(818 S. K. m. 11, 22, 213) (743 S. K. m. 634)
Dava: Taraflar arasındaki "tescil" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Denizli Asliye 2. Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 22/2/1983 gün ve 322-35 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 9/2/1984 gün ve 5396-897 sayılı ilamı:
(.. Davaya dayanak yapılan belge, (Anlaşma) başlığı altında düzenlendiği tarih dahi belli olmayan ve taraflardan sadece Ali Yıldız'ın imzasını taşıyan, daha sonra altına ödemelerle ilgili beyanların işlendiği elyazılı adi bir senetten ibarettir. Davacı, davalının bu senetle dava konusu daireyi temlik borcu altına girdiği gerekçesiyle Ferağa zorlanmasını istemektedir.
Borçlar Kanununun Birinci Kısmının Birinci Babında (Borçlar Teşekkülü) ele alınmış ve Birinci Fasılda da (akidden Doğan Borçlar) genel nitelikte düzenlemeye tabi tutulmuştur. Aynı fasılda yer alan 22/2. maddeye göre Kanun iki tarafın menfaatları için bu akdin sıhhatini bir nevi şekle riayet etmeğe tabi kıldığı takdirde bu şekil, o akdin yapılması taahhüdüne de tatbik olunur. Yine 11/2. maddede (Kanunun emrettiği şeklin şümul ve tesiri derecesi hakkında başkaca bir hüküm tayin olunmamış ise akid, bu şekle riayet olmadıkça sahih olmaz.) Hükmüne yer verilmiştir. Yasa koyucu bu genel hükümlerle de yetinmemiş, taşınmaz satımı ile ilgili olarak sevkettiği 213. maddede (Gayrimenkule dair satım vaadi ... resmi senede raptedilmedikçe muteber değildir.) demek suretiyle akdin resmi biçim koşuluna ve buna uymamanın sonucunu belirtmiştir. Görülüyor ki, davacının dayandığı belgede tarafların imzası bulunsa ve bir sözleşme niteliğinde olsa bile geçersizdir, yok hükmündedir. Tapulu taşınmazın alım satımı veya vaadine ilişkin olarak düzenlenen senet yasa gereği yok hükmünde olunca böyle bir senedin taraflardan biri için hak, diğeri için borç doğurduğunu kabul etmek olanaksızdır. Medeni Kanunun 2. maddesinde hakların kullanılması, borçların yerine getirilmesinde iyiniyet kurallarına uyma zorunluluğu ifade edilmiştir. Geçersiz senet hak veya borç doğurmayınca olmayan bir hakkın kullanılması doğmayan bir borcun yerine getirilmesinden de söz edilemeyeceği içindirki olayda sırf M.K.nun 2. maddesinden hareketle sonuca gidilemez. Tapuyu, tapulu taşınmazın harici alım satımının geçersizliğini hemen hemen bilmeyen kalmamıştır. 1.350.000 lira akarşılığında şehir içinde bir taşınmaz satın almağa kalkışan kişinin geçerli bir işlem yapmak için nasıl hareket etmesi gerektiğini bilmesi, bilmiyorsa bilenlerden sorup öğrenmesi icabeder. Kendisinden beklenen ihtimamı göstermeyen kişi iyiniyet iddiasında bulunamaz. Bu itibarla, Medeni Kanununun 3. maddesi de davacıya olanak sağlamaz.
Tapulu taşınmazların harici alım satımları ve temlik taahhütleri nedeniyle uygulamada çıkan görüş aykırılıkları içtihadı Birleştirme Kararları ile çözüme bağlanmıştır. 10/7/1940 gün ve 2/77 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında (Geçersiz bir sözleşmeyle para alınmış ve taşınmaz teslim edilmiş ise her iki tarafın verdiği istirdada hakkı mevcut olup satın aldığı parayı, müşteri de taşınmazı iade ile yükümlüdür) denmiş; 26//5/1954 gün ve 8/18 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da (Tapuda kayıtlı bir taşınmazın diğer bir kimse adına tescil olunabilmesi için bir hukuki sebebin varlığı gerekir. Resmi şekilde yapılmamış bulunan temlik taahhüdleri mutlak butlan sebebiyle batıldır. Bu kabil davalarda böyle bir sebebe dayanmayan davacının isteği hukuki sebepten ari bulunduğu cihetle reddi icabeder) denmek suretiyle durum açıklığa kavuşturulmuştur. Daha önce olduğu ve 2958 sayılı Yargıtay Kanununun 45. maddesinde de belirtildiği üzere İçtihadı Birleştirme kararları benzer hukuki konularda Yargıtay Genel Kurullarını Dairelerini ve adliye mahkemelerini bağlar.
Kanunların açık hükümleri, İçtihadı Birleştirme kararlarının getirdiği çözüm şekilleri bir tarafa bırakılarak mücerret objektif, sübjektif iyiniyet sözleriyle yazılı şekilde davanın kabulü usul ve yasaya aykırıdır... gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yapılan yeniden yargılama sonunda mahkemede önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
Sonuç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA 22/1/1986 günü yapılan ilk görüşmede karar için yeterli üçte iki çoğunluk sağlamadığından ikinci görüşmede salt çoğunlukla 29.01.1986 gününde karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Taraflar arasında BK'nin 213 ile MK'nin 634 ve Noterlik Kanununun 60. maddelerinde öngörülen biçimde yazılı bir resmi sözleşme düzenlenmemiştir. Ancak davacının sözlü satış sözleşmesinin hükümleri uyarınca satış bedelinin tamamını ödeyerek yerine getirdiği ve davalının da sattığı dükkânı davacıya teslim ettiği anlaşılmış bulunmaktadır.
Açıklanan bu duruma göre, taraflar arasındaki geçersiz sözleşme ifa edilmiş bulunmakla sonradan geçerlilik kazanmıştır. Asgari birbuçuk yıldan beri sözleşmenin yerine getirileceği hususundaki davranışlarıyla alıcıya güven vermiş bulunan davalı satıcının bundan böyle sözleşmenin geçersiz olduğu yolunda bir savunma ileri sürmesi MK'nin 2. maddesinde öngörülen objektif iyi niyet kuralına aykırıdır. Yargıtay özel dairelerinden Birinci Hukuk Dairesi, Ondördüncü Hukuk Dairesi ile Onbeşinci Hukuk Dairesi ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun yayımlanan muhtelif kararlarında da bu kural kabul edilmiştir.
Yukarıdan beri belirtilen nedenlerle yerel mahkeme kararının onanması düşüncesiyle çoğunluğun kararına katılmıyorum.
KARŞI OY YAZISI
Davacı, davalının inşa ettiği binadan bir bağımsız bölümü resmi bir belgeye dayanmadan satın almıştır. Bu satış sebebiyle her iki tarafta yüklendikleri borçları yerine getirmişler, yani davacı satış bedelinin tamamını davalıya ödemiş, davalı da bağımsız bölümü davacıya teslim etmiştir. Ne var ki, davalı edaların yerine getirilmesinden uzun bir süre sonra (birbuçuk yıl) tapuda devir ve tescil işlemine yanaşmamış ve davacının kendisine ek bir çıkar sağlamasını istemiştir.
Mahkeme, şekil niksanlığını bir kenara bırakarak, Medeni Kanununun 2. maddesinde belirlenen doğruluk-dürüstlük kurallarını davacı yararına yorumlayarak bağımsız bölümü davacı adına tescilene karar vermiştir.
1- Davaya konu olayın temelinde, Türk toplumunun konut ihtiyacının karşılanması ve ulusça birlikte yaşadığımız enflasyon olguları yatmaktadır. Bugün ülkemizin konut ihtiyacının azımsanmayacak bir bölümü müteahhitlerle arsa sahipleri arasında kat karşılığı yapılan apartman tipi binalarla karşılanmaktadır. Arsa sahiplerinin haklarını garanti altına almak istemeleri, senelerdir süre gelen fiyat artışları, müteahhitlerin giderlerinin büyük bir kısmını temel kazısıyla birlikte kısım kısım veya tamamen satmak suretiyle karşılamak zorunda kalmaları toplum içinde giderek çeşitli uyuşmazlıkların kaynağı olmuştur.
O halde sorun toplumun yapısını, ihtiyaçlarını ilgilendiren ekonomik ve sosyal içerikli yapıya sahiptir.
Hakimler ve tüm yargı organları; çıkarlar dengesini hukuk ve adalet kurallarını gözeterek toplumun ihtiyaçlarına cevap vermek zorundadırlar. Bunun içindir ki, yargılama işi bir san'at olarak kabul edilmektedir. Bir kanunun yazılı sözcüklerinin getirdiği kuralları okuyup sonuca gitmek zaman zaman zor olabilir; ancak açık yazılı metinler karşısında, orta düzeydeki kişiler bu işi kolayıkla yapabilirler. Ne var ki, asıl zor olan adaleti gerçekleştirmek ve hukukun yalnız yazılı metinlerin sözlerinden ibaret olmadığı inancını yerleştirmektedir. Hakimler mesleğinin kutsallığı da buradan gelir. Bu nedenlerledir ki, Medeni Kanunumuz kanunların uygulanmasında ve hakları kullanılmasında daima ön planda tutulabilecek ana kurallar kabul etmiştir.
A- Medeni Kanunun birinci maddesine göre; hakimler, kanunları uygularken yalnız sözcükleriyle değil özünü bilmeleri ve gözetmeleri gerekir. Somut bir olayda varılacak sonuç; yasanın hem sözüne ve hem de özüne (ruhuna-amacına) uygun olmalıdır. Uymaması halinde; hakimin, hukuka uygun bir sonuç için kendisine verilen yetkileri kullanmak zorundadır.
B- Diğer taraftan Medeni Kanunun ikinci maddesi: Hakların kullanılmasının, doğruluk ve güven kurallarına uygun olması halinde sahibi yararına sonuç doğuracağını kabul etmiştir. Bu temel kural, tüm hakların kullanılmasının sınırını oluşturur; yasa koyucu (MK. 3. maddesinin aksine) bu yolda bir sınır getirmemiştir. Bunun tek istisnası. Özel bir düzenlemenin var olduğu hallerde doğruluk ve güven kurallarına dayanarak "yeni bir kural" oluşturulmasıdır.
Taşınmaz satımının geçerli olabilmesi için resmi şekilde yapılmasının yasanın emredici kuralı olduğu yolunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Yasa koyucu, bu kuralla, işlemin taraflar için arz ettiği önemi gözeterek, onları acele karar vermekten alıkoymayı ve düşünmelerini sağlamayı amaç edinmiştir. Bunun hukuk siyaseti açısından yerinde olduğu da tartışmasızdır. Ne var ki pozitif hukuk hayatın akışı içinde gelişen tüm olayları ve tüm ayrıntıları kurallaştırma olanağına da sahip değildir. Aslında düşünce tarzı çağdaş-uygar toplumların kabul ettiği kanunlaştırma siyasetine de uygundur. Medeni Kanunumuzun tüm yapısı ve amacı buna dayanır. Kanunlarla getirilen hukuk kurallarının, her somut olayın özelliğine göre yoruma tabi tutmadan uygulanmasının, adaletsizlikleri doğurabileceği de gözardı edilmemelidir. O halde, toplumumuzun ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarının ortaya çıkardığı bir sorunun, çıkarlar dengesi adalet ve hukuk inançları ve yasanın amacı gözetilerek sonuçlandırılması gerekir.
Davacımız, şekil noksanlığının gerçekleştiği sözleşmeyle, davalıya karşı yüklendiği borcunu aynen yerine getirmiştir. Buna karşılık davalıda davacıya binayı teslim etmiştir. Taraflar sözleşmeyle tüm edimlerini yerine getirdikten sonra davacının şu veya bu nedenle (olayımızda sözleşmeden daha fazla çıkar temin etmek) tapuda devir işlemine yanaşmaması ve şimdi bu davada şekil noksanlığına sığınması hakkın kötüye kullanılmasının tipik örneğini oluşturmuştur. Davalı doğruluk güven kurallarına aykırı davrandığından hakkın kullanılmasının sınırlarını aşmışır. Kaldı ki, taraflar sözleşmeyi uzun bir süre yürürlükte tutmak ve koşullarını yerine aynen getirmekle şekil şartı kuralının amaçladığı hususları da yerine getirmişlerdir.
2- Çoğunluk görüşünü oluşturan sayın üyelerden bazıları, görüşmeler sırasında ileri sürdükleri birkaç noktanın karşı oy yazısı içinde tartışılmasında da yarar görmekteyiz.
A- Doğruluk ve güven kurallarına (MK. m. 2) sığınarak, yasa koyucunun kamu düzeniyle getirdiği bir emredici kuralının ortadan kaldırılması olanağı yoktur.
Olaya bu ana temel kuralın (MK. m. 2) uygulanması, yasa koyucunun emredici kuralını kaldırmak değiştirmek anlamına gelmez. Her hakkın kullanılmasının bir sınırı vardır; bu sınırın da Medeni Kanun 2. maddesi çizmiştir. Bu nedenle taşınmaz satışlarında resmi şekilde gerçekleşme koşulu davacının dayanabileceği bir haktır. Ne var ki, her hak gibi burada da Medeni Kanunun ikinci maddesinin uygulanmasını önleyen hüküm de yoktur. Aksi kabul edildiği takdirde Medeni Yasa'nın doğruluk ve güven kurallarına ilişkin hükmünün uygulanmaması gibi çelişkili bir durum ortaya çıkar. Bu da yasaya aykırıdır.
O halde bir özel kuralı Medeni Kanunun'un temel-genel hükmüyle (m. 2) birlikte uygulamak Borçlar Kanununun 213. maddesini yürürlükten kaldırmak değil; onu yasa koyucunun emrine (MK. m. 1-2) göre uygulamaktır.
B- Karşı görüşler acıma duygusuyla zaman zaman ortaya çıkan bireysel özellik arasında.
Bugün Türk Hukuk öğretisinin büyük bir çoğunluğu (çoğunluk görüşünün aksine) şekile uyulmadan yapılan taşınmaz satışlarında da; sözleşmenin, geçerlik kazanabileceği durumların olabileceğini kabul etmektedirler (Tekinay Borçar Hukuku 1985 c. 1 sh. 134 vd.) Oğuzman Medeni Hukuk Pratik Çalışmaları 1982 sh. 65 vd - Eren, Borçlar Hukuku Genel Hükümler c: 1 sh. 312 vd). Diğer taraftan yargıtayımızın da aynı görşleri benimseyen azımsanmayacak kararları vardır. Örneğin Yargıtay 14. Hukuk Dairesi'nin 1980 yılında oybirliği ile verdiği (olayımıza tıpa tıp benzer) karar da (25.11.1980 gün ve 3905/5629 sayılı): Resmi şekle riayet edilmeden yapılan sözleşmeye geçerlilik tanımıştır (bakınız Yargıtay Kararlar Dergisi 1981 sayı 3 sh: 338), keza Yargıtay 15. Hukuk Dairesi'nin uygulaması sürekli azınlık görüşü doğrultusundadır. İsviçre Federal Mahkemesi'nin kararlarının da çoğunluk görüşünün aksine olduğunu belirtmek isteriz (Daha geniş bilgi için yukarıda anılan eserlere bakınız).
O halde, savunduğumuz görüşün yaygın olmadığı yolundaki düşünceler de doğru olmamaktadır.
C- Bu yolda İçtihadı Birleştirme Kararları vardır ve bunlara uyulmak zorunludur:
Dayanılan içtihadı birleştirme kararlarının olayımızla doğrudan ilgisi bulunmamaktadır. Çünkü bu kararlarda, Medeni Kanunun 2. maddesinin hiçbir zaman uygulanmayacağı yolunda ne bir tartışma ve ne de bir hüküm vardır. Bu kararlar şekil şartlarına uyulmadan yapılan sözleşmelerde ortaya çıkan özel sorunlarla (örneğin hapis hakkı) ilgilidir. Bu kararlarda taşınmaz satışlarının resmi şekilde yapılacağı yolundaki (yasalarda da yazılı) hükmü; bizde kabul ediyoruz.
D- Şekil eksikliği ile şekil yokluğu karıştırılmamalıdır:
Hukukta sözleşmelerin belli şekilde yapılmasının zorunlu olduğu hallerde şekle uyulmadan yapılan sözleşmelerde "şekil eksikliği" söz konusudur. Şekil noksanlığı geniş anlamdadır şekle riayetsizlik (yani yokluk da şeklin hataen eksik yapılması da bunun içine girer.
E- Şekil kuralından ayrılma yarın birtakım suistimalleri de beraberinde getirebilir.
Türk hukuk sisteminde, hakime takdir hakkı verilen haller ilk defa ortaya çıkmamaktadır. Türk hukuk sisteminin temeli bunu gerektirir. Asıl olan takdir hakkının veya yorumun doğru kullanılacağıdır.
İşte tüm bu nedenlerle direnme kararının onanması gerekirdi.
Full & Egal Universal Law Academy