(743 S. K. m. 639) (6831 S. K. m. 1) (3402 S. K. m. 30)
Taraflar arasındaki kadastro tespitine itiraz davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Gediz Kadastro Mahkemesince davanın reddine dair verilen 27.6.1990 gün ve 1989/121-1990/128 sayılı kararın incelenmesi Davacı temsilcisi tarafından istenilmesi üzerine,
Yedinci Hukuk Dairesi'nin 22.1.1991 gün ve 908-589 sayılı ilamı;
(...Dava konusu taşınmazın 6831 sayılı Orman Kanunu'nun 1.maddesi hükmünce orman ya da orman toprağı sayılan yerlerden bulunmadığı Mahkemece yapılan keşif ve uzman bilirkişinin açıklamalı raporu ile belirlenmiştir. Bu itibarla orman idaresinin diğer temyiz itirazları yerinde değildir. Ancak, tesbit kazandırıcı zamanaşımı hükümlerine göre edinme koşullarının oluştuğu belirtilerek zilyedi davalı adına yapılmıştır. Bu durumda 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 14.maddesinde öngörülen edinme koşullarının gerçekleştiğini kanıtlama yükü davalıya düştüğünden delillerinin istenilerek toplanması ve taşınmazdaki ilk zilyedin kim olduğu, kimden kime kaldığı zilyetliğin süresi ve sürülüş biçimi olaylara dayalı olarak saptanılıp çalışma alanı içinde belgesiz zilyetlikle tesbit ve tescil edilen taşınmaz bulunup bulunmadığı saptanmalı ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Tapulamaca, vergi kayda ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği esas alınmak suretiyle davalı adına tesbit edilen dava konusu 850 m2 yüzölçümündeki tarla nitelikli taşınmazın, orman sayılan yerlerden olmadığı uzman bilirkişi aracılığı ile yapılan uygulama ve keşif sonucu kesin olarak saptandığı gibi Özel Daire ile mahkeme arasında da bu konuda bir görüş aykırılığı bulunmamaktadır.
Somut olayda, uyuşmazlığın niteliğine göre, 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 30/2.maddesinde öngörülen Hâkimin re'sen lüzum gördüğü diğer delillerin toplanması ve sonucuna göre hüküm vermemesini gerektirecek hallerden biri de mevcut değildir.
Bu itibarla yerel Mahkemece mevcut delillerin değerlendirilmesi suretiyle verilen hüküm doğrudur. O halde Usul ve Yasa'ya uygun olan direnme kararı onanmalıdır.
Davacı temsilcisinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY GEREKÇESİ
Dava konusu taşınmazın tesbiti vergi kaydına, kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanılarak davalı adına yapılmıştır. Tesbite orman idaresi taşınmazın orman sayılan yerlerden olduğunu ileri sürerek itiraz etmiş, itirazın kadastro komisyonunca reddi üzerine davacı idare aynı nedenle dava açmıştır. Yapılan yargılama sonucu taşınmazın orman sayılan yerlerden bulunmadığı mahkemece kabul edilmiş, bu konudaki deliller Dairece de yeterli görülerek orman idaresinin taşınmazın orman sayılan yerlerden bulunduğuna dair itirazı reddedilmiştir. Ancak, Daire taşınmaz üzerinde davalı tarafın sürdürdüğü zilyetliğin iktisaba yeterli olup olmadığının araştırılması için bozma sevk etmiştir. Tesbitin yapıldığı günde yürürlükte bulunan 766 sayılı Tapulama Kanunu'nun 54. ve 38. maddesi hükmünce gerçek hak sahibinin araştırılması mümkün idi. Ancak, 3402 sayılı Kadastro Kanunu ise 766 sayılı Tapulama Kanunu yürürlükten kaldırılmış olup, 766 sayılı Tapulama Kanunu'nun 54. maddesi hükmü daraltılarak 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 30.maddesi hükmü ile kadastro Mahkemesi'nin hangi hallerde gerçek hak sahibini arayabileceği sınırlandırılmıştır. Yüce Genel Kurul davaya bu açıdan bakarak sonuca gitmiştir. Oysa, 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 18/1 fıkrası ile yürürlükten kaldırılan 766 sayılı Tapulama Kanunu'nun 38.maddesi aynı niteliktedir. Anılan madde hükümlerine göre kadastro ekibi mülkiyet durumunun belirlenmesinde özel ve tüzel kişiler adına mülkiyetin gerçekleşmemesi halinde taşınmazın tesbitini Hazine adına yapacaktır. Kadastro ekibine verilen bu yetkinin kadastro mahkemelerine, diğer bir anlatımla davaya bakan hakime verilmediği düşünülemez. Bu davada taşınmazın yüzölçümünün küçüklüğü Yüce Kurul'un takdirinde etkili olmuş olabilir. Ancak, dava konusu taşınmazın tesbiti belgesiz zilyetlik yoluyla, örneğin 500 dekar (500.000 m2) olarak yapılmış olsa, bu tesbite orman idaresi itiraz etse ve orman sayılmayan yerlerden bulunduğu belirlenmiş, diğer bir anlatımla orman olmadığı sonuca ulaşılması halinde yasaların imkan vermediği biçimde taşınmazın zilyedi adına tesciline karar verilmesi Yüce Kurul'un görüşüne göre imkan dahilinde olacaktır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 15.5.1991 günlü 1991/7-191 Esas 1991/273 sayılı Kararı'nda benzeri olayda orman idaresinin davasının itiraz üzerine yetkisizlikle kadastro mahkemesine aktarılmasına imkan tanınmıştır. Bu davada kadastro komisyonunun yetkisizlik kararı vermeyerek itirazı reddettiği ve reddin sonucu dava açıldığı için Yüce Kurul aktarılan bir dava bulunmadığı sonucuna ulaşmış ise de Dairemiz'in 22.9.1975 günlü 1974/5598 esas 1975/4788 sayılı kararında açıklandığı üzere mahkemenin görevine giren konularda kadastro komisyonunun yetkisi bulunmamaktadır. Bu davada kadastro komisyonunca itirazın reddine ilişkin oluşturulan komisyon kararı dairemizin 22.9.1975 günlü içtihadına göre yok hükmündedir. Kadastro komisyonu kararı yok hükmünde olduğuna göre Yüce Kurul'un benzeri olayda vardığı sonuç ile bu davada vardığı sonuç arasında da çelişki meydana gelmektedir. Daha açık anlatımla Yüce Kurul benzeri iki davada ayrı sonuca ulaşmıştır. 3402 sayılı K.K.nun 18.maddesi hükmünce bu davada ve benzeri davalarda gerçek hak sahibinin aranması mümkündür. Daha çarpıcı bir misal vermek gerekirse belgesiz zilyetliğe dayalı olarak davalı adına yapılan tesbite davacı gerçek kişi ile orman idaresi itiraz etmiş olsa mahkemece toplanan delillere göre taşınmazın orman sayılan yerlerden bulunmadığı sonucuna ulaşılsa ve hüküm orman idaresi ile gerçek kişi tarafından temyiz edildiğinde tarafların zilyetlik delillerin toplanarak toplanan delillere göre tesbit maliki davalının zilyetlik süresinin 9 yıl, davacı gerçek kişinin zilyetlik süresinin ise 11 yıl olduğu ve iki tarafın da zilyetlik süresinin iktisaba yeterli süreye ulaşmadığı belirlenmiş olması halinde taşınmaz kime verilecektir. Yüce Kurulun görüşüne göre bu karar onanmalıdır. Bu davada hüküm onanarak Hazine'nin lehine tesbit yapılan kişi aleyhine dava açması yolu mu tutulacaktır. Kanımızca böyle bir yolun tutulması dava ekonomisi yönünden de sakıncalıdır. Diğer taraftan Hazine dava açmak süresini de kaçırmış olabilir. Bu örnekte olduğu gibi hakkı olmayan kişiyi hak sahibi diğer bir anlatımla taşınmaz sahibi yapılmasına Yüce Mahkemece göz mü yumulacaktır? Yüce Kurul'un tüm bunları gözönünde tutarak zilyetliğe dayalı davalarda Dairemizin kökleşmiş içtihatları doğrultusunda gerçek hak sahibinin aranmasını sağlaması gerekir. Düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılamıyorum. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy