(818 S. K. m. 213) (743 S. K. m. 612, 634) (1512 S. K. m. 89) (2644 S. K. m. 26)
Dava: Taraflar arasındaki "tapu iptali ve tescil" davasında dolayı yapılan yargılama sonunda; Kumlu Asliye Hukuk Mahkemesi'nce dava'nın kabulüne dair verilen 1.3.1995 gün 1994/30 - 1995/10 K. sayılı kararın incelenmesi davalı ve dahili davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 14. Hukuk Dairesi'nin 21.9.1995 gün ve 1995/4629 - 6276 sayılı ilamı:
(... Tapulu taşınmazlardan mülkiyetin nakline ilişkin akitlerin resmi şekilde yapılmadıkça muteber olmayacağı Medeni Kanun'un 634. Borçlar Kanun'un 213 ve Noter Kanun'un 89. maddesinde öngörülmüştür. Aktin resmi şekilde yapılmadıkça tescil istenemeyeceği, bu maddelerin açık hükmü gereğidir. Davacı, davasında 16.10.1992 tarihli adi senede dayanmıştır. Yukarı da açıklandığı şekilde böyle bir senede dayanarak tescil olanağı bulunmadığından dava'nın reddine karar verilmek gerekirken yazılı şekilde kabulü doğru görülmediğinden hükmün bozulması gerekmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkeme'ce önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Dava, Medeni Kanun'un 612. maddesinde düzenlenen miras payının devri sözleşmesinden kaynaklanan iptal ve tescil isteğine ilişkindir.
Özel Daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık, tapulu taşınmazdaki miras payının mirasçı dışında bir üçüncü kişiye devrinin geçerli olması için resmi şekilde yapılması gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
Bilindiği üzere miras hukukunda miras payının devri sözleşmeleri, öncelikle "mirasın açılmasından sonra miras hissesinin devri" ve "mirasın açılmasından önce miras hissesinin devri" başlıkları altında ikiye ayrılarak incelenir.
Dava konusu olayda miras payının devri, mirasın açılmasından sonradır. Bu hususu yukarda da değinildiği üzere Medeni Kanunumuzun 612. maddesi düzenlemiştir. Anılan maddeye göre, bir mirascı açılmış bir terekedeki miras payını kendisiyle birlikte mirasçı olan bir diğer mirasçıya veya miras bırakanın çocuklarının içtima ettiği hayatta kalan eşe yahut da üçüncü bir şahsa temlik edebilir. Medeni Kanun'un 612. maddesi'nin birinci cümlesi mirasçıların birbirleri arasında yapacakları devir sözleşmesinin yazılı olması gerektiğini açıkça hükme bağlamıştır ki; burada kastedilen şeklin de alalâde yazılı şekilde denilen adi yazılı şekil olduğu hususunda öğreti ve uygulamada söz birliği mevcuttur.
Miras payının aynı miras bırakanın mirasçısı olmayan üçüncü bir kişiye devrine ilişkin sözleşmenin ne şekilde yapılması gerektiği konusunda ise, 612. maddede bir açıklık bulunmamaktadır. Bu nedenle de miras payının devrine ilişkin sözleşmenin konusunun tapulu bir taşınmaz olması halinde bu sözleşmenin şeklinin ne olması gerekeceği bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır.
İşte Medeni Kanun'un 612. maddesi'nin ikinci ve üçüncü cümlelerinin, miras payının mirascı olmayan üçüncü kişiye devrine imkan tanımakla birlikte, bunun şekli hakkında açık bir hüküm içermesi karşısında; özellikle devir sözleşmesinin terekedeki tapulu bir taşınmaza ilişkin olması durumunda konunun taşınmaz mülkiyetinin devir ve temlikini düzenleyen genel kurallar çerçevesinde çözümlenmesi gerekir. Çünkü, taşıdığı hususiyet icabı, Medeni Kanun'un 634, Tapu Kanun'un 26. Borçlar Kanun'un 213 ve Noterlik Kanunu'nun 89. maddelerinde taşınmaz mülkiyetini nakleden sözleşmelerin resmi şekilde yapılması şart koşulmuştur. Bir başka anlatımla, üçüncü kişilere devre ilişkin sözleşme terekedeki tapulu bir taşınmaza ait ise resmi şekilde düzenlenmelidir. Zira Medeni Kanun'un 612. maddesi'nin birinci cümlesinin mirascılar arasında miras payının devrini kolaylaştırmak için koyduğu istisnanın üçüncü kişilere yapılan devir için de geçerli olmasını gerektiren bir durumdan söz edilemez (Prof. Dr. Ali Naim İnan - Prof. Dr. Şeref Ertaş, Miras Hukuku 3. Bası - Ankara - 1995 - sh. 502)
O halde tapulu bir taşınmazda miras payının devrine ilişkin sözleşme ancak resmi şekilde yapılması halinde geçerlidir.
Hal böyle olunca Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma ilamına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi Usul ve Yasa'ya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
Sonuç: Davalı ve dahili davalı vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, 06.11.1996 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy