(743 S. K. m. 912)
Taraflar arasındaki tapu iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Silifke Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 13.5.1986 gün ve 1985/244 - 1986/226 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine,
(...Susanoğlu köyü tüzel kişiliği adına köy muhtarı tarafından verilen dilekçe ile; Hazine adına tapulama yolu ile 203 ve 196 parsel olarak tesbit ve tescil edilmiş olan taşınmazların nitelik bakımından kamunun yararlandığı kıyı ve kumluk olduğu ileri sürülerek Hazine üzerindeki tapu kayıtlarının iptaline karar verilmesi istenilmiştir.
Yargılama sırasında Hazine temsilcisi, dava konusu taşınmazların 16.8.1966 ve 20.1.1967 tarihlerinde tapulama yolu ile Hazine adına tapuya tescil edilmiş olduğunu, tescil tarihinden dava tarihine kadar 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçtiğini, bu nedenle davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur.
Mahkemece Tapulama Kanunu'nun 31. maddesinde öngörülen 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği, davacı köy hükmî şahsiyetinin dava açmaya hakkı bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Tapulama Kanunu'nun 31. maddesinde, tapulamadan önceki nedenlere dayanılarak açılacak davalardan söz edilmiş ve bu davaların 10 yıllık hak düşürücü süreye bağlı olduğu ifade edilmiştir. Yasa koyucu, tapulamadan önceki sebeplere dayanılarak, tapulama kesinleştikten sonra her zaman dava açılmasını sakıncalı görmüş ve bunları bir süreye tabi tutmuştur. Dayanılacak hakkın tümü sınırlanmamış, bunun tapulamadan önce var olması yeterli görülmüştür.
Olayımızda, davacının tapulamadan önce doğmuş bir hakkı var mıdır? Başka bir deyişle, davacı köy muhtarının yasa bakımından korunmağa değer bir hakkı olabilir mi?
Bir davacının dava açmaktaki amacı, var olduğunu iddia eylediği hakkın mahkemece korunmasını sağlamaktır. Karşı taraf davacının hakkını çiğniyor, tanımıyorsa dava yoluyla bu hakkın tanınması istenebilir. Şüphesiz bunda davacının yararı vardır. O halde, bir davada öncelikle davacının korunmaya değer bir hakkının mevcut olması, başka deyimle, davacının hukuken yararı bulunması gerekir. İster gerçek kişi, ister tüzel kişi olsun davada dava açanın korunmağa değer bir hakkı yoksa, yahut hukuki yararı mevcut değilse dava daha başlangıçta reddedilir.
Olayımızda, mahkemece davacının bu davayı açmakta hukuki yararı bulunduğu tartışmasız olarak kabul edilmiş ancak hak düşürücü sürenin geçmiş olması nedeniyle köy tüzel kişiliğinin davacı sıfatının bulunamayacağı görüşü ileri sürülmüştür.
O halde, davanın öncelikle hukuki yarar açısından incelenmesi gerekmektedir.
2709 sayılı Anayasamızın, Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler adını taşıyan üçüncü bölümünün, Kamu Yararı ve Kıyılardan Yararlanma başlığını taşıyan 43. maddesinde Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır.
Deniz, göl ve akarsu kıyıları ile, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir... denilmiştir.
Medeni Kanun'un 641. maddesi hükmüne göre, kamunun yararlandığı deniz, göl, ırmak gibi genel sular Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz ve göl gibi genel suların kenarındaki kayalık, taşlık ve kumluk gibi yerler denizin, gölün etkisi ile oluşmuş yerlerdir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Gayrimenkul Daireleri, deniz ve kenarında bulunan ve denizin etkisinde kalan kumluk, taşlık ve kayalık yerlerin, denizden ayrı olarak düşünülmesinin mümkün olmadığı ve bu tür yerlerin denizin ayrılmaz parçası olduğu görüşünü benimsemişlerdir.
13.3.1972 günlü 7/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında aynı görüş savunulmuştur.
Anayasa Mahkemesince iptal edilen 3086 sayılı Kıyı Kanunu ile, bu kanuna göre çıkartılan Yönetmelikte de aynı ilkelere sadık kalınmıştır.
Genel Sulardan, özellikle deniz ve göllerden bunların kenarlarındaki kumluk, taşlık ve kayalık yerlerden kamunun serbest olarak yararlanması, kamunun, başka deyimle herkesin en doğal hakkıdır. Kuşkusuz herkesin genel sulardan ve bunların bütünleyici bölümleri olan kumluk, taşlık, kayalık yerlerden, başka bir ifade ile, kıyılarından yararlanması genel suların sahil şeritlerinin herkese açık bulundurulması ile bu niteliklerini saklı tutmalarıyla mümkün olabilir.
Devletin görevi, kıyıların az önce açıklanan niteliklerini korumak ve kamunun bunlardan istifadesini olabildiği ölçüde sağlamaktır.
Gerçekten de, açık hava, deniz ve güneş insan sağlığını olumlu yönde etkileyen en önemli faktörlerdir.
İşte olayımızda, dava konusu taşınmazlar denizin ayrılmaz parçası durumunda bulunan kumluk, başka deyimle kıyı kavramına giren kamunun istifadesine ayrılmış yerlerden ise, davacının da bunlardan doğrudan doğruya yararlanması söz konusu olacaktır. Hazine, bu nitelikteki bir yeri tapuya tescil ettirmekle bunları özel mülkiyetine geçirmiş ve bu suretle kamunun istifadesine engel olmuş sayılacaktır. Taşınmazlara ait tapu kayıtları olduğu gibi kaldığı sürece, kamunun bu yerlerden istifadesi mümkün değildir.
O nedenledir ki, davacının bu davayı açmakta ve tapu kayıtlarının geçersiz olduğunu ileri sürüp bunların iptalini istemekte menfaati vardır. O halde, mahkemece de kabul edildiği gibi davanın içine girilmesi zorunludur. Mahkemenin davacının korunmağa değer hakkı yönünden bir engel görmeyerek davanın içine girmesi ve işin esasını inceleyerek bir karar vermesi isabetlidir.
Hukuk Genel Kurulunca da bu gibi durumlarda dava konusu yerden istifade hakkı olan kimselerin dava açabileceği görüşü benimsenmiştir. Yolun umuma ait olduğu fen ehli bilirkişi tarafından tesbit edilmiştir... Umuma ait yoldan davacının da faydalanmaya hakkı vardır. Yapılan inşaat davacının faydalanmasına engel oluyorsa davalının müdahalesinin önlenmesine karar verilmesi gerekir. (HGK. 24.2.1973 T.5/118. RKD.1973/6-8, s.55).
Şu hale göre, davada davacı istifade hakkına bağlı olarak davacı sıfatını haizdir. Ancak, mahkemece yapılacak inceleme sonunda, dava konusu yerlerin kumluk, taşlık olmayıp tamamen tarım arazisi ve özel mülkiyet konusu yerlerden bulunduğu sonucuna varılırsa şüphesiz davacının dava açmaya hakkı olmayacak ve davada sıfat noksanlığı söz konusu olacak ve davanın reddi yönüne gidilecektir.
Olayımızda mahkemece dava konusu taşınmazların denizin temadisi olan kıyı ve kumluk olup olmadığı araştırılmamıştır. Şu safhada davacının dava açma sıfatı olmadığından söz edilemez. Uyuşmazlığın niteliğine ve iddia şekline göre davacının dava açmakta hukuki yararı vardır. O itibarla bu davanın dinlenmesi ve taşınmazın niteliğinin tesbiti bakımından inceleme yapılması gerekir.
Meselenin bir de Tapulama Kanunu'nun 31/2. maddesi açısından incelenmesi gerekir:
Bazı davalar anılan maddede hüküm altına alınan hak düşürücü süreye tabi değildir. Gerçekten de, bazı davaların dayanağı özel hukuk hükümleri olmayıp kamu hukuku hükümleridir.
Taşınmaz tapulama konusu dışında kalmakta ve kamu kanunlarına bağlı bulunmakta ise, böyle bir dava Tapulama Kanunu'nun 31. maddesinin kapsamı dışında kalır. Dağlar, tepeler gibi genel sular ve kıyılar da Tapulama Kanunu'nun 2. maddesi hükmüne göre, tapulama dışı bırakılır. Bu tür bir yer, özel hukuk hükümlerine bağlı tutulmuş ve özel mülkiyet konusu olarak sicile geçirilmiş ise, davacı o yerin kamu malı olduğunu ileri sürerek tapunun iptalini isteyebilecektir. Böyle bir davada araştırılacak yön, o yerin gerçekten kamu malı niteliğini taşıyıp taşımadığıdır (Nusret Ozanalp, Tapulama Kanunu Şerhi, s.254).
Esasen Yargıtay'ın kökleşmiş içtihatları da bu görüşü doğrulamaktadır. Davacı Orman İdaresi 263 sayılı parsel olarak senetsizden davalı adına yapılan tesbitin iptalini dava etmiş; mahkemece, Tapulama Kanunu'nun 31. maddesi uyarınca, 10 yıllık hak düşürücü süre geçmiş olması sebebiyle dava red edilmiştir. Tapulama Kanunu'nun 3. maddesine göre Orman Kanunu gereğince orman sayılan yerler tapulamaya tabi tutulamazlar. Tapulamaya bağlı olmayan yerler hakkında Tapulama Yasası'nın uygulama olanağı yoktur. Ormanlar özel mülkiyet konusuna giremeyeceğinden herhangi bir nedenle gerek eldenlik, gerek süre geçmesi gibi bir dayanağa tutularak mülkiyet kazanılamaz. Hal böyle olunca, dava konusu yerin orman olmadığı araştırılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiğinin düşünülmemesi usul ve kanuna aykırıdır (Y.1.H.D. 22.12.1969 T.1969/9424 E.1969/7551 K. N. Ozanalp age. sh.265).
Buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Demek oluyor ki, kamu malı durumunda bulunan, örneğin; mera, yaylak, kışlak, deniz, göl, kıyılar, dağlar, tepeler gibi Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerler tapulama sırasında özel mülkü olarak bir kimse adına tesbit ve tescil edilmiş olsalar bile Hazine ya da köy tüzel kişiliği tarafından bu yerlerin kamu malı olduğu ileri sürülerek dava açılabileceği gibi böyle bir dava Tapulama Kanunu'nun 31. maddesinde öngörülen 10 yıllık hak düşürücü süreye de tâbi tutulmayacaktır.
Davanın konusunu oluşturan ve kumluk olduğu ileri sürülen taşınmazlar bu nitelikte iseler Medenî Kanun'un 912. maddesi hükmüne göre esasen tapuya tescil edilemezler. Medenî Kanun'un 911. maddesinde, tapuya tescil edilecek taşınmazların türleri ve nitelikleri sayılmıştır. Kıyılar ve kumluk alanlar bunlar arasında gösterilmemiştir. Tapulama Kanunu'nun 2. maddesi hükmüne göre de bu tür yerler tapulamaya konu olamaz. Tapulamaya konu olmayan bir yer hakkında Tapulama Kanunu'nun bir maddesinin ve özellikle 31. maddesinin uygulanması da söz konusu olamaz.
Tapulama Kanunu'nun 2. maddesi ve Medeni Kanun'un 912. maddesi karşısında Kamunun istifadesine terk edilen bir yerin tapuya tescili bir hüküm ifade etmeyeceği gibi lehine tescil yapılan kimse için de bir hak doğurmaz. Bu tür bir tescil açıklanan kanun hükümleri karşısında yok hükmündedir. Böyle bir yerin tesbiti ve tapuya bağlanması tapulamanın görevine girmez. Bütün bu açıklamalardan çıkan sonuç şudur: Kamu malı olduğu tesbit edilen bir taşınmaz hakkında açılan davada Tapulama Kanunu'nun 31. maddesi hükmü uygulanmaz.
O halde, olayımızda mahkemece yapılacak iş; dava konusu taşınmazların denizin etkisi ile oluşmuş Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan ve kamunun yararlanmasına ayrılmış bir yer olup olmadığını 13.3.1972 günlü ve 7/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklanan ilke ve yöntemlere göre araştırılıp tesbit etmek, bu hususta jeomorfoloji ilminden anlayan jeologların görüşüne başvurmak ve denizin temadisi sayılan kısımlar hakkındaki davayı kabul edip, özel mülkiyet konusuna giren kısımlar için açılan davayı reddetmekten ibarettir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi Usul ve Yasa'ya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, birinci görüşmede gerekli çoğunluk sağlanamadığından, ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy