(818 S. K. m. 141, 142, 50, 51) (1475 S. K. m. 73, 82) (1086 S. K. m. 74)
Dava: Taraflar arasındaki "tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, (Karabük İş Mahkemesi)'nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 4.12.1979 gün ve 1968/82-1979/1483 sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesi'nin 13.3.1980 gün ve 2717-2420 sayılı ilamıyla (..Dava konusu olayda % 50 davalı kuruluşun şoförü, % 50 oranında da başka araç sürücüsünün kusurlu olduğu kabul edilmiştir. Öte yandan, BK.nunun 50. maddesindeki hükümde olay mütaddit kimselerin kusurlu hareket etmesi sonucu meydana gelmişse birbirine rucu derecesi belirtilmek suretiyle müteselsil sorumluluk esası kabul edilmiştir. Fer'an zimmet hal olanlar için de hukuki durum aynıdır.
Bu hale göre, mahkemenin BK.nun 50. maddesini nazara almaksızın davalıyı % 50 kusur oranında sorumlu tutarak hüküm tesis etmesi isabetli değildir..) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz eden: Davacılar vekili.
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Birden çok kimsenin birlikte neden oldukları zarardan sorumluluklarını düzenleyen BK.nun 50. maddesi, ya da birden çok kimsenin değişik nedenlerle meydana getirdikleri aynı zarardan sorumluluklarını düzenleyen BK.nun 51. maddesi uyarınca ve aynı Yasanın 142. maddesi hükmüne dayanarak davacı, zararının tümünü müteselsil sorumlulardan biri aleyhine açacağı bir dava ile isteyebileceği gibi, sorumluların hepsi aleyhine açacağı bir dava ile de talep edebilir. Ancak, aynı Yasanın 141. maddesi gereğince teselsül, ister yasadan, ister sözleşmeden doğmuş olsun, bu kuraldan yararlanma hakkı sadece zarara uğrayanın, daha geniş bir deyim ile alacaklınındır. Zarara uğrayan (alacaklı), bu hakkını kullanmadıkça, yani müteselsilen tahsil isteğinde bulunmadıkça, mahkeme re'sen onun yararına teselsül kuralını uygulayamaz. Çünkü, hakim istek ile bağlı olup, istek dışı karar veremez. Usulün 74. maddesi buna engeldir.
Ana kural bu olmakla ve davacının dava dilekçesinde müteselsilen sözcüğünü kullanmak suretiyle tahsil isteği bulunmamakla beraber; dava dilekçesindeki sözlerden ve ileri sürülen olaylardan ve bunların yorumundan, davacının dolaylı bir biçimde müteselsilen bir ödetme isteği bulunduğu anlaşıldığı takdirde, yukarıda belirtilen kuralın uygulanmasında yasal bir sakınca yoktur. Nitekim HGK.nun 23.3.1966 gün ve 9/3 E., 80 K. sayılı ilamında da aynı görüş açık ve seçik olarak vurgulanmıştır. Kuşku yoktur ki, yapılacak yorumlarda temel hüküm BK.nun 18. maddesidir. Bu genel yorum kuralı, dava sırasındaki bir beyanın, ya da dava ve cevap dilekçeleri ile tarafların yine dava sırasındaki yazılı bildirimlerinin yorumunda da uygulanır. Çünkü, gerek dava dilekçeleri, gerekse tarafların dava sırasındaki sözlü ve yazılı diğer bildirimleri, kural olarak, birer hukuksal işlemdir ve her hukuk işlemi gibi BK.nun 18 ve MK.nun 2. maddeleri gereğince bildirimde bulunanın kullandığı sözlere bakılmayarak, afaki iyiniyet kurallarınca kullanılan sözlerden veya yazılardan ne gibi bir anlam çıkarılması gerektiği belli edilerek yorumlanmalı ve bu yorum sonucuna göre işlem yapılmalıdır. (HGK.nun 3.4.1963 gün ve 2/93 E., 29 K.).
Temyiz incelemesine konu olan bu davada, davacı tarafından düzenlenen 3.4.1968 günlü dava dilekçesinde, gerçekten açık bir şekilde müteselsilen sözcüğü kullanılmak suretiyle tahsil isteği mevcut değildir. Ne var ki, davacı, bir iş kazasında ölen miras bırakanın olayda hiçbir kusuru bulunmadığını açıkça vurgulamış ve üstelik davalıya belli oranda bir kusur atfetmek suretiyle iddiasını da sınırlamamış ve sonuçta (fazlaya ait talep haklarını saklı tutmak suretiyle) zararının tümünü davalı işverenden istemiştir artık burada, davacının davalıdan gerçekleşecek kusur oranında bir talepte bulunduğunu ileri sürmek mümkün değildir. Bir davacının kendilerinin tamamen kusursuz olduğundan söz ederek zararlı sonucu meydana getiren müteselsil borçlulardan biri aleyhine açtığı bir davada zararının tümünü talep etmesi, örtülü olarak değil, aksine BK.nun 142. maddesinde öngörülen teselsül kuralına açık bir şekilde dayandığının belirgin bir kanıtıdır; bu gibi durumlarda, müteselsilen sözcüğünün dava dilekçesinde kullanılmamış olması sonuca etkili değildir.
O halde, davalının zararın tümünden sorumlu olduğu ve davada teselsül kuralına dayanıldığı gözetilerek, gerçekleşen zararın istek doğrultusunda tahsiline karar verilmek gerekirken, dava dilekçesinin yorumunda hataya düşülerek, davalının kusuru oranında ödetmeye karar verilmesi ve usul ve yasaya uygun olan Özel Daire bozma ilamına uyulmayarak önceki kararda direnilmesi bozmayı gerektirir.
Sonuç: Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen sebeplerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince (BOZULMASINA), istek olursa temyiz peşin harcının geri verilmesine, 24.6.1983 gününde, oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy