(743 S. K. m. 462, 499, 501)
Dava: Taraflar arasındaki davadan dolayı bozma üzerine direnme yoluyla İstanbul Asliye 10. Hukuk Hakimliğinden verilen 12.4.1982 gün ve 1982/311-245 sayılı kararının bozulmasını kapsayan Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 26.11.1982 gün ve 1982/2-540 E. l982/922 K. sayılı ilamıyla karar düzeltilmesi yoluyla incelenmesi Davalı vekili tarafından verilen dilekçe ile istenilmiş olmakla, Hukuk Genel Kurulunca dilekçe düzeltilmesi istenilen ilam ve dosyadaki ilgili bütün kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü.
Karar: 1- Davalı, "karar düzeltme" isteminde, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 440/IV öngörülmüş bulunan yasaya aykırılık olgusuna dahi dayanmıştır. Öbür yandan yasanın sözüyle, yada özüyle değindiği tüm sorunlarda yürürlükte bulunduğu ilkesi Medeni Kanunumuzun ilk cümlesini oluşturur. ( M.K. m. 1, f, c. 1 ) Bu yönden bir davada uyuşmazlığa uygulanabilecek yasa hükmü olup olmadığını saptamak, böyle bir hüküm varsa, bu hükmün niteliğini açıklık ve seçiklikle belirlemek, salt hukuk uygulamasının zorunlu kıldığı bir yöntem gereği değildir. Belirgin biçimde bir yasa buyruğudur. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 1982 Anayasasıyla artık Anayasal bir güç ve nitelik kazanan 77. maddesindeki "çabukluk" ve "ucuzluk" ilkelerinin gerçekleşebilmeleri de ancak bu durumda mümkündür ve davayı nitelendirme ödevi, 4.6.l958 günlü İBK'nda vurgulandığı üzere her şeyden önce hakime aittir.
O halde ilk iş olarak davanın gerçek niteliği ortaya konulmalıdır. Esasen ancak bu takdirdedir ki karar düzeltme nedenlerinin sağlıklı bir biçimde değerlendirilmeleri mümkün olacaktır.
II- İstinye Devlet Hastahanesi yararına vasiyeti içeren "vasiyetnamede" Hastahane genişletme alanında yapılacak pavyonlardan birisine vasiyetçi ve eşinin adlarının verilmesi kaydının yer aldığı yönü olayda tartışmasızdır. Davacı, yapılan pavyona bir başkasının adının verildiğini ve şu suretle, vasiyetçinin bu isteğinin yerine getirilmesi olanağının kalmadığını ileri sürerek vasiyetnamenin iptalini ve vasiyet konusu taşınmazın adına tapuya tesciline karar verilmesini dava etmektedir.
Vasiyetçiyle birlikte eşinin adlarının yapılacak bir pavyona verilmesi yolundaki vasiyetname hükmü, yasanın deyimiyle, davalıya yönelik bir yükümlülük ( mükellefiyet ) niteliğindedir ve bu yönün belirginliği karşısında nasıl uyuşmazlık oluşturmayan maddi bir olgunun kanıtlanmasına gerek yoksa, bu maddi olgunun da hukuksal niteliği üzerinde durulmasına gerek bulunmamaktadır. Esasen görüşler Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun önceki kararında belirtildiği üzere bu konuda birleşmişlerdir.
Bu niteliğiyle olaya Yasada uygun düşen madde vardır ve bu madde, Medeni Kanunumuzun 462. maddesidir.
III-I ) ( Mükellefiyetler, şartlar ) kenar başlığını taşıyan 462. madde, şu hükümleri içermektedir:
"Muris vasiyetinde veya miras mukavelenamesinde bazı mükellefiyetler ve şartlar koyabilir. Miras mukavelenamesinin veya vasiyetin infazından itibaren alakadarlardan her biri bu mükellefiyetlerin ve şartların icrasını isteyebilir. Kanuna yahut adabı umumiyete mugayir şart ve mükellefiyetleri ihtiva eden tasarruf batıldır. Faydasız veya yalnız başkalarını iz'aç için kullanılan şartlar ve mükellefiyetler lağıvdır."
Görülüyor ki maddede üç tür yükümlülük ( mükellefiyet ) öngörülmüştür ve bu yükümlülüklerin her biri, yerine getirilmemeleri durumunda ilgililerin sahip olacakları dava hakkının türü ve kapsamını belirleyecek bir biçimde birbirinden farklı yaptırımlarla ( müeyyidelerle ) ayrılmışlardır.
2 ) Bu yükümlülüklerden bir kesimi ( f. II, c. son ) Yasanın anlatımıyla "faydasız veya yalnız başkalarını izaç için kullanılan" yükümlülüklerdir ve yaptırımları "lağıv" oluşlarıdır. Bu yükümlülüklerin vasiyetnameyi geçersiz kılmaları yada bir ( ifa davası )na konu yapılmaları söz konusu değildir.
Davamıza konu yapılan yükümlülüğün bu türden bir yükümlülüğü oluşturmadığı yönü açık seçiktir.
3 ) 1- Öbür kesim yükümlülük ise ( f. II, c. 1 ) gene maddenin anlatımıyla "kanuna yahut adabı umumiyete mugayir" yükümlülüklerdir. Bunların yaptırımı, yükümlülüğün ilişkin bulunduğu kişiye yapılmış vasiyeti geçersiz kılmalarıdır. Gerçekten maddedeki bu nitelikte olan "mükellefiyetleri ihtiva eden tasarruf batıldır" sözleri bu yönü hiçbir kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak bir belirginlikle ortaya koymaktadır.
II- Bu yönden yükümlülüğün yasaya yada genel ahlaka aykırı bulunması durumunda ilgililerin vasiyetin iptali için dava açma hakkına sahip bulundukları tartışmasızdır. Ne var ki dava konusu yükümlülük ne yasaya nede genel ahlaka aykırıdır. Böyle bir aykırılığın olasılık olarak bile üzerinde durmayı gerektirecek bir değeri yoktur.
III- Hiç kuşkusuz, olanaksız yükümlülüğün ( imkansız mükellefiyetin ) de bu kesim çerçevesine girdiği söylenebilir ve bu taktirde eğer yükümlülük ile ölüme bağlı işlem arasında birbirinin var oluş nedenlerini gerçekleştirecek biçimde bir bağlılık varsa vasiyetin dahi iptali istenebilir. Ancak olanaksız yükümlülük ile yükümlülüğün olanak içerisinde bulunmasına rağmen yerine getirilmesinin ( ifasının ) olanaksız duruma gelmesi hallerini de birbirinden ayırmak gerekir. Bu olayda ise, olanaksız bir yükümlülük söz konusu değildir. Zira yükümlülüğün konusu yapılacak bir pavyona vasiyetçi ve eşinin adlarının verilmesidir ki böyle bir yükümlülüğün vasiyetnameye konulması, olanaksız bir edinim öngörülmesi demek değildir. Esasen davacı davasında olanaksız bir yükümlülükten değil, sonradan yerine getirilmesi olanaksız duruma gelmiş yükümlülükten söz etmektedir.
Kaldı ki bunun aksi düşünülebilirse bile, davada bu olayın özelliği ve iptalin sonuçlarından yararlanacakların vasiyetçiye yakınlıklarının niteliği, böylesine sıkı bir bağlantının varlığını kabule elverişli bulunmamaktadır. Elbetteki vasiyetçi, vasiyetnamesine yükümlülük hükmü korken iyilikseverlik düşüncesiyle birlikte kendisinin ve eşinin adlarını yarınlara bırakma isteğini de amaçlamakta idi. Lakin Onun bu isteğinin gerçekleşmesine olanak kalmaması durumunda, vasiyette bulunamayacağını gösteren hiçbir kanıt ve belirti yoktur. Bu yönden bu konuda şu olasılığın ağır bastığı kabul olunabilir. vasiyetçi, doğal olarak oluşturduğu iyilikseverlik yapıtının kendisinin ve eşinin adlarını taşımasını istemektedir. Giderek bu yoldan başkalarını da benzer iyilikseverliklere özendirme amacını izlemektedir. Fakat asıl isteği iyilikseverliktir. Değişik söyleyişle vasiyetçe adsız iyilikseverlik değil adlı iyilikseverlik istemiş de olsa, ölüme bağlı kazandırıcı işlem ve bu işlemin içerdiği isteminde temel öğe iyilikseverliktir.
Vasiyetnamenin iptali durumunda vasiyetçinin yükümlülüğe ilişkin isteminin tümüyle yasal bir planda gerçekleşme olasılığının da kalkacağı gözden kaçırılmamalıdır. O halde yükümlülüğe ilişkin ikincil nitelikte bir isteğin gerçekleşmediğinden bahisle davalı taraf yararına oluşturulan vasiyetin iptali için dava hakkı tanınması, belirgin bir biçimde az önce anılan esaslara aykırıdır ve yorum kuralları açısından vasiyetçinin temel isteğiyle bağdaşmaz niteliktedir.
IV- Bütün bu maddi ve hukuki olgular bir yana, davada olanaksızlık durumu da saptanmamıştır. Gerçekten yerel mahkeme, davayı zamanaşımı yönünden reddettiği için diğer yönler ve bu arada olanaksızlık konusu üzerinde durmamıştır. Bu da doğaldır. Zira bugün dahi yürürlükte bulunan ll.4.l940 günlü ve 7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği üzere, dava müruruzamanı davanın esası hakkında her türlü muhakemeye ve temyizen dahi tetkikat icrasına manidir."
Öbür yandan, her ne kadar, "İstinye Devlet Hastahanesi"nin genişleme alanında bulunan ve kamulaştırılan 153 ve 156 sayılı parseller üzerine üçüncü kişi tarafından ek pavyon yapılarak bu kişinin adı verilmiş olmakla, beraber aynı genişleme alanındaki 154 sayılı parsele ait kamulaştırma işleminin henüz gerçekleştirilmediği ve kamulaştırmanın gerçekleşmesi ile yükümlülüğün yerine getirilme olanağının doğacağı dosya içeriğinden ve özellikle de İstanbul Belediye Başkanlığının yanıtıyla onamlı İmar Planı ve tapu kayıtlarından anlaşılmaktadır. Vasiyetnamede, belirli bir parsel ve sürede öngörülmemiş bulunduğu için, yükümlülüğün yerine getirilmesi yönünden olanaksızlık durumunun gerçekleştiği söylenemez. Bu olanak varken, vasiyetnamenin iptalinin istenemeyeceği ve dava hakkının yükümlülüğün yerine getirilmesini ( ifasını ) istemekle sınırlı kalacağı açık seçiktir.
v- Şu duruma göre bu kesim yükümlülük çerçevesinde soruna yaklaşıldığından somut olayın davacıya vasiyetnameyi iptal ettirme hakkını vermediği hukuksal gerçeği ortaya çıkmaktadır.
4 ) Üçüncü tür yükümlülük ise, maddenin birinci fıkrasında yer almıştır. Diğerlerinden ayrımlı olarak maddede bu tür yükümlülüklerin ayırıcı ve belirleyici özellikleri gösterilmemişse de, bunların faydasız ve yalnız başkalarını izaç için kullanılan ve kanuna yahut adabı umumiyete mugayir yükümlülükler dışında kalan yükümlülükler olduklarının kabulü gerekir. Bu tür yükümlülüklerin yaptırımı ise, onların yerine getirilmesinin istenmesiyle sınırlıdır. Yoksa, yükümlülüğün yerine getirilmemiş olunmasının kazandırıcı ölüme bağlı işlem üzerinde etkisi bulunmamaktadır. M.K. m. 462 f. 1. c. 2deki "..alakadarlardan her biri mükellefiyetlerin ve şartların icrasını isteyebilir." sözcükleri, bu yönü açıklık ve seçiklikle doğrulamaktadır.
Yargıtay kararları da bu doğrultudadır. Örneğin, Yarg. 2. Hukuk Dairesine ait 28.11.1968 günlü, 6446, E.762 sayılı karardan yapılmış şu alıntı, bu yoldaki Yargıtay görüş ve uygulamasını vurgulamaktadır. "Vasiyetname hükümlerinin yerine getirilmemesinden dolayı ilgililer ancak M.K.nun 462 maddesi hükmü gereğince infazını, şart ve mükellefiyetlerin yerine getirilmesini isteyebilir. Yoksa, bu hal vasiyetnamenin iptali için kendilerine bir hak vermez. Bu durumda davanın reddi gerekir.
Dava konusu yükümlülük, nitelikçe, anılan yükümlülüklerin dışında kaldığı için yasa bakımından bu üçüncü tür yükümlülükler çerçevesine dahildir ve ilgili yerine getirme davası dışında ayrıca vasiyetnamenin iptali için dava hakkına sahip değildir.
IV-1 ) Davada yükümlülüğün belirtilen niteliği bakımından vasiyetnamenin geçersizliğinden ve dolayısıyla, davacının vasiyetnamenin iptalini dava edebilmesi hakkından söz edilemeyeceği için olağan bulunan, davanın bu yönden reddi olmak gerekir İdi. Zira, var olmayan dava hakkının dava zaman aşımına uğramış bulunduğu ileri sürülemez. Bu yönden, dava hakkının dava zaman aşımına göre inceleme önceliği vardır ve kaynaklandığı ana düşünce göz önünde tutulunca bu esas anılan 11.4.1940 günlü YİB kararına aykırı değildir.
2 ) Şu var ki bu olayda dava, olanaksızlık esasından hareketle vasiyetnamenin geçersizliği çevresinde M.K. m. 499 a 3 sayılı bendine göre kurulmuş ve vasiyetnamenin iptali istemiyle açılmıştır. Dava dilekçesinde hiçbir yasa maddesi ve dolayısıyla sözü edilen maddeler anılmamış olunmakla birlikte, davanın bu anlayışla kurulduğu açıktır. Bu yön davalının M.K. m. 501e dayanan zamanaşımı savunmasına davacı tarafın vermiş olduğu dilekçelerden ve özellikle de vasiyetnamedeki yükümlülüğü olanaksız duruma gelmiş koşul ( şart ) olarak nitelendirilen 6.4.1981 günlü dilekçeden açıkça anlaşılmaktadır. Özel daire kararları dahi temelde böyle bir düşünceyi esas almıştır. Kaldı ki M.K. 499 b. 3, salt koşuldan bahsetmiş de olsa, M.K. m. 462 ( IIden yararlanarak yükümlülüğün dahi M.K. 499 b. 3 çevresine girdiğinin kabulü gerekir. Hal böyle olunca öncelik sırasındaki yanılgı ve davanın belirtilen gerçek niteliği karşısında gerçekte, M.K. m. 501in olayda uygulanamayacağı hukuksal gerçeği bir yana bırakılacak olunursa, mahkemenin son kez anılan M.K. m. 501e dayanarak zamanaşımından reddi cihetine gitmesinde bir isabetsizlik yoktur. Giderek, özellikle dava ekonomisine ilişkin düşünceler ve bir an önce uyuşmazlığa son verme kaygısı ile mahkemenin davayı kendisine sunuluş biçimine göre zamanaşımı yönünden reddetmiş bulunmasında belirgin yarar vardır.
II- Gerçi bir görüşe göre, geçerli bulunmayan işlemlerde ve bu arada, vasiyetnamelerde zamanaşımı söz konusu edilmez. Nitekim özel dairenin direnilen kararında bu görüşe yer verilmiştir. Şu var ki, bu görüşe her şeyden önce belirgin olarak geçersiz vasiyetnameleri öngören M.K. m. 499 ve 501 nci maddelerin açıklığı engeldir. 7.6.1939 günlü 31 E., 47 K. sayılı YİBK.yla Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun en yeni tarihli kararları buna engeldir. Bu görüşün kabul edilmesi durumunda, bir vasiyetnamenin geçersiz bulunduğundan bahisle örneğin 40 veya 50 yıl sonra iptal davası açılması mümkün olacaktır. Bunun ise kabul edilmezliği özellikle, mütemadi suçları andıran bir biçimde eylemin sürekliliği söz konusu edilemeyeceği için ortadadır.
III- Nitekim Hukuk Genel Kurulunun ( Karar Düzeltme ) konusu olan kararında dahi en azından üstü örtülü olarak bu görüş benimsenmemiş dava, mükellefiyetin ifasının artık imkansız olduğundan bahisle muamelenin ( yani vasiyetnamedeki davalı tarafa ilişkin kazandırıcı işlemin ) hükümsüzlüğün tespiti" yolunda nitelendirilmiş ve tespit davalarının zamanaşımına bağlı olmaksızın her zaman açılabileceği yollu bir görüş öngörülmüştür. Tespit davaları ile ilgili olarak öğretide ileri sürülen bu görüş kabul olunsa bile, inceleme konusu davanın yalnız başına tespit davası olarak nitelendirilmeyeceği yönü, davanın yukarıda açıklanan niteliği açısından tartışmasızdır ve bundan ötürü de, somut olay bakımından bu görüş, belirgin biçimde bir yanılgı sonucudur. Nihayet tespit davasının ilerde bir eda davası, yada inşai dava açılmasına yönelik olması durumunda Hukuksal yarardan yoksun sayılacağı için reddolunacağı ve konuya bu açıdan yaklaşıldığında da vasiyetnamenin hükümsüzlüğünün saptanmasına ilişkin davanın pratikte her zaman açılamayacağı yönü açık seçiktir.
V- Sonuca götürücü bu maddi ve hukuki olgular karşısında bir kesimin davanın çözümü için etkili bulunmadığı da göz önünde tutularak yükümlülüğün yerine getirilmesinin olanaksız duruma girmesi takdirinde ikame görüşü çevresinde bir sonuca varılıp varılamayacağı yükümlülüğün yerine getirilmesine ilişkin davaların zamanaşımına bağlı tutulup tutulamayacakları yükümlülüğün yerine getirilmesi davaları ile yükümlülüğün olanaksızlığından ötürü vasiyetnamenin iptalini amaçlayan davaların aynı zamanaşımına bağlı olup olmadıkları vb. gibi sorunlar üzerinde durulmamıştır.
O halde belirtilen neden ve gerekçelerle karar düzeltme istemi kabul olunmalı ve o çerçeve içerisinde yerel mahkeme hükmü onanmalıdır.
Sonuç: Yukarıda açıklanan sebeplerden dolayı, davalının karar düzeltme isteğinin HUMK.nun 440. maddesi gereğince kabulüne Hukuk Genel Kurulunun 26.ll.l982 gün ve 1982/2-540 E. l982/922 K. sayılı bozma ilamının kaldırılmasına ve direnme kararının açıklanan gerekçe ile ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 4.5.1983 gününde üçte ikiyi geçen çoğunlukla karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy