(1475 S. K. m. 14, 26) (818 S. K. m. 101)
Dava: Taraflar arasındaki "alacak" davacından dolayı yapılan yargılama sonunda İzmir Birinci İş Mahkemesi'nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 18.3.1987 günlü, esas 1986/720, Karar 1987/79 sayılı Karar'ın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay dokuzuncu Hukuk Dairesi'nin 2.4.1987 günlü, 3644-3976 sayılı ilamı ile;
"1 - Dosyadaki yazılarla toplanan delillere ve kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.
2 - Kıdem tazminatına mevduata uygulanan en yüksek faiz uygulamasını getiren 2869 sayılı Kanun, 30.7.1983 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu nedenle ve davalı temerrüde de düşürülmemiş olduğuna göre hüküm altına alınan kıdem tazminatının 30.7.1983 tarihinden itibaren mevduata uygulanan en yüksek faize karar verilmesi gerekirken daha önceki bir tarih olan fesih tarihinden itibaren faize hükmedilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır.
3 - İhbar tazminatı ile hüküm altına alınan diğer işçilik hakları için de yine davalı temerrüde düşürülmediğine göre dava tarihinden itibaren % 30 faize karar verilmesi gerekirken, bunun da fesih tarihinden itibaren başlatılması doğru değildir", gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yarğılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: 1 - Taraflar arasındaki hizmet akdinin, kıdem tazminatı bakımından mevduata uygulanan en yüksek faiz ödenmesini öngören 2869 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği 30.7.1983 tarihinden sonra, 5.4.1986 da sona erdiği dosya işeriğinden açıkça anlaşılmaktadır. Bu nedenle, kıdem tazminatına 5.4.1986 fesih tarihinden itibaren mevduata uygulanan en yüksek faiz yürütülmesi doğru olup, mahilli mahkemenin bu konuya ilişkin direnmesi usul ve yasaya uygundur.
2 - Hüküm altına alının ihbar tazminatı ve hafta ve genel tatil ücretleri için de, yine 5.4.1986 fesih tarihinden itibaren % 30 faiz yürütülmesi kabul edilmiştir. Mahalli mahkeme, sözü geçen alacaklar bakımından varılan bu sonucun, 25.8.1971 günlü, 1475 sayılı İş Kanunu'nun 2869 sayılı Yasa ile değişik 26.maddesinin son fıkrasında yer alan "Hizmet akitlerinin sona ermesinde, işçinin ücretli ile sözleşme ve kanundan doğan para ve parayla ölçülmesi mümkün menfaatlerin tam olarak ödenmesi zorunludur" biçimindeki kurala uygun olduğunu vurgulamaktadır.
Kıdem tazminatı dışındaki işçilik haklarına yürütülen % 30 oranındaki faizin başlangıç tarihinin fesih mi yoksa dava tarihi mi olması gerektiği sorununun çözümlenebilmesi için, önce genel biçimde borçlunun temerrüdünün şartları, sonra da 1475 sayılı Yasa'nın değişik 26. maddesinin son fıkrasının anlam ve kapsamı konularının ele alınmasında yarar görülmüştür.
Borçlar Kanunu'nun borçlunun temerrüdünün şartlarını gösteren 101.maddesi aynen şöyledir :
"Muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtariyle, mütemmerrit olur.
Borcu ifa edileceği gün müttefiken tayin edilmiş ve muhafaza edilen bir hakka istinaden iki taraftan birisi bunu usulen bir ihtarda bulunmak suretiyle tepit etmiş ise, mücaret bu günün hitamı ile borçlu mütemerrit olur."
Görüldüğü gibi bu lmaddenin birinci fıkrası, borçlunun temerrüdü için, borcun muacceliyeti ve ihtar olmak üzere iki şart aramaktadır. İkinci fıkrası da, ihtarın gerekli olmadığı halleri saymaktadır. Bu hallerden, borcun ifa zamanının sözleşmede taraflarca tayin edilmesinin, çözümlenmesi gereken sorunla doğrudan ilgisi vardır.
Sözleşmede, borcun vadesinin taraflarca açıkça belirlenmesi, borçluyu ifa zamanı konusunda tereddide düşmekten kurtarır. Şayet vade sözleşmede değil de, Kanun'da belirlenmişse, borçlunun temerrüde düşmesi için ihtara yine gerek vardır. Borçlar Kanunu'nun 326. maddesinin "Hizmet akdinin hitam ile ücret herhalde muacceliyet kesbeder" biçimindeki son fıkrası, ifa zamanının kanun tarafından tayin edilmesine örnek olarak gösterilebilir. Az önce önce belirtildiği gibi, 326. maddenin son fıkrası kapsamına giren bir alacak bakımından borçlu, hizmet akdinin hitamında kendiliğinden temerrüde düşmez. Temerrüdün gerçekleşmesi için, ayrıca ihtara gerek vardır. Öğretide baskın görüş bu doğrultudadır (Kemal Oğuzman, Borçlar Hukuku Dersleri, Borçların ifası- ifa Edilmemesi-Sona Ermesi, 3. Bası, İstanbul, 1979, sayfa 97-98 H.Oser -w.Schönenberger, Borçlar Hukuku, ikinci Kısım Çev.: Recai Seçkin, Ankara, 1950 sayfa 756-757 ; A. van tuhr,Borçlar Hukukunun Umumi Kısmı, Cilt: 1-2, Çeav.: Cevat Edege, Ankar Hükümler, İstanbul, 1972, sayfa: 541 Selahattin Sulhi Tekinay-Servet Akman-Haluk Borcuoğlu-Atilla Altop, Borçlar Hukuku Genel Hükümleri, Cilt: 2, 5. Bası, İstanbul 1985, sayıfa: 1227-1228) .
Bu açıklamanın ışığı altında 1475 sayılı İş Kanunu'nun değişik 26. maddesinin son fıkrası ele alınacak olursa, hizmet akitlerinin son fıkrası ele alınacak olursa, hizmet akitlerinin sona ermesinde işçinin bütün haklarının tam olarak ödenmesinin zorunlu olduğunu belirten hüküm, soruna Borçlar Kanunu'nun 326. maddesi doğrultusunda bir çözüm getirir niteliktedir. Bu maddede tüm işçilik haklarının hizmet akitlerinin hitamında ödenmesinin zorunlu olduğunun belirtilmesiyle yetinilmiş, daha ileri gidilerek fesih terihinden itibaren faiz yürütülmesi biçiminde bir hükme yer verilmemiş olması karşısında, ihtar olmaksızın işverenin fesih tarihinde kendiliğinden temerrüde düşeceği sonucuna varılamaz. Daha önce de belirtildiği gibi, Borçlar Kanunu'nun 101. maddesinin ikinci fıkrası, ifa gününün sadece sözleşmede belirlenmesi halinde ihtarın gerekli olmadığını kabul etmiş, bunun kanunda tayin edilmesini yeter görmemiştir. Böylece borçlunun ifa zamanı bakımından tereddüte düşmesi önlenmiş, onun açısından açıklık getirilmiş olmaktadır.
Bu açıklamaya göre somut olay değerlendirildiğinde, 26. maddenin son fıkrasında belirtilen vadenin geçmiş olması, işverenin temerrüdünü göstermez ve bunun sonucu olarak da fesih tarihinden itibaren davalı işverenden geçikme faizi istenemez.
Açıklanan nedenlerle Özel Daire bozma kararının üçüncü bendine uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu bölüme ilişkin direnme kararı bozulmalıdır.
Sonuç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 4.11.1987 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Davacı,iş akdinin haksız olarak feshedildiğini, ihbar ve kıdem tazminatı ile hafta ve genel tatil ücretlerinin ödenmediğini ileri sürerek, toplam 1.554.000 liranın, fesih tarihinden faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme, isteği kısmen kabul etmiş; Özel Daire; (... davalı temerrüde düşürülmediğinden, hüküm altına alınan ihbar tazminatı ile diğer işçilik hakları için, dava tarihi yerine, fesih tarihinden itibaren faiz yürütülmesinin doğru olmadığı ...) gerekçesiyle hükmü bozmuştur.
Görülüyor ki, mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık, iş akdinin feshi halinde, (kıdem tazminatı dışında) ödenmeyen işçilik hakları için, işverenin temerrüde düşürülmesinde, ayrıca bir ihtar yapılmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
Kural olarak borçlu, alacaklının ihtarı ile temerrüde düşer (B.K. md.101/5). Kural bu olmakla beraber, anılan kurala ayrık tutulan bazı hallerde, ihtar koşulu aranmaksızın borçlunun temerrüde düşeceği kabul edilmektedir.
Gerçekten, sözleşmede borcun yerine getirilmesi için belli bir gün kararlaştırılmış veya borcun yerine getirileceği günün belli edilmesi yetkisi yanlardan birine bırakılmış ise, borçlunun temerrüde düşmesi için ayrıca bir ihtar gerekmez.(B.K. md.101/II). Ancak, ifa gününü sözleşme değil de, Kanun belirlemiş ise, yine ihtar çekilmesi gerektiği genellikle kabul edilmektedir. Buna karşın, borcun ifa edileceği günü bir ihbarla tespit yetkisi, sözleşme ile değil, bir Kanun hükmü ile taraflardan birine bırakılmış ise, yine de ihtar gerekip gerekmiyeceği konusu tartısmalıdır. Bu durumda, ayrıca ihtar göndermeye gerek olmadığını savunan görüşlerde vardır (Tandoğan-Türk Mesuliyet Hukuku-Ankara, 1961, Sh. 477; Feyzioğlu-Borçlar Hukuku, Genel Hükümler- Cilt,2-İstanbul, 1977-Sh. 237; Tekinay-Borçlar Hukuku -Genel Hükümler-5.Bası-İstanbul, 1985-Sh.1230).
Hemen belirtelim ki, uyuşmazlığı çözümlerken, işçinin kişiliğini ilgilendiren iş akdi ilişkisinin, öteki borç doğuran sözleşmelerden ayrı bir özellik taşıdığını dikkate almak gerekir. Bunun sonucu olarak, yukarıda anılan hükmün, Borçlar Hukuku kuralları dışında, özellikle İş Hukukunun kendine özgü yapısı içerisinde ve onun emredici nitelikteki kuralları ile birlikte yorumlanması halinde, borcun yerine getirileceği günün, Kanun tarafından belli edildiği hallerde de, işverenin,ayrıca bir ihtara ihtiyaç olmaksızın temerrüde düşeceği kabul edilmelidir. Çünkü, İş Kanununun konu ile ilgili hükümleri, borcun ifa gününü açık ve ksin bir biçimde bildiren ve işverence (borçlu) uyulması zorunlu, emredici karaktere sahiptirler. Gerçekten, İş Kanununun 26. maddesine 2869 sayılı Kanunla eklenen son fıkrada aynen; "Hizmet akitlerinin sona ermesinde, işçinin ücreti ile sözleşme ve Kanundan doğan para ve parayla ölçülmesi mümkün menfaatlerin tam olarak ödenmesi zorunludur" denilmektedir. Bu hüküm, işten ayrılma sırasında, işçinin tüm haklarının ödenmesini teminen getirilmiş olup, işverenin bu hükme aykırı davranışı, ayrıca suç sayılmış ve ceza yaptırımına bağlamıştır. (İş K. md.99/A) Böylece, iş akdi feshedilen işçinin zor duruma düşmesi önlenmek ve haklarının ödenmemesi durumuna karşı etkili bir önlem getirilmek istenmiştir. Hal böyle olunca,iş aktinin feshi halinde, işçinin tüm haklarının ödenmesi gerektiği, aksi takdirde, işverenin, herhangi bir ihtara gerek kalmaksızın temerrüde düşeceği kabul edilmelidir. Bu yorum biçimi, hem hem İş Hukukuna egemen olan işçiyi koruma ilkesine, hem de söz konusu (İş.K. 26/son) hükmün emredici niteliğine ve amacına uygun düşer. Nitekim, ihbar tazminatı gibi, doğumu iş akdinin feshine bağlı haklardan olan kıdem tazminatının ödenmemesi halinde, işverenin temerrüde düşürülmesi için ayrıca ihtara gerek olmadığı Dairemizce kabul edilmektedir. Kanımızca, doğru olanı da budur. Buna rağmen kıdem tazminatı dışındaki işçilik haklarının ödenmemesi durumunda, işverenin temerrüde düşürülmesinin ihtara bağlanması için sebep yoktur.
İhtar, alacaklının, borçluya borcunu en geç ne zaman yerine getirmesi gerektiğini açık ve kesin olarak bildirmesidir. Denebilir ki, İş Kanununun 26/son maddesinde yer alan ve işverene, işten ayrılma sırasında işçinin tüm haklarınınödenmesini emreden hüküm, bir ihtar anlamı taşır ve onu temerrüde düşürür. Başka bir deyişle, anılan kuralın buyurucu niteliği ve amacı dikkate alındığında, ayrıca bir ihtara gerek kalmaz.
Öte yandan, borçlu, edimini yerine getirmiyeceğini açıkça bildirmiş veya hal ve durumundan bu sonuca varılmışsa, dürüstkük kurallarına göre, ihtar yapılmasının beklenemiyeceği böyle durumlarda da, borçlunun temerrüde düşürülmesi için artık ihtara lüzum yoktur. Somut olayda, işveren iş akdini feshederek, işçinin işine son vermiş ve işyeri ile ilişkisini kesmiştir. İşi ve işyeri ile ilişiği kesilen bir işçinin, ayrılırken haklarının ödenmesini işverenden istemesi doğaldır. Böyle bir kabul, hem olayların akışına, hemde normal hayat tecrübelerine uygun düşer. İşte buna rağmen, işçinin haklarını ödemeyen ve açıkça Kanunun emredici hükmüne çiğneyen işverenin, temerrüde düşürülmesi için ayrıca ihtara gerek olmadığı kabul edilmelidir. Esasen, bu gibi hallerde, ihtarın bir fayda sağlamıyacağı da açıktır.
Nihayet, Kanunun emredici hükmü ile belirlenen ödeme gününde (fesih anında), işçinin haklarını ödemeyen bir işverenin, Borçlar Kanununun 101/1. maddesi hükmüne, sığınmaya kalkmasını ve borcun ödenmesi için ihtar gönderilmesi gerektiğini ileri sürmesini dahi, dürüstlük kuralları ile bağdaştırmak mümkün değildir. Zira, bu işverenin, İş Kanununun 26/son maddesi hükmünü bilmediği veya bilecek durumda olmadığı savunulamaz.
İşte, bütün bu nedenlerle, yerel mahkemenin direnme kararı doğru olduğundan hükmün onanması oyundayım ve çoğunluğun bozma görüşüne katılmıyorum.
Full & Egal Universal Law Academy