu yapmıştı. Bu bulgularına rağmen İlk Mahkeme bu hususların Müdafaa ve Mukabil Talep Takririnde yer almadığı nedeniyle dikkate alınamayacakları kanısına vardı. İstinaf eden avukatı İlk Mahkemenin bu görüşüne karşı Talep Takri-rinde yeterince ayrıntı bulunduğunu ve kanıtlanmış hususların dikkate alınması gerektiğini öne sürmektedir.
2'inci istinaf nedeni: İlk Mahkeme kararında Davacının 3.10.1997 tarihinde göreve geç geldiği için rotara neden olduğunu kabul etmiş ancak Davalı ş-irketin genelde %17 rotarlı hareket ettiğini dikkate alarak münferit bir geç kalmanın Davacıyı görevden durduracak kadar önemli bir olay olmadığı kanısına varmıştır. İlk Mahkeme ayrıca, Davacının daha önceki disiplinsiz davranışları nedeniyle Davacıya dis-iplin cezaları verildiğini dikkate almış ve daha sonra aynı davranışlar nedeniyle görevine son verilmesinin tekrar cezalandırma olduğunu ve âdil olmadığını belirtmiştir. İstinaf eden İlk Mahkemenin bu bulgularının hatalı olduğunu, yani bir hava yolları şi-rketinin genelde %17 rotarlı olmasının pilotlara göreve geç gelme hakkı tanımayacağını, geçmiş disiplin cezalarının ise Davacının disiplinsizliği itiyad haline getirdiğini gösterdiğini ve bu koşullarda görevine son vermenin adaletsiz olmadığını öne sürmek-tedir.
3'üncü istinaf nedeni: İlk Mahkeme kararında hizmet sözleşmesinin 12. maddesi üzerinde durdu. Bu maddede pilot havayollarını maddi ve manevi zarara sokacak faaliyetlerde bulunmamayı taahhüt etmişti. İlk Mahkeme faaliyet sözcüğünün çalışma veya e-tkinlik anlamına geldiğini, Davacının şikâyet konusu davranışlarının faaliyet sözcüğünün kapsamı içine girmediğini belirtti ve 12. maddeye dayanarak Davacının görevine son verilemeyeceği kanısına vardı. İstinaf eden bu bulgunun da hatalı olduğunu ve faaliy-et sözcüğünün Davacının şikâyet konusu davranışlarını kapsadığını öne sürmektedir.
4'üncü istinaf nedeni: İstinaf eden İlk Mahkemenin tazminatın hesaplanmasında da bir hata yaptığını öne sürmektedir. Şöyle ki hizmet sözleşmesinin 17. maddesi sözleşmede b-elirtilen fesih halleri dışında hizmet sözleşmesinin feshi halinde pilotun alacağı tazminatı düzenlemektedir. İstinaf edene göre Davacıya 17. maddeye göre tazminat verilmesi gerekmektedir. Halbuki İlk Mahkeme hatalı olarak 17. maddenin dışında ve üstünde- tazminata hükmetmiştir.
5'inci istinaf nedeni: İlk Mahkeme Davacının alacağı tazminatı hesaplarken Davacının 7 ay süreyle almaktan mahrum olduğu tüm aylık maaşı dikkate aldı. Halbuki bu maaş asli maaş ile uçuş tazminatının toplamından oluşmaktadır. D-avacı 7 aylık süre içinde uçmadığına göre uçuş tazminatı alması sözkonusu değildi. Dolayısıyle uçuş tazminatını yitirmesi nedeniyle tazminat alması söz konusu olmamalıdır.
Bu istinaf nedenlerini bir bir ele alarak incelemeye çalışalım.
1.LÂYİHALARIN EK-SİK OLMASI KONUSU
Davacının hangi nedenlerle görevine son verildiği Müdafaa ve Mukabil Talep Takririnin 4. paragrafında belirtilmiştir. Bu paragrafın ilgili bölümleri şöyledir:
"Dava konusu karar davalının 6/10/1997 tarih ve A-63 sayılı kararı ile alınmı-ş ve 8/10/1997 tarihinde davacıya bildirilmiştir. Davalı çok disiplinsiz, düzensiz, itaatsiz, amirlerine karşı saygısız, direktif ve yönetmeliklere uymayan ve her türlü hal ve hareketi ile davalıya zarar veren, pilotluk mesleği ile bağdaşmayan hareketlerde- bulunan, uçuşlara devamlı surette geç gelen ve uçuş saatlerini aksatan, geciktiren birisidir. Davalı bu nedenlerle devamlı surette ikaz edilmiş, cezaya çarptırılmış ancak tüm bunlara rağmen yukarıda belirtilen hal ve hareketlerine devam etmiş ve düzelmek- için en küçük bir gayret göstermemiştir. Davalı davacının yukarıdaki tutum ve davranışları ile ilgili işbu davanın duruşmasında teferruatlı şahadet sunacaktır. Davacı en son durdurulmazdan önceki uçuşuna 1 saat geç geldi ve uçuşun da 1 saatten fazla bir- süre ile gecikmesine sebep olmuştur. Davacının gecikmesi dolayısı ile davalının yolcuları davalıya karşı çok kızdılar ve davalının durumu ile ilgili yolcular nezdinde davalı küçük düşürüldü, zor durumda bırakıldı, beceriksiz, yolcusuna karşı saygısız, il-gisiz pozisyona sokulmuştur. Davalı bu nedenle manevi zarar ziyana düçar kaldı.
Davalının sözleşmeye ve/veya davalının yönetmelik ve/veya talimat ve/veya emirlerine riayetsizliğinin tafsilatı:
a) ................
b) 2 defa uçuş görevine gelmemek;
c) K-okpit disiplinini bozucu hareketlerde
bulunmak ve ikaz edilmesine rağmen talimat ve
emirlere uymamak;
d) 3/10/1997 tarihinde uçuş görevlerine geç
gelerek davalıyı yolcuları karşısında güç
durumda bırakmak, küçük düşürmek, manevi
- olarak zarara uğratmak;
Davacı yukarıda öngörülen hareketlerinden dolayı 6/10/1997 tarihinde sözleşmenin 16 (e) ve (f) bendlerine istinaden işten durdurulmuştur."
Görüleceği gibi Davacının kusurları Müdafaa ve Mukabil Talep takririnde oldukça ayrıntılı- olarak belirtilmiştir ve bu davranışlardan dolayı sözleşmenin 16(e) ve 16(f) bentlerine istinaden işten durdurulduğu öne sürülmüştür.
Davalının bu iddialarına karşılık Davacı Müdafaa Takririne Cevap ve Mukabil Talebe Müdafaa takririnin 2.paragrafında ya-nıt verdi. Bu yanıt şöyledir.
"Davacı özellikle Müdafaa Takririnin 4.paragrafı ve bu paragraf altındaki a'dan d'ye tüm sub paragrafları red ve inkârla bütün ileri sürülenlerin asılsız, uydurma olduğunu iddia eder."
İlk Mahkeme kararında konu ile ilgil-i şöyle dedi.
"Huzurumuzda bulunan inandığımız şahadete göre davacının 4-5 Ağustos 96 tarihli sefere gitmediği, bu nedenle Emare 4'deki savunması alındıktan sonra Emare 10'da ibraz edilen 10.9.96 tarihli yazı ile uyarıldığı, 16.1.97 tarihinde uçuş için gör-eve çağrılmasına rağmen görevi reddettiği ve bundan dolayı Emare 10'da ibraz edilen 10.2.97 tarihli yazıya konu 3.2.97 tarihli disiplin kurulu kararı ile 2 günlük ücret kesintisi cezasına çarptırıldığı, son olarak yukarda temas ettiğimiz 3.10.97 tarihinde -Ercan İstanbul uçuşuna 50 dakika geç gelerek rötara sebebiyet verdiği ve bu olay üzerine müdafaa tanığı 3 tarafından yapılan öneri üzerine yönetim kurulunun Emare 8 kararı ile iş akdinin feshedilerek işten çıkarıldığı sabittir. Bunlar dışında davalı taraf-ından ibraz edilen şahadette davacının 21.12.96 tarihli İzmir - Ankara seferinde yolcu olarak seyahat etmekte iken Emare 5 tamime aykırı davrandığı ve uçağın sigara içilmeyecek bir bölümünde sigara içtiği, bu eylemi için Emare 10'da ibraz edilen 4.2.97 tar-ihli yazıya konu 3.2.97 tarihli disiplin kurulu kararı ile 2 günlük ücretinin kesildiği iddia edilmektedir. Bu iddialar, dava maksatları bakımından esasa ilişkin olgu mahiyetinde olmasına rağmen müdafaa takririnde yer almamaktadırlar. Bu itibarla huzurumuz-daki şahadetle sabit olmasına rağmen bunlara bir değer verilemez ve davacı aleyhine dikkate alınamaz.
Görüleceği gibi kararda esasa ilişkin olgu mahiyetinde iddiaların dava lâyihalarında yer almadığına ve bu nedenle dikkate alınmadıklarına değinilmiştir-. Karar incelendiğinde dikkate alınmayan olguların neler olduğu konusunda tereddüt ortaya çıkıyor. Bu nedenle kararın hatalı olup olmadığını kesin olarak söylemek mümkün değildir. Ancak burada önemli olan belirtilen görüşün uygulamada ülkemiz hukukçuları t-arafından benimsenen bir görüş haline gelmiş olmasıdır. Birçok davada avukatlar bu görüşün doğru olduğu varsayımı içinde Mahkemeye hitab etmektedirler. Doğru olduğu varsayılan bu görüşün gerçekte doğru olup olmadığı önemli bir sorun olarak
karşımıza çıkmı-ştır. Acaba duruşmada kanıtlanmış olguların dava layihalarında yer almadıkları gerekçesi ile dikkate alınmamaları yerinde bir uygulama mı?
Bu soru hangi hususların dava lâyihalarında yer alması gerektiği sorusunu gündeme getiriyor. Dava lâyihalarında n-elerin yer alması gerektiği hukuk sistemimizin en önemli sorunlarından biridir. Son derece önemli bir konu olmasına rağmen, istinaf kararlarında yeterince üzerinde durulduğu ve aydınlığa kavuşup kesinlik kazandığı söylenemez. Bu nedenle birçok davada lâyi-haların eksik olup olmadığı tekrar tekrar tartışılmakta ve bu tartışmalar büyük zaman kaybına neden olmaktadır. Lâyihaların eksikliği konusu birçok davanın kaderini etkilemekte ve bazan bu konuyu tartışmaktan davanın özünü değerlendirmeye fırsat kalmamakt-adır. İşte bu nedenle layihalar konusunu derinliğine incelemekte ve bu konudaki ilkeleri mümkün olduğu ölçüde aydınlığa kavuşturmakta yarar vardır.
Dava lâyihalarına nelerin yazılması gerekiyor? Eğer lâyihalarda eksiklik varsa Mahkemenin alması gereken- önlem nedir?
Dava layihalarının nasıl hazırlanması gerektiği Hukuk Usulü Muhakemeleri Tüzüğü Emir 19 Kural 4'de açıklanmıştır.
"Every pleading shall contain, and contain only, a statement in a summary form of the material facts on which the party pleadi-ng relies for his claim or defence, as the case may be, but not the evidence by which they are to be proved."
Bu kurala göre tarafların davalarını dayandırdıkları esasa ilişkin olguları (material facts) talep takriri veya müdafaa takririnde belirtmeleri -gerekir. Kuralda esasa ilişkin olguların özet halinde belirtilmesi gerektiği, olguları kanıtlamaya yarayan şahadetin veya delillerin ise yazılmaması gerektiği açıklanmaktadır. Bu yazılış şeklinde dava layihalarının fazla uzun ve ayrıntılı olmasına karşı -bir önlem alma gayreti sezilmektedir. Ancak paragrafın en önemli sözcüğü "only" "sadece" sözcüğüdür. Yani kural "sadece esasa ilişkin olguları özet halinde yaz, başka bir şey yazma" demektedir. İngiliz usul hukukunun tarihsel gelişmesine göz attığımızda- "only" sözcüğüne kolay erişilemediğini bu sözcüğün bir devrim ifade ettiğini ve İngiliz hukukunda takdir toplayan adil kararların bu değişimden sonra verilmeye başlandığını görürüz.
İngiliz Usul Hukukunun anlatıldığı Odgers on Pleading and Practice 20.- baskı sayfa 102'de şöyle deniyor.
"This was always a clear rule of the common law. Evidence shall never be pleaded."
Bu kurala göre dava layihalarına esasa ilişkin olgular yazılmalı ancak bu olguları kanıtlayacak şahadet veya deliller "asla" yazılmamal-ıdır. Burada "never" "asla" sözcüğünün sertliği dikkati çekmektedir. Diğer üzerinde durulması gereken sözcük ise "always" "her zaman" sözcüğüdür. Yani İngiliz Usul Hukukunda delillerin dava lâyihalarına yazılmaması gerektiği konusundaki kural geçmişte d-e mevcuttu ve değişmemiştir.
Geçmiş içtihatlara göre esasa ilişkin bir olgu yani "material fact" talep takririnde yer almadığı takdirde davacının davasında başarılı olması mümkün değildir. Talep takririnde yer almayan esasa ilişkin bir olguyu kanıtlamak -için şahadet ibraz edilemez. Böyle bir şahadetin ibraz edilebilmesi için öncelikle lâyihanın tadil edilerek eksikliğin giderilmesi gerekir. Şu halde esasa ilişkin olguyu belirtmekte hata yapan taraf büyük güçlüklerle karşı karşıya kalcaktır. Davanın kade-rini bu denli etkileyen "esasa ilişkin olgu" dan ne anlamak gerekir? Odgers on Pleadings and Practice, 20'inci baskı, sayfa 89'da, esasa ilişkin olgunun çok genel bir tanımı yapılmaktadır. Buna göre dava nedenini ortaya koyan olgular esasa ilişkin olgulard-ır. Bu tanım bize fazla yardımcı değildir. Çünkü bizi hangi olguların dava nedenini ortaya koyduğu sorusu ile karşı karşıya bırakmaktadır. Aynı kitabın 90'ıncı sayfasında ise "esasa ilişkin olgunun ne olduğu her davanın koşullarına göre değişir" deniyor. Y-ani karşılaşacağımız tüm konuları kapsayan ve bize ışık tutacak kesin ve değişmez bir tanım yapmak mümkün değildir. Şu halde usul hukukunun en önemli konularından birinin yeterince net olmadığını söyleyebiliriz.
Esasa ilişkin olgunun kesin bir tanımının y-apılamaması doğal olarak her hukukçunun kendi benimsediği hukuk ilkelerinin etkisinde kalarak konuyu değerlendirmesi sonucunu doğuruyor. Birçok hukukçu benimsedikleri hukuk ilkelerinin etkisinde kalarak öncelikle dava lâyihalarında bir eksiklik veya şekil- hatası olup olmadığını aramakta ve davanın kaderini buna bağlamayı tercih etmektedir. Bu nedenle usul hukukunun temel ilkeleri üzerinde de durmamız gerekiyor.
Acaba uyguladığımız İngiliz usul hukukunun temel ilkeleri nelerdir? Bu soru bizi İngiliz Usul -Hukukunun tarihsel gelişmesini araştırmaya zorlamaktadır. Tarihsel gelişmeyi araştırdığımız zaman eskiden İngiltere'de şekilci veya teknik hukuk diye isimlendirebileceğimiz bir hukuk anlayışının egemen olduğunu görürüz. Bu anlayışta usul kurallarının hangi- amaçla kabul edildiği dikkate alınmaz kuralların yorumu çok dar yapılır ve tarafların kurallara harfiyen uymaları beklenirdi . Bu sistemde yargılama usul tartışmaları ile geçerdi. Tarafların iddialarını bazı şekillere uygun ifade edip etmedikleri veya tek-nik bir hata yapıp yapmadıklarını tartışmaktan davaların esasına inmeye fırsat kalmazdı. Bu sistemde tarafların haklı olup olmadıkları fazla önem de arzetmezdi. Sonuçta usul kurallarına uygun hareket eden davayı kazanır, diğer taraf ise usulü iyi bilmemesi-nin cezasını çekerdi. Bu hukuk anlayışının neden olduğu haksızlıklar reform gereksinimini ortaya çıkardı. Odgers on Pleading and Practice, 20. baskı, sayfa 80'de İngiltere'de meydana gelen tarihsel gelişme şöyle ifade edilmektedir.
"The principles on whic-h pleadings were framed, and the rules which regulated them, remained substantially the same till 1852. Their practical utility was, however, seriously impaired by the over-subtlety of the pleaders and by the excessive rigour with which the rules were app-lied; the merits of the case being constantly subordinated to technical questions of form. A determined effort was made to correct these defects by the provisions of the Common Law Procedure Acts, 1852-1860."
-Görüleceği gibi 1852'den önceki hukuk anlayışında davanın esası arka plana itilir ve davalarda sürekli olarak teknik şekil konuları tartışılırdı. Bu uygulama o denli büyük haksızlıklara neden oldu ki değişim zorunlu hale geldi ve bunun için kararlı bir müc-adele verildi. Sonuçta 1852-1860 yılları arasında Comman Law Procedure Acts yasaları ile bir reform gerçekleşti. Gerçekleşen usul hukuku reformuyla benimsenen anlayışı şekilci olmayan yani öze önem veren usul hukuku anlayışı diye isimlendirebiliriz.
Öze ö-nem veren hukuk anlayışında yargılamanın amacı adalet yapmaktır. Usul kuralları ise adaleti sağlamak ve bir tarafın diğer tarafa haksızlık yapmasını önlemek için kabul edilmiş kurallardır. Usul kurallarını yorumlarken yani anlamlarını tesbit ederken hangi- amaç için kabul edildiklerini dikkate almak gerekir. Öze önem veren hukuk anlayışının getirdiği bir yenilik de yargıca geniş takdir hakkı tanımak olmuştur. Ancak bu, yargıç takdir hakkını keyfi olarak kullansın diye değil adil kararlar versin diye kabul e-dilmiştir. Hukuk Muhakemeleri Usulü Tüzüğünde çok sık yer alan "Yargıç âdil gördüğü gibi, karar verir" veya "Yargıç uygun gördüğü gibi karar verir" sözcükleri bunu ifade etmektedir. Bu düzenleme ile usul hukukunun birçok alanı Mahkemenin takdirine bırakılm-akta ve Mahkemeden âdil kararlar vermesi beklenmektedir. Daha da ilginci Hukuk Muhakemeleri Usulü Tüzüğünde Emir 64 ile fevkalade önemli bir ilkenin gelmiş olmasıdır. Bu emir usul kurallarına aykırı olarak yapılan bir işleme uygulanacak önlem (müeyyide) il-e ilgilidir. Buna göre usul kurallarından herhangi birine aykırı olarak yapılan işlemin iptali zorunlu değildir. Mahkeme adaletsizliğe neden olacağı kanısına vardığı takdirde usule aykırı olarak yapılan işlemi iptal etmeyebilir ve hatalı işleme daha farklı- bir önlem (müeyyide) uygulayabilir. Yani adalet gerektiriyorsa hatalı işlem geçerli kalacaktır. Özetle 1852'den sonra gelen usul kuralları her fırsatta "bu konuyu Mahkemenin takdirine bırakırım ancak Mahkemeden adil karar vermesini bekliyorum" demekle ye-tinmemiş genelde usul kuralı ile adaletin çelişmesi halinde adaletin geçerli kalmasını öngörmüştür.
Yukarıda özetlemeye çalıştığımız ve Hukuk Muhakemeleri Usulü Tüzüğünde açıkca yer alan hukuk devriminin uygulanması sanıldığı kadar kolay olmadı. Birçok h-ukukçuya anlaşmazlıkların özünü adil bir şekilde çözüme ulaştırmak zor, yasal ve teknik tartışmalarla davaları sonuçlandırmak ise kolay geliyordu. Bu nedenle zaman zaman geriye dönüşler olmuştur. İngiltere'de 1963 yılında verilmiş Re Pritchard davasında bu- konu tartışılmıştır. (Gör:Re Pritchard(1963) 1 A.E.R. sayfa 879) Bu karardan anlaşıldığına göre İngiltere'de 1852 yılında gerçekleşen reformdan sonra yargıya adalet gelmiştir. Örneğin 1887 yılında yargıçlar "artık teknik bir nedenle, yani bir usul hatası -yüzündan İngiliz Mahkemelerinde haklı olan taraf davasını kaybetmiyor" diye övünmekteydiler. Halbuki 1963 yılında verilen Re Pritchard davasında çoğunluk kararı bir usul hatası nedeniyle davayı iptal etmiştir. Bu karar azınlıkta kalan Lord Denningin şiddet-li tepkisine neden olmuştur.
Re Pritchard davasında Lord Denning, şunları söylemiştir.
"My brethern take a different view. They think the defect is fatal and that the plaintiff must be driven from the judgement seat without a hearing. I greatl-y
regret that this should be so: quite recently in Pontin V.Wood, Holroyd Pearce, L.J. recalled the proud boast of Bowen, L.J.:
" It may be asserted without fear of contradiction that it is not possible in the year 1887 for an honest litigant in Her Maj-sety's Supreme Court to be defeated by any mere technicality, any slip, any mistaken step in his litigation."
The present case, and some others which I have quoted, show that in this year, 1963, the assertion can no longer be made. We have not followed- the handwriting of our predecessors. We have marred our copy-book with blots, and the more's the pity of it."
Lord Denning diyor ki, "1887'de İngiltere'de haklı bir davacının davasını teknik nedenlerle kaybetmesi mümkün değildi. O tarihte yargıçla-r İngiliz Mahkemelerinde adalet var diye kıvanç duyuyorlardı. 1963 yılında bugün bizim aynı kıvancı duymamız maalesef mümkün değildir. Ne yazık ki seleflerimizin izinde gidemedik."
Mahkemelerimizde verilen kararlara göz attığımızda aynı geriye dönüşün -bizde de gerçekleştiğini görürüz. Ancak bizde ve İngiltere'de gerçekleşen geriye dönüşler arasında farklılıklar vardır. Bu farkı anlayabilmek için Re Pritchard davasını daha yakından incelememiz gerekiyor. Pritchard İngiltere'de vasiyetname bırakarak vef-at eden bir kişi idi. Vasiyetnamede eşine hiçbirşey bırakmadı. Oradaki yasalara göre böyle bir vasiyetname geçerlidir, ancak eşin de terekeyi dava ederek geçimini sağlayacak parayı talep etme hakkı vardır. Böyle bir talep İngiltere'de dava yoluyla yapılabi-leceği gibi genel istida (originating summons) yoluyla da yapılabilir. Ancak genel istidanın Kaza Mahkemesinde değil Londra'da Merkezde dosyalanması gerekmektedir. Dul kadının avukatı genel istidayı Londra'da dosyalayacağı yerde bulunduğu Kaza Mahkemesinde- dosyaladı. Karşı taraf buna itiraz etmedi. Daha sonra Mukayyidin itirazı üzerine genel istida yetkisizlik nedeniyle iptal edildi. İptal kararı istinaf edildi ve konu İngiltere İstinaf Mahkemesinde tartışıldı. Genel İstidanın yetkisiz bir Mahkemede dosya-landığı açıktı. Çoğunluk kararı burada bir usulsüzlük (irregularity) değil, yokluk (nullity) olduğunu belirtti. İstidanın dosyalandığı andan itibaren yok sayılması gerektiği ve bu hatanın daha sonra düzeltilemiyeceği kanısına varan çoğunluk kararı iptal k-ararını onayladı. Bu karara karşı Lord Denning verdiği tarihi kararda özetle şöyle demektedir. İstidanın yetkisiz bir Mahkemede dosyalandığı doğru, yapılan usul hatasının ciddi bir hata olduğu da doğru. Ancak genel istidanın iptali büyük bir mağduriyete v-e adaletsizliğe neden olacaktır. Çünkü aradan geçen zaman içinde istida dosyalama süresi geçmiş ve Müstedinin yetkili Mahkemede yeni bir istida dosyalama olanağı kalmamıştır. Dolayısıyle istidanın iptali dul kadının haklarını yitirmesi anlamına gelecektir-. Adaletsizlik sözkonusu olmasa ben de iptal kararına katılacaktım. Fakat burada değişik bir çözüm aramak gerekiyor.
Lord Denning diyor ki:
"It ought not to penalise the widow for a
technical slip,especially when the defendants
have not be-en in the least prejudiced by it"
"Teknik bir usul hatası nedeniyle dul kadını
cezalandırmak doğru değildir. Özellikle
yapılan usul hatasının karşı tarafa hiçbir
zararı olmamışsa".
Lord Denning çıkış yolunu bizim Emir 64 (1)'in muadili o-lan Order 70'de buluyor. Bu madde şöyledir.
"Non-compliance with any of these rules, or with any rule of E.70, for the time being in force, shall not render any proceedings void unless the Court or Judge shall so direct, but such proceedings may be set a-side either wholly or in part as irregular, or amended, or otherwise dealt with in such manner and upon such terms as the Court or Judge shall think fit."
Buna göre usul kurallarından herhangi birine aykırı işlem yapıldığında o işlemi iptal etmek zorunlu- değildir. Adaletsizlik olacaksa Mahkeme daha farklı bir önlem (müeyyide) alarak işlemin geçerli kalmasına karar verebilir.
"The widow commenced a known genuine case
before the time limit expired. There was a technical defect in the prosedure but it -can be rectified without the least injustice to the defendant Counsel for the defendants frankly admitted that he had no merits. We can easily remedy the error by ordering this matter to be removed to the Central Office and I think that we should do it." -
"Dul kadın zamanında davasını dosyalamıştı. Bir usul hatası yapılmıştır. Bu hata karşı tarafın haklarını etkilememiştir. Bu- nedenle hata düzeltilebilir ve dosya yetkili Mahkemeye nakledilebilir."
Lord Denninge göre herhangi bir kurala aykırılık halinde Emir 64 âdaletsizliği önlemek için bir çıkış yoludur. Bu nedenle yetkisiz Mahkemede dosyalanan istida geçerli kalmalı ve do-syanın yetkili Mahkemeye nakli için emir verilmelidir.
Çoğunluk kararına göre ise usul hataları veya teknik hatalar yokluk (nullity) ve usulsüzlük (irregularity) olmak üzere ikiye ayrılır. Usulsüz işlemlerde bu işlemi yapanın hatayı düzeltme hakkı vard-ır ve adalet gerektiriyorsa Mahkemenin bu hatayı düzelterek işlemin geçerli kalmasına karar vermesi mümkündür. İşlemin geçerli kalmasının adil olup olmadığına karar vermek için ise yapılmış hatanın karşı tarafın haklarını etkileyip etkilemediğine veya ne -ölçüde etkilediğine bakmak gerekir.
Görüleceği gibi çoğunluk kararına göre yokluk ile usulsüzlük arasında ayırım yapmak büyük önem arzetmektedir. Karardan anlaşıldığına göre bu ayırımı yapmak kolay değildir. Kararda yokluk ile usulsüzlük ayırımını yap-mada yol gösterici değişik görüşler öne sürülmüştür. Çoğunluk kararını veren yargıçlardan biri olan Upjohn L.J. bu konuda şöyle demektedir.
"A fundamental defect will make it a nullity. The court should not readily treat a defect as fundamental and so a -nullity and should be anxious to bring the matter within the umbrella of Ord.70 when justice can be done as a matter of discretion"
Buna- göre bir işlemin yok sayılması için usul hatasının esaslı veya önemli (fundamental) olması gerekir. Mahkeme tereddütlü durumlarda bu hatanın esaslı olmadığı sonucuna varmayı ve böylece takdir hakkını kullanarak hatayı âdil bir şekilde düzeltme olanağını -korumayı tercih etmelidir.
Çoğunluk kararına göre yokluğu usulsüzlükten ayıran diğer bir ölçü ise "defect ex debito justitiae" prensibidir. Buna göre usul kuralları taraflara bir eksikliği düzeltme hakkı tanımışsa artık o eksiklik yokluk olamaz usulsüzl-ük olabilir. Usul kurallarımız bir lâyihanın düzeltilmesine olanak tanıdığına göre lâyihalardaki eksikliklerin yokluk olması söz konusu değildir.
Görüleceği gibi İngiltere'de iki farklı görüş vardır. Lord Denningin öncülüğünü yaptığı görüşe göre Emir -64 öncelikle dikkate alınmalıdır. Yani herhangibir usul kuralına aykırı hareket işlemin veya iddianın iptalini gerektirmez. Mahkeme takdir hakkını kullanarak âdil karar verebilir. Çoğunluk kararına göre ise öncelikle yokluk mu (nullity) yoksa usulsüzlük- mü (irregulatity) diye karar vermek gerekir. Eğer yokluksa yapılabilecek birşey kalmamıştır. Usulsüzlük ise bu usulsüzlüğü gidermek konusunda Mahkemenin takdir hakkı vardır. Mahkeme takdir hakkını kullanırken yani usulsüzlüğe karşı adil bir önlem uygul-amaya çalışırken yapılmış usulsüzlüğün karşı tarafın haklarını ne ölçüde etkilediğini dikkate alacaktır. Açıkca görülüyor ki İngiltere'de bugün geçerli olan görüşlerin ikisinde de 1852 öncesinin usul kurallarını harfiyen uyulması gereken ve amacı önemli o-lmayan kurallar yığını olarak kabul eden şekilci hukuk anlayışının izleri yoktur.
Bizde ise usulsüzlük nedeniyle çok kolay davaların veya müdafaaların iptal edildiğini görüyoruz. Davaların iptaline neden olan usul veya şekil hatalarının büyük bir bölümü- karşı tarafın haklarını etkilemeyen hatalardır. Bunun nedenini araştırdığımız zaman İngiltere'den farklı olarak geçmiş yüzyıllarda kalmış bir hukuk anlayışının etkisinin ülkemizde devam ettiği gerçeği ile karşı karşıya kalırız. 1852'den önce uygulanmış b-u hukuk anlayışı uygulandığı devirde büyük sorunlar yaratmış ve adaletsizliklere neden olmuştu. Ülkemizde yeniden etkili olmasının büyük sakıncaları vardır. Yargı sistemini adaletten uzaklaştıran bu anlayışa katılmak doğru değildir.
Yukardaki genel de-ğerlendirmelerden sonra önümüzdeki davaya dönelim ve soruna çözüm bulmaya çalışalım. Doğru usul hukuku ilkelerine göre taraflar arasında gerçek anlaşmazlık konularını ortaya çıkarıp karara bağlamaya çalışmamız gerekir.
Lord Dening'in görüşünü önümüzdeki- soruna uygulamanın bizi nereye götüreceği bellidir. Lord Denning'in şekilci bulduğu çoğunluk kararına göre ise dava layihalarında eksiklik olması yokluk değil sadece usulsüzlük olabilir. Çünkü usul kuralları böyle bir hatayı düzeltme hakkını tanımıştır.-
Lâyihalar konusunda Odgers on Pleadings and Pratice 20. baskı 76 ve 77. sayfalarda şöyle deniyor.
"The defendant is entitled to know what it is that the plaintiff alleges against him; the plaintiff in his turn is entitled to know what defence will be r-aised in answer to his claims" "it is benefit to the parties themselves to know exactly what are the matters left in dispute."
Buna göre dava layihalarının amacı taraflardan birinin karşı tarafın iddialarını öğrenmesini sağlamak ve taraflar arasında tartı-şılacak anlaşmazlık noktalarını belirlemektir.
Yukarıda özetlediğimiz hukuk ilkeleri ışığında müdafaa ve mukabil talep takririni okuduğumuz zaman eksiklik değil fazlalık olduğunu düşünmek zorunda kalırız. Çünkü layihalarda esasa ilişkin olguyu kanıtlayac-ak olayları tek tek sayma girişimi olmuştur. Halbuki buna gerek yoktur. Bir an için yeterli esasa ilişkin olgunun belirtilip belirtilmediği konusunda tereddüte düşsek bile kuralın amacını dikkate alarak bu tereddütümüzü giderebiliriz. Yukarda belirtildi-ği gibi bu konudaki usul kuralının amacı, tarafların karşı tarafın iddialarını öğrenmeleri ve davaya hazırlanmaları olduğuna göre "acaba Davacı Davalının öne sürdüğü iddiaları anlayamadı ve bu nedenle davasına hazırlanamadı mı?" diye sormamız gerekir. Ön-ümüzdeki davada Davacının, Davalının öne sürdüğü iddiaları anlayamaması ve davasına hazırlanamaması diye bir sorun yoktur. Davacının karşılaşacağı iddiaları anlaması için yeterli esasa ilişkin olgunun öne sürüldüğü açıktır. Hatta bunun ötesinde esasa ili-şkin olguları kanıtlamaya yarayacak şahadet de kısmen de belirtilmiştir. Dolayısıyle esasa ilişkin olguların eksik belirtildiği görüşüne katılmak mümkün değildir. Ancak bir an için bu gerçekleri göz ardı edelim ve esasa ilişkin olguların eksik belirtildi-ğini varsayalım. O zaman da "acaba böyle bir durumda Mahkemenin alması gereken önlem nedir?" sorusunu sormak zorunda kalırız. İddialar eksik belirtildiği zaman davacı avukatının sürprizle karşılaşması ve duruşmada hazırlıksız yakalanması gerekir. Layih-alarda bulunmayan esasa ilişkin olgularla ilgili şahadet sunulmak istendiği anda süprizle karşılaşan avukat doğal olarak buna itiraz edecektir. Bu itiraz sonunda Mahkeme esasa ilişkin olguların eksik belirtildiği görüşüne katıldığı takdirde müdafaa takrir-inin tâdili gündeme gelecektir. Bunu yapmayarak iddialarını kanıtlamış bir tarafa daha sonra "sen esasa ilişkin olguları eksik yazdın o nedenle kanıtladığın hususları dikkate almıyorum" denmesi yukarda özetlediğimiz usul hukuku ilkelerine uygun değildir. - Bu nedenle istinaf edenin birinci istinaf nedeninde haklı olduğu kanısındayız.
2. ROTAR VE DAVACININ İKİ KEZ CEZALANDIRILMASI KONULARI:
İlk Mahkeme kararının bir bölümünde şöyle denmektedir.
"Özet olarak davalı, davacının rötara sebebiyet vermesi ve uçu-ş görevini reddetmesi nedeni ile davalıya prestij kaybettirdiğini ve davalıyı manevi zarara uğrattığını iddia etmektedir. Rötarların davalıya prestij kaybettirdiği ve dolayısı ile manevi zarara sebebiyet verdiği bir gerçektir. Ancak huzurumuzda bulunan da-valı tanığı No:3'ün şahadetine göre davalının seferlerinde %17'lik bir rötar sözkonusudur. %17'lik rötar kanaatimizce küçümsenecek bir rakam değildir ve mutlaka davalıya prestij kaybına neden olmaktadır. Bunlar ışığında davacının sebebiyet vermiş olduğu -münferit rötarın davacıyı işten çıkarmayı gerektirecek boyutta ciddi sonuçlara sebebiyet verdiği kabul edilemez. Yine davalı tanığı 3'ün şahadetine göre davalının disiplin kuralları vardır ve disiplinsiz personelle ilgili olarak disiplin soruşturması ve ç-eşitli cezalar verme yetkisi ile donatılmıştır. Nitekim davacının iki kez uçuşa gelmemesi disiplinsizlik olarak değerlendirilmiş ve Emare 10'da ibraz edilen cezaya çarptırılmıştır. Kanaatimizce davacının rötara sebebiyet vermesi Emare 1 sözleşmenin feshi-ni gerektirecek ağırlıkta olmayıp disiplin işlemi olarak değerlendirilmelidir. Öte yandan davacının Emare 10'da ibraz edilen disiplin cezaları ile cezalandırılan iki kez göreve gelmeme şeklindeki kusurlu davranışlarının fesih sebebine gerekçe gösterilmesi,- ayni suçtan iki kez cezalandırılma anlamında olup adil değildir"
İlk Mahkeme Davalı şirketin uçaklarında genelde %17'lik rotar olduğunu, Davalının prestijinin zaten yüksek olmadığını, bu koşullarda münferit bir rotarın işten çıkarılmayı gerektirecek kad-ar önemli olmadığını belirtmiştir. Diğer taraftan sözleşmenin feshi nedeni olarak iki kez göreve gelmemenin belirtildiğini halbuki bu davranışlardan Davacıya daha önce disiplin cezaları verildiğini ve bir kişiyi aynı kusurdan iki kez cezalandırmanın doğru- olmadığını belirtmiştir. İstinaf eden avukatı bir havayollarında vaktinde hareket etmenin çok önemli bir olay olduğunu, pilotların geç kalmasına göz yumulursa uçakların rotar oranının artacağını öne sürmüştür. İki kez cezalandırma konusunda ise aynı hata-yı tekrarlayan bir pilota karşı gittikçe daha ciddi önlem almak gerektiğini iddia etmiştir.
İstinaf eden avukatının bu iddialarında ilk bakışta haklılık payı olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak önümüzdeki olayda taraflar arasnda imzalanmış bir hizmet sö-zleşmesi vardır ve sözleşmenin feshinin haklı olup olmadığına karar verirken bu sözleşme hükümlerine bakmamız gerekir. Bu nedenle 2.istinaf nedeni olayımıza ışık tutacak ve davayı etkileyecek bir derinlik taşımıyor. Dolayısıyle Sözleşmeye göre feshin tar-tışıldığı 3. istinaf nedenine geçmemiz gerekir.
3. DAVACININ DAVRANIŞLARININ "FAALİYET" OLUP OLMADIĞI TARTIŞMASI:
Davacının görevine son veren 8 Ekim,1997 tarihli yazı şöyledir.
"Kıbrıs Türk Hava Yolları
Kıbrıs Turkish Airlines
Sayı-: 05-C-1997/1948 Lefkoşa,08 Ekim 1997
Konu: İş Akdi Feshiniz Hk:
Sayın, Halil Çakalli
Yönetim Kurulumuzun A-63 sayı ve 06 Ekim 1997 tarihli kararı uyarınca İş Akdiniz Hizmet Sözleşmenizin 16/E - 16/F maddeleri uyarınca ve ilgili- maddelerindeki gerekçeler doğrultusunda 06 Ekim 1997 tarihinden geçerli olmak üzere feshedilmiştir.
Bilgilerinize rica ederiz.
Kıbrıs Türk Hava Yolları Ltd.Şti.
Mehmet Ergin Nevzat Çilingir
Per.ve İdr.İşl-.Md. Mali ve İdr.İşl.Bşk."
Hizmet Sözleşmesinin 16 (e) ve 16 (f) maddeleri ise şöyledir.
"e) İşbu Sözleşme süresinde görev esnasında veya görev dışı zamanlarda Pilotun iyi ahlâk kurallarına aykırı veya Pilot'luk görevine şeref ve haysiyetini zedele-yici davranışlarda bulunması halinde.
f) Yukarıda bahsi geçen hallerde ve işbu mukavelenin 11,12. ve 13'üncü maddelerinin ihlâli halinde Şirketin Pilot'un görevine derhal son vermeye ve işbu sözleşmeyi feshetmeye hakkı olacaktır. Bu gibi hallerde Pilot'a- iş sonu tazminatı ödenmeyecektir."
Davalı, Davacının 16 (e)'de belirtilen iyi ahlak ve şeref ve haysiyeti zedeleyici davranışlarda bulunduğunu kanıtlayacak şahadet sunmamıştır. Şu halde Davacının görevine 12.maddeye göre son verilip verilmediğini araşt-ırmamız gerekmektedir.
Hizmet sözleşmesinin 12.maddesi ise şöyledir.
"Pilot işbu sözleşme süresince Şirketi maddi veya manevi zarara sokacak faaliyetlerde bulunmamayı, Şirketin herhangi bir kademesindeki personeli arasında düzen bozucu veya personeli- kışkırtıcı veya bölücü faaliyetlerde bulunmamayı, Şirketin iş düzenini bozucu faaliyetlerde bulunmamayı, bahsi geçen faaliyetleri desteklememeyi kabul ve deruhte eder."
Hizmet sözleşmesinin 12. maddesinde geçen "faaliyet" sözcüğü acaba Davacının "görev-e gelmeme" veya "geç gelme" şeklinde kanıtlanmış davranışlarını da kapsıyor mu? Önümüzdeki istinafın en önemli tartışma konusu bu olup bu konuda vereceğimiz karar davanın sonucunu belirleyecektir. Davalı(istinaf eden) avukatı faaliyet sözcüğünün geniş bir- anlamı olduğunu ve göreve gelmeme veya geç gelme gibi davranışları da kapsadığını göstermeye çalışmıştır.
İlk Mahkeme konuyla ilgili şöyle dedi.
"Maddede düzenlenen 'faaliyet'den ne anlaşılmalıdır? Davacının iddia olunan eylemleri bu kapsamda mıdır? 'F-aaliyet'in sözlük anlamı, Mustafa Nihan Özön, Osmanlıca Türkçe sözlük 5. basıma göre 1- çalışma, 2-etkinlik'tir
12.madde incelendiğinde yasaklanan eylemin şirket aleyhine zararlı bir çalışma yapmayı veya fiili bir etkinlikte bulunmayı kapsadığı açıklıkla g-örülmektedir. Davalının iddiası ise davacının davalı aleyhine çalışma yaptığı veya etkinlikte bulunduğu şeklinde olmayıp, davalıyı zarara uğratan davranışlarda bulunduğu yönündedir. Bu itibarla davacının 12. maddeye aykırı olarak davalıyı zarara uğratan f-aaliyetlerde bulunduğu hususundaki iddiaları da reddederiz."
Acaba İlk Mahkemenin bu görüşü hatalı mıdır? Yukarıda lâyihalar konusunda görüşlerimizi ayrıntılı olarak anlatmış ve istinaf edeni haklı bulmuştuk. "Faaliyet" sözcüğünün yorumu konusunda ve t-azminatın hesaplanması konusunda ise daha farklı bir tablo ile karşılaşıyoruz.
Bu konuyu incelemeye başlamadan önce Mahkemelerimizin sık karşılaştığı diğer önemli bir usul sorunu üzerinde durmamız gerekir. Bu sorun İstinaf Mahkemesinin fonksiyonu ile ilg-ilidir. Birçok istinafta İstinaf Mahkemesi İlk Mahkeme yerine geçerek konuyu değerlendirmeye davet edilmektedir. Burada yukarıda değindiğimiz usul hukukunun şekilciğe kaymasına benzer temel bir sorunla karşılaşmaktayız.
Diğer hukuk sistemlerinden daha a-dil ve daha pratik olan hukuk sistemimizin önemli özellikleri vardır. Bunlardan biri de yargıca geniş takdir hakkı vermesi ve onu âdil karar vermeye yönlendirilmesidir. Ceza hukukunda suçlara verilecek cezaların en düşük sınırının belirlenmemiş olması bu-nu açıkca göstermektedir. Acaba bu geniş yetki keyfiliği beraberinde getirmiyor mu? İlk Mahkemelerde keyfiliği önleyen, kararların kolaylıkla ve süratle istinaf edilebilmesidir. İlk Mahkeme yargıcı hatalı kararının düzeltileceği bilinci içerisinde olduğu- için keyfi karar verme olanağına sahip değildir. İstinaf Mahkemesinin keyfi karar vermesine ise fonksiyonu engel olur. Hukuk sistemimizin sağlıklı bir şekilde çalışması için Yargıtayın kendini İlk Mahkeme yerine koymaması, ikinci bir İlk Mahkeme gibi sor-una bakmaması, sadece İlk Mahkeme kararında hata olup olmadığını saptamaya çalışması ve bu hatayı saptarken mümkün olduğu ölçüde ilke ortaya koyması gerekir. Saptanan ilke İlk Mahkemeleri bağlayacaktır. Şartlar oluşmadığı sürece İstinaf Mahkemesi de bu i-lkeyi değiştiremeyeceğinden İstinaf Mahkemesini de bağlayacaktır.
Bu çalışma sisteminden uzaklaşmak önemsiz bir sapma olmayıp birçok sorunu birlikte getirebilir. Adalet zorlanabileceği gibi davaların sayısı da gittikce artabilir. Bu nedenle Yargıtay'ın- İlk Mahkemenin yerine geçmeden konuyu değerlendirmeye çalışmasında büyük yarar vardır. Yargıtay önündeki davayı sonuçlandırmaktan çok ilkeyi saptamaya özen göstermeli ve bunun için akademik çalışmaya vakit ayırmalıdır. Bu yönde yapılan çalışmada taraf -avukatlarına da düşen görev vardır. Onlar da akademik çalışmaya önem vermeli ve kendi davalarını kazanmak için gösterdikleri çabanın yanısıra adaleti geliştirecek ilkeler ortaya çıkarmaya gayret göstermelidirler.
Bir hususa daha değinmekte yarar vardır.- Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulduğu 1960 yılından sonra İngiltere'de kabul edilen yasalar ülkemizde geçerli değildir. Şu halde hukukumuzu geliştirerek bu boşluğu doldurmak bize düşen bir görevdir. Bilindiği gibi İngiliz hukuk sisteminde, İstinaf Mahkemesi iç-tihatlarının hukukun oluşmasında önemli fonksiyonu vardır. Bu tablo karşısında bizim İngiliz hukukunun temel ilkelerininden sapma göstermeden kendi hukukumuzu geliştirmeye gayret göstermemiz gerekir. Bunun tersini yapmak yani temel ilkelerde İngiliz hukuku-ndan ayrılarak ayrıntıda İngiliz hukukuna uymak doğru değildir.
İstinaf nedenlerini incelediğimiz zaman bu nedenlerin Yargıtayı İlk Mahkemenin yerine geçerek konuyu değerlendirmeye davet eden bir düşünce içinde hazırlandığını görürüz. Şüphe yok ki istina-f eden bu değerlendirmeden sonra İlk Mahkemeden farklı bir sonuca varmamızı istemektedir. Yukardaki görüşler ışığında bunu yapmamız doğru değildir. İlk Mahkeme yerine geçmeden konuyu değerlendirmeye özen göstermemiz gerekir. Bu sanıldığı kadar kolay olm-ayabilir. Çünkü iki değerlendirmenin birbirine karışma olasılığı vardır. Yanılgıdan kaçınmak için aşağıdaki soruyu sorarak konuyu değerlendirmemiz yararlı olabilir. "İlk Mahkemenin önündeki bilgiler İlk Mahkemenin vermiş olduğu kararı vermesine olanak ve-riyor mu?" Eğer İlk Mahkeme önündeki şahadet ve bilgiler iki farklı sonuca varmaya olanak veriyorsa ve İlk Mahkeme bunlardan birini tercih etmişse İstinaf Mahkemesinin tercihinin farklı olması önemli değildir. İlk Mahkeme hata yapmadığına göre karara müd-ahale etmemek gerekir.
Bu görüşler ışığında 12.maddeyi yorumlamaya çalışalım. 12.maddede geçen "faaliyet" sözcüğü acaba Davacının yapmış olduğu "göreve gelmeme" veya "geç gelme" gibi davranışları da kapsıyor mu? Yoksa şirkete zarar vermek için yapılacak -bir etkinliği veya çalışmayı mı kastediyor. Dikkatle incelediğimiz zaman "faaliyet" sözcüğünün İlk Mahkemenin yorumladığı gibi yorumlanmaya açık olduğunu görürüz. Özellikle ilk cümleden sonra gelen cümlelerde "düzen bozucu,kışkırtıcı, bölücü" faaliyetler-den söz edildiğini dikkate almamız gerekir. Bunlar disiplinsiz bir kişinin münferit davranışlarını değil, bilinçli bir etkinliği anlatmaktadır. Bu nedenle 12.inci maddenin İlk Mahkemenin yorumladığı gibi yorumlamaya müsait olduğunu kabul etmek zorundayız.- Dolayısıyle istinaf edenin 3.üncü istinaf nedeninde başarılı olamadığı kanısındayız.
4.TAZMİNATIN HESAPLANMASI:
İstinaf eden avukatının kararlılıkla tartıştığı diğer bir konu da tazminatın hesaplanması konusudur. İstinaf edene göre hizmet sözleşmesinin- iki türlü feshi mümkündür. a) Sözleşmede belirtilen fesih nedenleri ile. Bu durumda tazminat vermek gerekmez. b) Sözleşmede belirtilen fesih nedenleri dışında. Bu durumda 17. maddenin uygulanması gerekir. Yani pilotun kaç yıl çalıştığı dikkate alınac-ak ve her yıl için son ayın ücretinin yarısı kadar tazminat ödenecektir. Davalı avukatı bu miktarın Davacıya ödendiğini belirtmiş ve Davacı avukatı da bu hususu kabul etmiştir. Bu durumda Davalının iddiasına göre Davacının başka herhangi bir talebi kalmam-alıdır.
İlk Mahkeme İstinaf eden avukatının bu argümanına sempati ile bakmamış ve 17. maddeyi uygulamadan tazminata hükmetmiştir. Acaba İlk Mahkeme önündeki bilgiler vardığı sonuca varmasına olanak veriyor mu?
17.madde şöyledir.
"Yukarıda özellikle bel-irtilen fesih halleri dışında Sözleşmenin feshedilmesi veya Sözleşmenin sona ermesi veya yaş haddi veya ölüm hallerinde Pilot'a veya kanuni mirascılarına görev süresince geçen her tam yıl için Pilot'un almaya hak kazandığı en son ayın tam maaşının (Ücret +- Uçuş Tazminatı) ikide bir nisbetinde iş sonu tazminatı Şirket tarafından ödenecektir."
Sözleşmeyi yorumlamaya çalışırken göz önünde bulundurmamız gereken bir husus şudur. Taraflardan biri bir havayolları şirketi, diğeri ise bu şirkette çalışan bir pilot-tur. Hizmet sözleşmesi büyük bir olasılıkla havayolları tarafından hazırlanmış ve tüm pilotlar tarafından imzalanmıştır. Havayolları şirketinin böyle bir sözleşmeden yararlanabilmesi için, sözleşmenin son derece sade bir dille hazırlanması, okuyanı hiç t-ereddüte düşürmeyen anlamlar taşıması gerekir. Dilbilgisi hataları olan, her okuyanın farklı bir anlam çıkardığı, şifreli metne benzeyen bir sözleşme hazırlamak doğru değildir. Böyle bir metni imzalayan tarafların sözleşmedeki karmaşıklıktan zarar görmel-eri olasılığı büyüktür. Bu tür metinlerden kolaylıkla iki veya daha fazla anlam çıkarmak mümkündür ki İlk Mahkemeleri farklı yorum yaptılar diye hatalı bulmak doğru olmaz.
Tazminatın hesaplanması konusunda şöyle bir tablo ile karşılaşırız. İstinaf eden -Davalı avukatına göre sözleşmede belirtilen nedenlerle sözleşmenin feshi halinde pilotlara hiç tazminat vermek gerekmez. Bunun dışında yani haksız yere fesih halinde ise 17.maddede belirtilen çok düşük tazminatı vermek yeterlidir. Davalı avukatının yorum-u akla ciddi soru işaretleri getiriyor. Bu maddede geçen "İş sonu tazminatı" ne anlama gelir? Önümüzdeki davada söz konusu olan ölüm veya emeklilik gibi bir durumda ödenecek tazminat değil sözleşmenin haksız yere feshi halinde ödenecek tazminattır. Böyle- bir tazminata "iş sonu tazminatı" demek mümkün mü? Yoksa 17. madde de belirtilen tazminat Davacının genel hukuk kurallarına göre almaya hak kazandığı tazminata ek bir tazminat mı?
17. maddede dikkati çeken diğer bir husus "yukarıda özellikle belirtile-n fesih halleri dışında sözleşmenin feshedilmesi halinde" cümlesinde geçen "özellikle" sözcüğüdür. Cümlenin "yukarıda belirtilen fesih halleri" diye kaleme alınması mümkündü. "Özellikle" kelimesi fesih hallerinin iki türe ayrıldığını ve tazminat konusund-a değişik sonuçlara varılabileceğini anlatmaz mı?
Diğer bir nokta ise şudur. 17. maddenin esasta ölüm, yaş haddi gibi doğal nedenlerle sözleşmenin sona ermesi halinde ödenecek tazminatı düzenlediği anlaşılmaktadır. Sözleşmenin haksız bir nedenle fesih- hali bu durumlardan tamamen farklıdır. Gerçekte sözleşmenin haksız bir nedenle feshi hali bir hizmet sözleşmesinde düzenlenecek en önemli konulardan biridir. Böyle bir konuyu ayrı bir madde halinde düzenlemek gerekirdi. Bunu yapamayarak anlamı şüpheli -bir cümle halinde diğer konuların arasına sıkıştırmak doğru olabilir mi?
Görüleceği gibi 17. maddenin Davacının genel hukuk ileklerine göre tazminat alınmasını engelleyip engellemediği tartışmaya açık bir konudur. Ancak Davalıya karşı öne sürülebilecek -en önemli neden kendi tutumudur. Davalı şirketin Davacının görevine son veren 8 Ekim, 1997 tarihli yazısı şöyledir.
"Kıbrıs Türk Hava Yolları
Kıbrıs Turkish Airlines
Sayı:05-C-1997/1948 Lefkoşa,08 Ekim 1997
Konu: İş Akdi Feshiniz Hk.
Sayın, Halil Ç-akallı
Yönetim Kurulumuzun A-63 sayı ve 06 Ekim 1997 tarihli Kararı uyarınca ve ilgili maddelerindeki gerekçeler doğrultusunda
06 Ekim 1997 tarihinden geçerli olmak üzere feshedilmiştir.
Bilgilerinize rica ederiz.
Kıbrıs Türk Hava Yolla-ri Ltd.Şti.
Mehmet Ergin Nevzat Çilingir
Per.ve İdr.İşl.Md. Mali ve İdr.İşl.Bşk."
Bu yazının 17. madde hiç dikkate alınmadan hazırlandığı açıktır. Çünkü sözleşmenin 16 (e) ve 16 (f) maddeleri uyarınca ve bu gerekçeler doğ-rultusunda feshedildiğini vurgulamaktadır. Halbuki 17 madde sözleşmede özellikle belirtilen haller dışında sözleşmenin feshi halinde uygulanacaktır. Bundan çıkan sonuç şu olabilir. 6 Ekim,1997 tarihli kararı alırken Davalının kendisi de 17. maddenin tar-aflar arasındaki anlaşmazlığı etkilemeyeceği görüşünde idi. Tereddütsüz ödeyebileceği ve daha sonra ödemiş olduğu düşük bir tazminatı ödememesinin ve 16 (e), 15 (f) maddelerine başvurmasının başka açıklaması olamaz. Dolayısıyle Davalının kendisi başlangı-çta sözleşmeyi İlk Mahkeme gibi yorumluyordu ve buna göre karar almıştır. Dava açıldıktan sonra sözleşmeye değişik bir yorum getirmeye çalışması ilk yorumun da doğru olabileceğini göstermektedir.
Tüm bu nedenler İlk Mahkemenin yaptığı yorumu yapmasına v-e 17. maddeyi dikkate almadan tazminat saptamasına engel bir durumun bulunmadığını gösteriyor. En azından yapılabilecek iki yorumdan biri de İlk Mahkemenin yaptığı yorumdur. İlk Mahkemede olsaydık bizim yapacağımız yorumun farklı olma olasılığının bulunm-ası önemli değildir. İlk Mahkemenin uygulamasına açık bir durum olduğuna göre bu bulguyu onaylamamız gerekir. Dolayısıle istinaf edenin 4. istinaf nedeninde de başarılı olamadığı kanısındayız.
5. İstinaf nedeni: Davalı avukatının görüşüne göre Davacını-n aylığı asli maaş + uçuş tazminatı idi. Davacı işsiz kaldığı 7 ayda uçmadığına göre uçuş tazminatı alması sözkonusu değildi. Dolayısıyle 7 ayın kaybı hesaplanırken bu miktarın dikkate alınmaması gerekir.
İlk Mahkeme bu konuda şöyle demiştir.
"Daha ön-ce de belirttiğimiz gibi davalının zararı, sözleşme süresindeki tüm maddi menfaatleridir. Kaldı ki tüm şahadet ve emareler ve özellikle Emare 1 incelendiğinde maaş hususunda davalı tarafından böyle bir ayrım yapılmadığı, davacının maaşından bahsederken as-lı maaşın uçuş tazminatı ile birlikte düşünüldüğü sabittir. Bu itibarla davalının bu iddialarını reddederiz."
Emare 7 Personel ücretlerini düzenlemektedir. Bu belgede pilotların ücretleri asli maaş + uçuş tazminatı olarak ayrılmamış ve bir bütün olarak- belirtilmiştir. Bu nedenle Davacının ücretini maaş ve uçuş tazminatı diye ikiye ayırmak kolay değildir. Ayrıca burada bir haksız yere fesih olduğuna göre Davacının uçamaması nedeniyle de tazminat istemesi söz konusu olabilir. Bu nedenlerle tazminatı he-saplarken İlk Mahkemenin hata yaptığı söylenemez.
Yukarıdaki açıklamalar istinaf edenin 1.inci istinaf nedeninde başarılı olduğunu, 3,4 ve 5.inci istinaf nedeninde başarılı olamadığını 2.inci istinaf nedeninin ise sonucu etkileyecek bir özellik taşımadı-ğını gösteriyor.
Özetlersek dava lâyihlarında eksiklik yoktur. Davacının görevine haklı bir nedenle son verilip verilmediği konusunda ise taraflar arasında imzalanmış 16.4.1996 tarihli sözleşme hükümlerine bakarak karar vermek gerekir. Davacı-nın görevine sözleşmenin 16 (e) ve 16 (f) maddelerine dayanılarak son verilmiştir. 16 (e)'deki nedenlerle ilgili şahadet sunulmamıştır. 16 (f)maddesi ise 12. maddeye gönderme yapmaktadır. Kanıtlanan hususların 12 maddede belirtilen tanıma uymadığına ili-şkin İlk Mahkeme bulgu yapmıştır. İlk Mahkemenin bu bulgusunun hatalı olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu nedenlerle sözleşmenin haksız ve mesnetsiz bir nedenle bozulduğu konusunda ilk Mahkeme tarafından yapılan bulguyu onaylamamız gerekir.
Dolayısıyl-e istinaf red ve iptal edilir. İstinaf masraflarını istinaf eden ödeyecektir.
Mustafa H. Özkök: Karara katılırım.
Gönül Erönen: Sayın meslektaşım Taner Erginel'in kararında varmış olduğu neticeye katılıyorum. Bu kararda Sayın Taner Erginel sonuca var-mak için gerekli olan gerekçelerin yanısıra Usul Hukuku ve Hukuk Sistemimize ilişkin genel görüş ve eleştirileri de yer almaktadır. Bu aşamada bu konularla ilgili herhangi bir görüş beyan etmemeyi tercih ediyorum.
Mahkeme: Sonuç olarak istinaf red ve ipta-l edilir. İstinaf masraflarını istinaf eden ödeyecektir.
Taner Erginel Mustafa H. Özkök Gönül Erönen
Yargıç Yargıç Yargıç
22 Kasım, 2001
1
32
Full & Egal Universal Law Academy