(2709 S. K. m. 128, 129, 3) (2821 S. K. m. 6) (743 S. K. m. 45, 53, 71) (657 S. K. m. 4, 13)
Dava: Taraflar arasındaki "toplu sözleşmeden doğan alacak" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Gaziantep 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nce davanın kabulüne dair verilen 22.6.1994 gün ve 390-380 sayılı kararın incelenmesi davalı Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin ... 13.12.1994 gün ve 5865-11183 sayılı ilamıyla; ... Davacıyı temsilen ... Memurları Sendikası tarafından açılan davada, davalı belediye ile toplu iş sözleşmesi yapıldığı, ancak davalının sözleşme ile öngörülen yükümlülüklerini yerine getirmediği belirtilerek, alacağın ödenmesi istenmiştir.
İstem mahkemece kabul edilmiştir.
Dosyadaki delil ve belgelere göre ... adına bir memur sendikasının kurulduğu, bu sendika ile belediye arasında 27.2.1993 tarihinde "Toplu İş Sözleşmesi" adlı bir sözleşmenin yapıldığı anlaşılmıştır. Davacı da 657 sayılı Yasa'ya tabi ve atama tasarrufuna göre davalı belediye'de çalışan personel olup adına temsilen davayı açan sendikanın da üyesidir. Bu hususlar tartışmasızdır. Tartışmalı olan yön, bu nitelikteki bir sendikanın, şu andaki hukuki statüsü itibariyle toplu iş sözleşmesi yapıp-yapamayacağıdır.
Yürürlükte bulunan mevzuata göre, memur sendikası adı ile bir kuruluşun teşkilinde hukuki bakımdan bir engel bulunmamaktadır. Bu sonuç, Dairemiz kararları ile de kabul edilmiştir 4.H.D.11.7.1994 T. 8217-6585 sayılı kararı... Ne var ki, memur sendikaları salt kamu hizmeti yapan memur statüsünde bulunan kişiler tarafından kurulmuştur.
657 sayılı Devlet personel Yasası'nın 4. maddesinde "... Devlet ve diğer kamu tüzel kişilerince genel idare esaslarına göre yürütülen asli ve sürekli kamu hizmetlerini ifa ile görevlendirilenler..."in memur sayılacağı ifade edilmiştir. Yine Anayasa'nın 128. maddesinde de memurların atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülüklerinin yasa ile düzenleneceği hükme bağlanmıştır.
Memurların sendika kurmalarını engelleyen yasal bir kural bulunmamakla birlikte, şu andaki durum itibariyle toplu iş sözleşmesi yapabileceklerine dair yasal düzenleme henüz yapılmamıştır. Anayasa'nın 53. maddesinde işçilerin ve işverenlerin ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma koşullarını düzenlemek amacı ile toplu iş sözleşmesi yapabilecekleri kuralı yer almış ve toplu iş sözleşmesinin nasıl yapılacağının da kanunla düzenleneceği belirtilmiştir. İşte bunun sonucu olarak 1983 yılında 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu yürürlüğe konulmuştur.
Toplu İş Sözleşmesi, işveren ile çalışan arasında hizmet akdinin yapılmasını, kapsamın, sona ermesini, sözleşme ile tarafların hak ve yükümlülüklerini, uygulanmasını, çıkan uyuşmazlıkların çözümüne ilişkin yöntemleri düzenlerler. Belirtilen bu sonuçtan da anlaşılacağı üzere, kamu hizmetini yürüten bir memurun atanması, görevi, yürüttüğü işin nitelik ve kapsamı, sahip olduğu güvenceler itibariyle ( Anayasa madde 129/5 ve 657 sayılı Yasa'nın 13. maddesi ) bir kamu kurumu ile arasındaki hukuki ilişki ve düzenleme, iş yasasına tabi olan işçi-işveren arasındaki ilişki gibi kabul edilemez. Bundan dolayı da, memur sendikaları yasal düzenleme olmadığı için kamu kurum ve kuruluşları ile toplu iş sözleşmesi yapamazlar. Çünkü bu nitelikte bir sözleşme için yasal bir düzenlemenin yapılması zorunludur. Bu zorunluluk gerçekleşmeden yapılan sözleşmeler yasal ve taraflar yönünden bağlayıcı olamaz. Bu nedenle de taraflardan biri sözleşmeye dayanarak o sözleşme ile sağlanan haklardan söz ederek talepte bulunamaz.
Açıklanan esaslar gözetilerek davanın reddi gerekli iken, karar yerinde yazılı gerekçe ile istemin kabulüne hükmedilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır... gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Karar: Temyize konu dava, 657 sayılı Yasa'ya tabi ve atama tasarrufuyla memur statüsünde çalışmakta olan kişi adına ... Memurları Sendikası tarafından açılıp yürütülmüştür.
Bu durumda olayda öncelikle çözüme ulaştırılması gereken husus, Devlet Memurları Kanunu'na tabi personelce kurulduğu anlaşılan sendikanın, tüzel kişiliğe sahip olup olmadığı ve buna göre de aktif dava ehliyeti bulunup bulunmadığının tespitidir.
Anayasa'da yer alan temel hak ve özgürlüklerin bir kısmı, hiçbir yasal düzenlemeye gerek olmadan doğrudan doğruya kullanılabilecek nitelikteki özgürlükleridir. Örneğin yerleşme ve seyahat, düşünceyi açıklama, din ve vicdan özgürlükleri, önceden herhangi bir yasal düzenlemeye gerek olmadan doğrudan doğruya kullanılabilecek hak ve özgürlüklerdir. Yasa koyucu, bu özgürlükleri, ancak Anayasa'da öngörülen nedenlerle ve hakların özüne dokunmamak koşuluyla kanunla sınırlayabilir.
Yine Anayasa'da yer alan, dernek, sendika, siyasi parti kurmak, toplu sözleşme grev ve lokavt gibi hak ve özgürlükler ise, yasal düzenlemeye dayanmadan, doğrudan doğruya kullanılmaları mümkün olmayan özgürlüklerdendir. Çünkü, Anayasa'nın 33., 51., 53 ve 54. maddelerinde bu hakların kullanılmasının kanunla düzenleneceği öngörülmüştür. Anayasa'da tanınmış olmasına rağmen henüz yasal düzenleme yapılmamışsa, dernek, sendika ve siyasi partinin tüzel kişilik kazanması mümkün değildir.
Öte yandan, bir kuruluşun tüzel kişilik kazanması konusunda irade serbestliği ilkesi uygulanamaz. Çünkü, gerçek kişiler, diledikleri şekilde tüzel kişilik kuramazlar. Bunun için, kanunda hangi tüzel kişiliklerin ne şekilde kurulabileceğinin gösterilmesi gerekir. Böyle bir düzenleme yoksa, kişilerin bir araya gelip istedikleri gibi tüzelkişilik oluşturmaları mümkün değildir. Yasanın, bu konuda, irade açıklanmasına hukuki sonuç bağlamış olması gerekir. Ayrıca yasa'da bu hususta irade açıklamasının ne şekilde yapılacağı, yani daha açık bir ifade ile, ne gibi belgelerin hangi yetkili makama verileceğinin ve hangi andan itibaren tüzelkişiliğin doğduğunun düzenlenmiş olması zorunludur. Örneğin, dernek, sendika, siyasi parti, ticaret şirketleri, vakıf gibi kuruluşların her birisi için yasal düzenlemeler yapılmış olduğundan, bunlar ancak o yasalarda öngörüldüğü şekilde kuruldukları takdirde, tüzelkişilik kazanabilirler. Bunlar dışında örneğin, aile birliği, miras şirketi, adi ortaklık gibi birlik ve topluluklar isteseler de, tüzelkişilik kazanamazlar. Bütün bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere, dernek, sendika ve siyasi parti kurma hakkının Anayasa'da öngörülmüş bulunması, bunların tüzelkişilik kazanması için yeterli olmayıp, yasal bir düzenlemeye dayanılması zorunludur. Aksi halde, tüzelkişilikten söz edilemez. Bu düşünce, Anayasa'daki demokratik hukuk devleti ilkesine de aykırı değildir. Çünkü, hukuk düzeni bunu zorunlu kılmaktadır. Gerçek kişilerden ayrı bir hukuki varlığı olan tüzelkişilerin Devlet tarafından kamu yararı düşüncesiyle denetlemesi, bütün demokratik hukuk devletlerinde kabul edilmiş temel bir ilkedir.
Davacı memur adına davayı açan sendikanın kurulduğu tarihte, henüz kamu çalışanlarının sendika kurabileceklerine dair yasal bir düzenleme bulunmadığı için, yukarıdaki açıklamalara göre bu sendikanın tüzelkişilik kazanmadığının kabul edilmesi gerekir.
Davada sıfat, davanın görülebilirlik koşuludur ve davanın her aşamasında re'sen nazara alınması icap eder. Dava elde iken yürürlüğe giren 2709 sayılı T.C. Anayasası'nın Başlangıç ve Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair 4121 sayılı kanunun 4. maddesi ile Anayasa'nın 53. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları arasında eklenen fıkra da yukarıda ifade edilen kabulü değiştirecek içerikte değildir.
Bu durumda mahkemece aktif dava ehliyetinin yokluğu nedeniyle davanın reddedilmesine karar verilmesi gerekirken işin esasına girilip yürütülerek sonuçlandırılması doğru değildir.
O halde usul ve yasaya uygun bulunmayan direnme kararı bozulmalıdır.
Sonuç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.'nun 429. maddesi gereğince bozmada oybirliği, sebebinde oyçokluğu ile BOZULMASINA, 06.12.1995 gününde karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Davacıyı temsilen ... Memurları Sendikası açtığı davada davalı Belediye ile yapılan toplu sözleşmede öngörülen parasal haklarının verilmesini istemiştir.
Mahkemece istem kabul edilmiş, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi ise, toplu sözleşmeye taraf olan sendikanın tüzel kişilik kazanmış olmasına rağmen yasal bir düzenleme olmadığı için yapılan toplu sözleşmenin bağlayıcılığının olamayacağı belirtilerek karar bozulmuştur.
Yerel Mahkemenin direnmesi üzerine, Hukuk Genel Kurulu'nca sözleşmede taraf olan ... Sendikasının zaten kurulmadığı belirtilerek sıfat yokluğundan davanın reddedilmesi gerektiği belirtilerek, değişik gerekçe ile kararı bozmuştur. Açıklanan bu gerekçeye katılmamaktayım. Şöyle ki;
Karar, iç hukukta devlet memurları için bir düzenlemenin yapılmamış olması esasına dayanmaktadır. Diğer bir anlatımla, yasal bir düzenleme olmadan bir tüzel kişiliğin kazanılamayacağıdır. Halbuki yasal bir düzenleme olmadan da, gerçek kişiler ortak bir amaca hizmet için bir araya gelmek, bu amaç uğruna çalışmak veya o amaca hizmet etmek için emek ve sermayelerini birleştirdikleri durumlarda o kuruluşun tüzel kişilik kazanacağı kabul edilmelidir. Burada önemli olan yön amacın sürekli olması ve bu amacın hukuka ve ahlaka aykırı bulunmamasıdır. Hukuk, yazılı olanın yanında yazılı olmayan hukuk kurallarını da kapsamaktadır. Demek oluyor ki, bir topluluğun tüzelkişilik kazanabilmesi için toplum yapısının belirli bir aşamaya varmış olması, sürekli amaçlara hizmet ve bu amaçlar çevresinde birleşme düşüncesinin doğması ve gerçek kişilerden bağımsız olarak hak ehliyetine sahip bulunması gerekmektedir.
Özel hukuk alanında, tüzelkişilik, bir kişilik kurma hukuki işlemi ile oluşurlar. Hukuki işlemde, hukuki sonuç doğurmaya yönelik bir irade açıklamasıdır. İrade açıklaması bu amaca yönelikse, tüzelkişilik kurulmuş olur, Yeter ki mevcut hukuk düzeninin bu sonuca engel olmaması ve yasaklanmamasıdır. Tüzelkişiliğin kazanılması için ilgili olduğu ileri sürülen kurumların iznine gerek yoktur. Zaten MK.'nun 45 ve 53. maddelerinde bu yön açık biçimde ifade edilmiştir. Kuruluşun veya topluluğun tüzelkişilik kazanabilmesi için, amacının Yasa'ya ve ahlaka aykırı olmaması M.K.'nun 45/2. maddesinde belirtilmiştir. Aynı Yasa'nın 71. maddesinde de, tüzelkişiliğin amacının Yasa'ya veya ahlaka aykırı olması halinde fesholunacağı hükme bağlanmıştır.
Açıklanan bu ilkler gözetildiğinde, Siyasi Partiler Yasa'sının 5., 2821 sayılı Sendikalar Yasa'sının 6., Dernekler Yasa'sının 4. maddesinde önceden izin alınmaksızın, parti, sendika ve dernek kurulabileceği ve tüzel kişilik kazanacağı belirtilmiştir. Bu gün ihtiyaç duyulan bu kuruluşlar için Yasa çıkarıldığı, yarın başka kuruluşlar için ihtiyaç doğabileceği düşünülerek, onlarında tüzelkişilik kazanması için mutlaka bir Yasa çıkarılması gerekmez. Zaten parti, sendika ve dernek gibi kuruluşların tüzelkişilik kazanmaları, Yasa ile değil, onlar ve benzeri kuruluşlar belli bir amaç için birleştiklerine ilişkin bulunan irade beyanlarını içeren dilekçeyi ilgili kuruluşa vermekle tüzelkişiliği kazanmış bulunmaktadırlar. O yasa kuruluşlara tüzelkişiliği kazandırmak için değil, o kuruluşların çalışma yöntemini belirlemek içindir. Yasa da, o kuruluşun organları, hakları, ödevleri, çalışma yöntemleri gibi düzenlemeler yer almaktadır. Belli ve sürekli bir amaç uğruna birleşenlerin meydana getirdiği kuruluş, tüzelkişilik kazanmış bulunmasına karşın o kuruluşun çalışma yöntemi hakkında yasal bir düzenleme mevcut değilse, yaptığı faaliyetler yasal bir düzenlemeye dayanmıyorsa, diğer bir anlatımla yasal düzenleme yoksa, ismi ne olursa olsun o alanda ve aynı ismi taşıyanlarla aynı işi yapamayacaklardır.
Somut olayda da, kurulmadığı kabul edilen ve Sendika adı verilen kuruluşun tüzelkişilik kazanması herhangi bir kurumun iznine bağlı değildir. Kuruluş'a sendika adının verilmiş olması, onunda 2821 sayılı işçi sendikalarının sahip olduğu haklara sahip olması ve onun yetkilerini kullanması sonucunu doğurmaz. O halde, tartışmalar sırasında da ileri sürüldüğü üzere, böyle bir kuruluş sendikaların sahibi olduğu hakları kullanamıyorsa, hukuk alanında varlığına da gerek yoktur. Diğer bir anlatımla, hukuki varlık da kazanamaz denmiştir. Böyle bir savı şöyle yanıtlayabiliriz. Her doğan insanın konuşması, yürümesi vs. gerekir. Konuşamayan yürüyemeyen bir insanın varlığına gerek yok mu diyeceğiz. Bir varlığın, bir kuruluşun var olması başka şey bir takım haklara sahip olması ve onları kullanması başka şeydir. Her insan doğumundan itibaren medeni haklara sahiptir. Ancak her insan bu hakları kullanamaz. Kullanması için fiil ehliyetine sahip olması gerekir. İşte davamıza konu olan kuruluşta, belli ve sürekli bir amaç etrafında birleşenlerin bu iradelerini valiliğe bildirmekle, tüzelkişilik kazanmıştır.
Bir an için, tüzelkişilik kazanılması mutlaka bir Yasa'nın var olmasına bağlanıyorsa, bize göre bu yasal düzenlemede mevcuttur. Şöyle ki, 4.11.1950 tarihinde imzalanan ve 10 Mart 1954 tarihinde 6366 sayılı Yasa ile onaylanarak Türkiye'nin iç hukukuna aktarılan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesinde herkesin barışçı amaçlarla çıkarlarını korumak için sendika kuracağı öngörülmüştür. Aynı hak, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Paris Şartının 1. Bölümünün 5. maddesinde de ifade edilmiştir. Bunlardan ayrı olarak kısaca ( ILO ) olarak adlandırılan Uluslararası Çalışma Örgütüne ait 87 ve 151 sayılı sözleşmelerde 25.11.1992 tarihinde Yasa ile kabul edilmiştir. 87 sayılı Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına ilişkin sözleşmenin özellikle 2, 3, 10 ve 11. maddeleri ile, 151 sayılı Kamu Hizmetinde Örgütlenme Hakkının Korunmasına ve İstihdam Koşullarının Belirlenmesi Yöntemlerine ilişkin sözleşmenin de 1, 2, 3, 4 ve 5. maddelerinde; çalışanlar, önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve üye olmak hakkına sahip oldukları ifade edildikten başka, kamu makamlarının bu hakkı sınırlayacak veya kullanılmasına engel olacak her türlü müdahaleden sakınmaları gerektiği de hükme bağlanmıştır. 151 sayılı sözleşmenin 3. maddesinde "Kamu Görevlileri Örgütü" deyimi, oluşumu ne olursa olsun, amacı kamu görevlilerinin çıkarlarını savunmak ve geliştirmeye yönelik örgüt anlamına geldiği de belirtilmiştir.
Bu tür uluslararası sözleşmelere katılım, Yasa ile olmaktadır. Diğer bir anlatımla, sözleşmenin TBMM'e kabul edilmesi gerekmektedir. Bu kabul sonucu, o sözleşme iç hukukumuzdaki bir Yasa gibi Hukuki sonuç doğurmaktadır. Hal böyle olmasına karşın, Anayasa'nın 90/5. maddesinde bu ilke ayrıca hükme bağlanmış ve bu nitelikte olup yasalaşan sözleşmelerin Anayasa'ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine dahi götürülemeyeceği belirtilmiştir.
Tüm bu düzenlemeler göz önünde tutulduğunda, davaya konu edilen kuruluşun belirtilen yasal dayanak nedeniyle de tüzelkişilik kazandığı kabul edilmelidir. Tüzelkişiliğin kazanılması için Yasa'nın varlığı bir koşul olarak ileri sürülmüyorsa, birden fazla Yasa'nın var olduğu ortadadır. Bu Yasa'larla, adı geçen kuruluşun ( sendika adının bulunması sonuca etkili değildir ) bir sendika gibi faaliyet göstermesi elbette beklenemez. O faaliyetlerde grev ve toplu sözleşme yapma hakkıdır. İşte ancak bunun için bir yasal düzenleme gereklidir. Çünkü çalışma usul ve yönteminin belirlenmesi gerekir. Bu düşüncemizi güçlendiren 151 sayılı sözleşmenin 1. maddesinin 3 nolu bendinde, "Bu sözleşmede öngörülen güvencelerin Silahlı Kuvvetlere ve polise ne ölçüde uygulanacağı ulusal Yasa'larla belirlenecektir" hükmü getirilmiştir. Burada adı geçen bu hizmet birimlerinin sözleşme dışında tutulduğu düzenlemenin ulusal hukuka bırakıldığı anlaşılmaktadır. Bunun dışında kalan çalışanların sözleşme dolayısıyla Yasa kapsamına alındığı ve kurulduğu kabul edilmelidir.
Kurulamadığı belirtilen kuruluşun adında "Sendika" kelimesinin olması, o kuruluşun mutlaka 2821 sayılı İşçi Sendikalarının sahip olduğu hak ve yetkileri kullanacağı anlamına gelmez. Nitekim, 1961 Anayasa'sında, 1971 yılında yapılan değişiklikle, 119. maddenin 3. fıkrasında, işçi niteliği taşımayan çalışanlarca kurulacak örgütlere, "Sendika" sözcüğü yerine "Kuruluş" sözcüğünü koymuştur. Bunun gerekçesini de ... kamu hizmetlileri kuruluşlarının gerçek manada sendikal bir faaliyette bulunmaları mümkün değildir. Şu halde bu kuruluşların "Sendika" olarak isimlendirilmesi her şeyden önce kavram karışıklığına sebebiyet vermekte, ayrıca "Sendika" teriminin etkisiyle bu kavrama olduğundan başka bir anlam verilmesi eğilimini ortaya çıkarmaktadır... Bu itibarla ... kamu hizmeti görevlilerinin mesleki menfaatleri korumak ve geliştirmek amacıyla kuracakları tüzelkişiliklerin "Sendika" olarak değil, "Kuruluş" olarak isimlendirilmesi, uygun görülmüştür" biçiminde açıklamıştır. Bu da düşüncemizi güçlendirmektedir. Zaten dairemizde, bu kuruluş bir sendikadır. İşçi sendikaları da dahil olmak üzere tüm sendikaların sahip olduğu hakları kullanacağını savunmamaktadır. İddiamız, bunun bir kuruluş olarak tüzelkişilik kazandığı yönündedir.
Denebilir ki, bu tür bir kuruluş, toplu sözleşme ve grev yapamayacaksa, var olduğunun bir anlamı da yoktur. Halbuki durum hiçte öyle değildir. Bu gün dahi, kapatılan ve benzeri sendikalar Türk kamuoyunda ve siyasi alanda mesleki bir baskı grubu olarak varlığını kanıtlamış bulunmaktadırlar. Aidatlar almakta, sayısız toplantılar yapmakta hatta Türkiye'deki siyasi ve ekonomik gündemi dahi belirlemektedirler. Bu yapılanların hiçbiride hukuk dışı ve ahlaka aykırı değildir. Hatta 1965 yılında yürürlüğe giren 624 sayılı Devlet Personel Sendikaları Kanununda da, grev dolayısıyla toplu iş sözleşmesi yapması yasaklanmıştır. O yasa'da da bu kuruluşun adı "Devlet Personeli Sendikası" idi. Yasa'nın 1. maddesinde de adının "Sendika" veya "Meslek Birliği" olarak adlandırılacağı belirtilmişti.
Açıkladığım bu olgular itibariyle, tüzelkişilik kazandığını kabul ettiğimiz kuruluşun adında "Sendika" kelimesinin bulunması, onun mutlaka, sendikaların sahip olduğu hakları kullanacağı anlamına gelmez, üyelerine de, bu hakları talep etme hakkını vermez.
Türkiye'de dört-beş yılı aşkın süreden bu yana, anılan kuruluşların var olduğu inkar edilmeyecek bir vakıadır. Şu aşamada bunların hukuken kurulmamış, dolayısıyla tüzelkişilik kazanmadıklarının kabul edilmesi yukarıda ifade edildiği üzere, gerek yazılı olmayan ve gerekse yazılı olan özellikle kabul edilen sözleşmelerin kurallarına aykırı bulunmaktadır. Bundan dolayıdır ki, varılan sonucun hukuka uygun olmadığını düşünmekteyim.
Kurulduğunu kabul ettiğim bu kuruluşları, fiili bir durum olarak da nitelendiremeyiz. Bu kuruluşların her biri tüzüklerini hazırlayıp, ilgili makama sunmuşlardır. Çok yüksek miktarlara varan aidatlar toplanmaktadırlar. Tüm bunlardan sonra, bu kuruluşları yok saymak, kurulmuş bir düzeni kabul etmemek sonucunu doğurur.
Anayasa'nın 49. maddesinde "Devlet çalışanların hayat seviyesini yükseltme, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları korumak, çalışmayı desteklemek ... elverişli ekonomik bir ortam yaratmak için gerekli tedbirleri alır." kuralı yer almıştır. Davaya konu olan Kuruluşların varlık ve etkinlik kazanmalarını isteyenlerde çalışan kamu görevlileridir. Bu nitelikteki kuruluşların, özel işyerinde çalışanlardan farklı bazı koşullara bağlı tutulmaları doğaldır. Ancak bunların hukuken var olmadığını, doğmadığını kabul etmek doğru değildir.
Yukarıda açıklanan nedenler ve tüm hukuk ilkeleri gözetildiğinden bu kuruluşların tüzel kişilik kazandıklarının kabul edilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Bundan dolayı da kararın, özel dairenin bozma gerekçesi doğrultusunda bozulması gerektiği kanaatinde olduğumdan, çoğunluğun bozma gerekçesine katılamamaktayım.
Full & Egal Universal Law Academy