(2709 S. K. m. 123, 129, 177)
Dava: Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Onikinci Asliye Hukuk Mahkemesince davanın zamanaşımı nedeniyle reddine dair verilen 3.10.1977 gün ve 1975/672 1977/472 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesi'nin 9.1.1979 gün ve 1978/877 1979/67 sayılı ilamıyla; (...olayda zamanaşımının gerçekleşmediği...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle; yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü :
Karar: Dava, haksız eyleme dayalı maddi tazminat isteminden kaynaklanmaktadır. Davada, davacı ifa ettiği müsteşar muavinliği görevinden alındığını, Danıştay'ca verilen yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararların uygulanmadığını ve hatta işlemin daha sonra iptaline rağmen görevine iade edilmediğini, bu konuda açılan manevi tazminat istemine ilişkin davanın lehine sonuçlandığını ileri sürerek, sonradan atandığı müşavirlik görevi ile müsteşar muavinliği görevi arasında aleyhine ortaya çıkan toplam 6400 lira tutarındaki maddi zararın davalı Bakan'dan tahsiline karar verilmesini dava ve talep etmiştir.
Yapılan yargılama sonunda, dava zamanaşımı nedeniyle reddedilmiş, davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm özel dairece, olayda zamanaşımı gerçekleşmemiş bulunduğundan bozulmuştur. Yerel mahkeme aynı gerekçelerle eski hükmünde direnmiştir.
1) Uyuşmazlığın esasına girilmeden konunun Anayasa Hukuku açısından öncelikle incelenmesi zorunlu bulunmaktadır. Bilindiği gibi, halk oylaması sonucu kabul edilip yürürlüğe giren T.C. Anayasası'nın 129/5. maddesinde yazılı koşulların gerçekleşmesi halinde tazminat davalarının, ileride asıl sorumlularına rücu edilmek kaydı ile ancak idare aleyhine açılabileceği hükme bağlanmıştır. İş bu hükmün Anayasa'nın yürürlüğe girmesinden önce açılan ve henüz derdest bulunan davalarda da uygulanıp uygulanmayacağı, sorunun birinci yönünü oluşturmaktadır. Başka bir deyimle, işin ve uyuşmazlığın esasına girilebilmesi, mevcut Anayasa hükmünün daha önce açılan davalara da uygulanmaması koşuluna bağlıdır.
Konu T.C. Anayasası'nın genel sistematiği içerisinde incelendiğinde görülmektedir ki 1982 Anayasası yürürlük açısından önceki 1924 ve 1961 Anayasalarına ve bunların tadillerine göre çok daha ayrıntılı ve kesin hükümler içermektedir. Anayasanın yürürlüğe girmesi kenar başlıklı 177. maddenin (e) bendinde, 11. maddeye de atıfta bulunmak suretiyle kanunların Anayasaya uygunluğu sağlanıncaya ya da yeni kanunlar çıkarılıncaya kadar mevcut kanunların Anayasaya aykırı olmayan hükümlerinin veya doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanacağı çok açık bir biçimde belirtilmiştir. Bu hükmün muhalif mefhumundan kanunların Anayasaya aykırı hükümlerinin Anayasaya rağmen uygulanmasının söz konusu olamayacağı sonucunu çıkartmak gerçekçi ve aynı zamanda Anayasanın özüne ve sözüne uygun bir yorum biçimi olarak kabul edilmelidir. Anayasa bu hükmü ile 1961 Anayasası'ndan ayrılmış, kanunlardaki Anayasaya aykırı hükümlerin çözümü için öngörülmüş prosedüre başvurulmaksızın doğrudan ve tereddütsüz Anayasa hükümlerinin uygulanması zorunluluğunu getirmiştir. İşte kamu düzenine ilişkin bulunduğu böylesine açık bir yaptırım hükmünün varlığı karşısında mevcut Anayasa hükümlerinin, kesinleşmiş yargı kararları dışında geçmişe etkili (makable şamil) bir şekilde uygulanması ve genel ilke olarak ajanlarının sorumluluklarından yalnızca idarenin muhatap sayılması kaçınılmaz bulunmaktadır. Gerek Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu ve gerekse Millî Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu tasarı ve gerekçe metinlerinde mevcut bulunmayan 177. madde hükmünün Anayasanın ülke bütününde ve tüm ulusça eksiksiz uygulanmasını sağlamak ve her türlü tereddütleri ortadan kaldıracak bir yaptırım maddesi biçiminde Anayasa metnine dahil edildiğini kabul etmek, amaca uygun bir yorum ve düşünce biçimi olarak benimsenmelidir.
Nitekim, sözü geçen 177. maddenin atıfta bulunduğu ve esasen eski Anayasalarımızda da mevcut olup Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu'ndan başlayarak hiçbir değişikliğe uğramadan kanunlaşmış bulunan 11. madde de (Anayasa hükümlerinin bağlayıcılığı ve üstünlüğü ilkesi) yargı organlarını bağlayan temel bir hukuk kuralı olarak belirlenmiş ve ilaveten hakimin bu ilkeyi doğrudan uygulayacağı, anılan maddenin gerekçesinde de çok açık bir biçimde vurgulanmıştır (Mad. 177/e).
Yapılan görüşmeler sırasında her ne kadar bazı üyeler bir hukuk davasının açıldığı zaman mevcut hükümlere göre yürütülmesi gerektiğini, sonradan çıkarılan yasaların kişilerin doğmuş haklarını ortadan kaldıramayacağını ve hakimin doğrudan Anayasa hükümlerini uygulayamayacağını savunmuş iseler de, bu düşünceler yukarıda özetlenen gerekçenin ışığında çoğunluk tarafından uygun görülmemiş ve benimsenmemiştir. Kaldı ki, sonradan yürürlüğe giren Anayasa hükmünün zamanında gerçek sorumlular hakkında dava açan kişilerin dava haklarını ortadan kaldırdığı yolundaki düşünceler de gerçeklere uygun ve kabule şayan bulunmamaktadır. Zira, T.C. Anayasası zararın doğumuna neden olan eylem ve davranışlarla buna bağlı hukukî sorumluluğu hiçbir zaman ortadan kaldırılmamış, aksine zarar görenler açısından daha güvenli sayılması gereken Devletin sorumluluğu ilkesini getirmiştir. Açılan davalar zarar görenlere hiçbir ciddi külfet yüklemeden ve sadece hasım değiştirmek suretiyle merciinde idareye karşı devam ettirilecek ve sonuçlandırılacaktır.
2) Olayımızda öncelikle incelenmesi gereken ikinci yön, derdest davalara da uygulanması çoğunluk tarafından kabul edilen T.C. Anayasası'nın 129/5. maddesi hükmünün, bakanlar hakkında açılan davaları da kapsayıp kapsamayacağı hususudur. Şayet sözü geçen 129/5. madde hükmü bakanlar idarenin sorumluluğuna ilişkin genel ilkenin kapsamı dışında mütalaa ediyorsa, bu takdirde bakan hakkında açılmış bulunan iş bu davanın da esasına girilmesi gerekecektir.
T.C. Anayasası'nın 129/5. maddesi diğer koşulların da varlığı halinde memurların ve diğer kamu görevlilerinin kusurlarından doğan tazminat davalarının ancak idare aleyhine açılabileceğini hükme bağlamıştır. O halde üzerinde durulması gereken husus memur olmadığı tartışmasız bulunan bakanların kamu görevlileri deyimi kapsamına girip girmediğinin tespitinden ibarettir.
Bilindiği gibi bakan, belli bir hizmet alanında icrai kararlar, almak selahiyetini taşıyan ve kamu otoritesini kullanan en yüksek organ, o hizmetin başı ve son hiyerarşik merciidir. Türk İdare Hukukunun ve Devlet Sistemimizin Cumhuriyetten bugüne kadar değişmeyen en önemli vasfı, merkezi otoriteye bağlı bir meratip silsilesinin (la hierarchie) varlığıdır. İşte bakan, bu hiyerarşinin mutlak hakimi ve yöneticisidir; Devlet ve Hükümet adına idareye yön veren kişidir. 1982 Anayasası'nın 1961 ve hatta 1924 Anayasalarına karşı güçlü devlet ve otoriter idare kavramlarına daha fazla önem verdiği ve özellikle yürütmeyi yasama ve yargı karşısında daha da güçlendirdiği tartışmasızdır. Anayasanın bir çok maddeleri bu temel düşünceye uygun olarak değiştirilmiş ve yeniden düzenlenmiştir. Hal böyle olunca Anayasa yapıcısının idarenin bütün organları gibi en üst merci bakanları da geniş yetkilerle mücehhez kıldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Çoğu zaman belli bir konuda temelde Devlet felsefesini ve özelde de hükümet (Bakanlar Kurulu) karar ve tasarruflarını uygulamak durumunda kalan bakanı bu uygulamadan doğan zararların sorumluluğu ile karşı karşıya bırakmak, yukarıda açıklanan temel felsefe ve ilke ile açık bir çelişki meydana getirir. Bundan dolayıdır ki, idare kendi icraatı sonucu ortaya çıkacak hukuki sorumluluğu tamamen yüklenecek, ajanları ile olan iç ilişkide rücu konusunu organlarının temel ilkelere uygun davranma ölçüsünde çözümlemeye çalışacaktır. İşte Anayasanın 129/5. maddesinde düzenlenen ve getirilen temel felsefe böyle bir amaca yöneliktir. Devlet, kendi adına belli bir hizmet alanını yöneten bakanı mahkeme koridorlarında dolaşmaktan ve çok daha önemlisi açılan davalardan dolayı manevi bir baskı altında kalıp hizmeti aksatmaktan ve nihayet gereken cesur kararları alabilme iradesinden uzaklaşmaktan kurtarmak istemiştir. Her ne kadar bir kısım üyeler bakanı idari hiyerarşi içinden soyutlayarak bakanların kamu görevlisi kapsamında bulunmadığını savunmuş iseler de; bu düşünce tarzı çoğunluğu oluşturan üyeler tarafından sözü geçen 129. maddenin genel amaç ve kapsamına uygun mütalaa edilmemiştir. Aksi halde herhangi bir bakanlığın görev ve yetki yönünden çok alt derecede bir memurunun ya da kamu görevlisinin tasarrufu Devletin sorumluluğu ilkesi ile karşılanırken, bakanı bu uygulamadan istisna kabul etmek izahı son derece zor açık bir çelişki oluştururdu.
Bu arada kamu görevlisi deyimi üzerinde de kısaca durulmasında fayda mütalaa edilmektedir. Türk İdare Hukukunda baskın ve yaygın görüş, bu deyimin iki ana unsuru içerdiğidir. Bunlardan birincisi görevlinin bir kamu hizmetini yüklenmesi, ikincisi ise bu görev karşılığı Devlet bütçesinden maaş, ücret, ödenek vs. gibi her ne nam altında olursa olsun görevliye bir maddi meblağın tahsis edilmesidir. İşte bu yüzdendir ki avukatlar ve başkaca hizmet grupları aslında bir kamu hizmeti yaptıkları halde bu hizmetlerinin maddi karşılığı Devlet bütçesinden karşılanmadığı için birer kamu görevlisi olarak kabul edilmemektedirler. Bakanların bu iki ana unsuru tam olarak taşımaları kamu görevlisi olarak kabullerinin açık bir kanıtını oluşturmaktadır.
Diğer taraftan T.C. Anayasası'nın 129. maddesi, 126, 127 ve 128. maddelerini de kapsayan ve gerek merkezi ve gerekse mahalli idareleri oluşturan (idarenin kuruluşu) kenar başlıklı ve (idare) ana başlıklı bölümün içinde yer almaktadır. Nitekim, bölümün ana girişine ilişkin 123. maddede idarenin kuruluş ve görevleri ile bir bütün olduğu hususu açıkça vurgulanmıştır. Bakanı idareden soyutlamak bu bütünlüğü bozan ve hiçbir haklı nedeni olmayan bir düşünce tarzıdır. İşte bütün bu nedenlerle bakanları kamu görevlileri kapsamı içinde mütalaa etmek Türk İdare Sistemine, 1982 Anayasası'nın güçlü Devlet ve etkili yürütme felsefesine ve nihayet iş bu Anayasa ile reddedilen geçmiş dönemin üzücü uygulamalarından dönülmesi ilkesine son derece uygun düşecektir.
Bütün bunlardan sonra artık konunun esasına girilmesi ve Anayasa'nın 129/5. maddesinin öngördüğü koşullar ile yasal unsurlar açısından idarenin karşılaması gereken bir sorumluluğunun var olup olmadığının belirlenmesi ve sonucuna göre uyuşmazlığın incelenmesi gerekmektedir. Ne var ki, yerel mahkemenin karar tarihinde henüz yürürlüğe girmemiş bulunan Anayasa hükmünü ve bu açıdan sorumluluğun yasal unsurlarını da incelemediği belli bir vakıadır. Öyle ise bu yönler incelenmek üzere direnme kararının bozulması gerekmektedir.
Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen sebeplerden dolayı HUMK'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek olursa temyiz peşin harcının geri verilmesine, 1.6.1983 gününde yapılan ilk görüşmede yeterli çoğunluk sağlanamadığı için, 14.09.1983 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy