(6762 S. K. m. 301)
Dava: İş ilişkisini tesis ve tanzim eden 22.2.1961 günlü sözleşmede davalıların taraf olarak imzası bulunmaktadır. Anılan sözleşmede davalıların A.. A.Ş. (H.......) gazetesi namına imzaya yetkili oldukları açıklanmıştır. Davacı, ilk davasında, bu durumu gözönünde tutarak, A.. A.Ş. aleyhine, kıdem tazminatına ilişkin hakkı saklı olmak üzere, işçilik haklarının tahsili yolunda istekte bulunmuştur. Dava böyle bir şirketin mevcut olmamasından ve davanın şahsen sorumlu bulunan davalılar hakkında açılması gerektiğinden bahisle husumet yönünden reddolunmuş; İşbu karar, Yargıtay'ca da onanmıştır. Bunun üzerine davacı, davasını, Yargıtay'ca onanarak kesinleşmiş mahkeme ilâmına uygun olarak davalılar aleyhine açmış ; mahkeme, şimdi temyiz konusu olan davada davalılarca savunulan ve hükmü dayanak kılınan husumet itirazını red ve davayı kabul eylemiştir.
Bu hüküm dahi Yargıtay'ca onanmıştır.
Demek oluyor ki her iki hükümle 22.2.1961 günlü sözleşmeden doğan işçilik hakları yönünden davalıların sorumlu tutulmaları ve dolayısıyla davanın onlar aleyhine açılması gerekeceği yönü adli bir gerçek olarak tespit olunmuştur. Şimdiki davada da aynı işçilik haklarının saklı tutulmuş bir kesimi istenmektedir. Kesin yargı bakımından önemli olan maddi gerçek değil, adli gerçek, bir başka söyleyişle hukuki hakikattir. Adli gerçeğin maddi gerçekten farklı bulunduğunun sonradan ortaya çıkması, kesinleşen kesin yargıyı etkilemez. Aksi halde, yargı organınca belirli bir konuda bir kimsenin sorumluluğu kabul edilmişken, aynı konuda, o kabule tamamen aykırı olarak, o kimsenin sorumlu bulunmadığı ifade edilmiş olur ki, yargı organının nüfuzunu kıracak böyle bir düşünüş tasvip edilemez. Bu tasvip edilmezlik özellikle bu olayda belirgindir.
Kaldı ki olayda iş sözleşmesinin feshi, devir işleminden ve devralan şirketin davalılarca yapılmış taahhütleri kabulünden öncedir. İş sözleşmesi devirden önce feshedilmiş bulunduğuna göre, davacı; mahkemenin görüşü hilafına devralan şirketin işçisi olarak kabul edilemez. Öbür yandan, iş sözleşmesi son bulduktan sonra devralanın devredene karşı onun taahhütlerini kabul etmesi üçüncü kişi durumundaki davacının haklarını etkilemez. Bundan başka, kanuni unsurları gerçekleşmediği için, olayda T.T.K.nun 301 inci maddesinin uygulama imkânı yoktur. Nihayet Danıştay Kararının niteliği bakımından bu davada kesin hüküm usule getirmediği hususu da açıktır.
Mahkemece, bu maddi ve hukuki olaylar gereği gibi incelenmeden ve aksi düşünceye varılması halinde bunun sebepleri gösterilmeden yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz ve bu yönleri hedef tutan temyiz itirazları yerindedir.
Temyiz olunan hükmün yukarıda gösterilen sebeplerden dolayı bozulmasına 15420/3191 sayı ile 24.3.1969 gününde karar verilip yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; bazı sebep ve düşüncelerle eski hükümde direnmeye karar verilmiştir.
Karar: vekili 17.3.1966 kaydiye tarihli dilekçe ile, müvekkilinin 22.2.1961 tarihinde davalılarla imzalamış olduğu sözleşme gereğince bayi işlerini ve sevkiyatını tedvir ve yürütmek üzere 1187 lira brüt ücretle H...... gazetesinde çalışmaya başladığını ve ancak 1.5.1961 tarihinde ihbar yapılmaksızın ve tazminat ödenmeksizin işine son verildiğini, bu nedenle İstanbul Onüçüncü İş Hakimliğine 1964/726 esas sayısı ile kıdem tazminatı istemek hakkı saklı tutulmak kaydıyla aynı kişiler aleyhine açmış oldukları ihbar tazminatı isteğine ilişkin davanın kabul edilerek hüküm altına alındığını ileri sürerek, evvelce saklı tutulan 16618 lira kıdem tazminatı alacağının faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini istemiş, davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkili A......E.....Y.....'ın 12.9.1961 tarihine kadar gazetecilik ve neşriyat anonim şirketinin müteşebbis heyet azasından birisi sıfatıyla H..... gazetesini idare edenler arasında bulunduğunu ve nitekim, sözleşme altındaki imzaların hemen üstünde, sözleşmenin bu şirkete izafeten akdedildiğinin belirtildiğini ve 12.9.1961 tarihinde noterlikçe tasdikli sözleşme ile H...... gazetesini, bütün hak ve vecibeleriyle birlikte gazetecilik ve neşriyat anonim şirketine devredeceğini ve sözleşmenin mahkemece tasdikinden sonra Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde yayınlandığını ve Türk Ticaret Kanununun 301 inci maddesi hükmü muvacehesinde hali teşekküldeki şirket nam ve hesabına müteşebbis heyet üyesi sıfatıyla yapılan tasarruflardan ve bu meyanda teşebbüs devrinin her türlü muamelelerinden, kurulan şirket tarafından deruhte edilmiş olduğundan şirketin sorumlu tutulabileceğini, bu nedenlerle davada müvekkiline husumet tevcih edilemeyeceğini beyanla davanın evvelemirde bu yönden reddi gerektiğini savunmuştur.
Mahalli mahkemece (davalılar aleyhine açılan evvelki davalarla, davalıların işveren oldukları kesinleşmiş olduğu ve bu kararların muhkem kaziye teşkil ettikleri ileri sürülmüşse de; evvelki davaların görülmesi ve karara bağlanması sırasında davalı tarafından kesin herhangi bir kararla işveren durumunda olduğu ispat edilmemiş, fakat bu kerre ibraz olunan Danıştay Kararı ile, 3.4.1961 tarihinde kurulan işyerinin asıl sahip ve işverenin anonim ortaklığa devredildiği ve işverenin Anonim Ortaklık bulunduğu açıklanmış ve bu suretle davacının işvereninin de 21.7.1961 tarihli T...... Gazetesinde ilan olunan gazetecilik ve neşriyat Anonim Şirketi bulunduğu ve davanın da bu şirket aleyhine açılmak icabettiği gerekçesiyle) verilen, davalıların şahsi aleyhine açılan davanın reddine ilişkin karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay özel dairesince ilâmda yazılı nedenlerle bozulmuş ise de; mahalli mahkemece önceki hükümde direnilmiş ve direnme kararı yine davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Gerçekten iş ilişkisini tesis ve düzenleyen 22.2.1961 tarihli sözleşmede davalıların taraf olarak ve A.. A.Ş. (H.....) gazetesi namına yetkili kişiler sıfatıyla imza koydukları açıklanmış, ancak davacının bu durumu gözönünde tutarak A.. A.Ş. aleyhine kıdem tazminatına ilişkin hakkı saklı kalmak üzere işçilik haklarının tahsili yolunda 4.7.1961 tarihinde 1961/787 esas numarasıyla açmış olduğu dava; Davalılar vekilinin ismi verilen şirketle, ne müvekkillerinin asaleten ve ne de kendisinin vekâleten bir ilişkileri bulunmadığı ve esasen adı geçen şirketin teşekkül etmediği, davanın husumet nedeniyle reddi gerektiği yolundaki savunması üzerine (davanın doğrudan doğruya A..... Anonim Şirketi adına ikame edildiği ve bu hükmi şahsiyetin teşekkül etmediği anlaşıldığı gibi diğer iki davalı A....E....Y..... ve Ö...... E...... aleyhlerine ikame edilmiş bir dava da bulunmadığı) gerekçesiyle husumet yönünden reddedilmiş ve bu karar 7.2.1964 tarihinde Yargıtay özel dairesince onanarak kesinleşmiştir.
Bunun üzerine davacı, davasını 21.4.1964 tarihli dilekçe ile Yargıtay'ca onanarak kesinleşmiş mahkeme ilâmına uygun olarak, davalılar aleyhine açmış, mahkemece, halen temyiz konusu olan davada davalılarca savunulan ve hükme dayanak yapılan husumet itirazının reddiyle davanın kabulü yolunda verilen işbu hüküm dahi Yargıtay'ca onanmıştır.
Demek oluyor ki sözü edilen her iki hükümle 22.2.1961 günlü sözleşmeden doğan işçilik hakları yönünden davalıların sorumlu tutulmaları ve dolayısıyla davanın onlar aleyhine açılması gerekeceği yönü adlî bir gerçek olarak tespit edilmiş bulunmaktadır. Şimdiki davada da aynı işçilik haklarının saklı tutulmuş ondört yıllık kıdem tazminatı kısmı istenmekte olduğuna ve olayda iş sözleşmesinin feshinin, devir işleminden ve devralan şirketin davalılarca yapılmış taahhütleri kabulünden önce olmasından, davacının devralan şirketin işçisi olarak kabulüne imkân bulunmamasına ve iş sözleşmesinin son bulmasından sonra devralanın devredene karşı onun taahhütlerini kabul etmiş olmasının, üçüncü kişi durumundaki davacının haklarını etkilemeyeceğine mebni sorumluluğun davalılara ait olduğunun kabulü zorunludur.
Öte yandan olayda Kanuni unsurları gerçekleşmediği için T.T.K. nun 301 inci maddesinin uygulama yeri olmadığı gibi, Danıştay Kararının niteliği bakımından bu davada kesin hüküm husule getirmeyeceği hususu açık olup, aynı nedenleri kapsayan özel daire bozma ilâmına uyulmak icabederken önceki hükümde direnilmesinde isabet görülmemiştir.
Sonuç: Davacının temyiz itirazının kabulüne, direnme kararının yukarıda gösterilen nedenle 16.02.1972 tarihinde BOZULMASINA oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy