(743 S. K. m. 508, 513, 539, 577, 906) (818 S. K. m. 136/1, 137, 125) (1086 S. K. m. 190, 194, 196, 79)
Dava:Taraflar arasındaki tenkis davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Muratlı Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 4.10.1995 gün ve 1994/128-1994/166 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 25.4.1995 gün ve 1995/2146-5071 sayılı ilamı ile (... Davalı vekilinin süresinde derdestlik itirazında bulunduğu ve davacı tarafından buna karşı çıkmadığı anlaşılmaktadır. Derdestlik itirazı ilk itirazlardan olup hadise şeklinde incelenerek sonuçlandırılması gerekir.
Mahkemece yapılacak iş derdest olduğu ileri sürülen davaya ait dosyayı celbedip incelemek ve öncelikle bu konuda bir karar vermekten ibarettir. (HUMK. 190- 194- 196)
Bu yön gözönünde tutulmadan kesin hüküm oluşturacak şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir..) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Karar: Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü;
Belirtmek gerekirki tenkis davası saklı pay sahiplerine, saklı paylarına miras bırakanın tecavüzünü gidermek, temliki işlemlerini tasarruf nisabı sınırı içine sokmak imkanı veren ve kişisel hakkın korunmasını amaç tutan yenilik doğurucu (inşai-ihdasi) nitelikte bir dava türüdür.
(Prof. Tahir Çağa Mahfuz hisseli mirasçıların vasiyeti 1950 bası sayfa 25). Genellikle inşai her davada olduğu tenkis davasıda iki isteği kapsar, biri inşai hakkın tespiti diğeri ise eda bölümüdür. Saklı payın zedelenmesinden ötürü mirascının mal varlığında meydana gelen eksilmenin giderilmesine dair bölüm ise edaya ilişkindir. (Prof. Postacıoğlu Medeni Hukuk Usul Dersleri 1970 baskı sh. 241 Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 27.11.1991 Tarih 2-428-596 sayılı kararı) Davanın eda bölümünü tenkis davasından ayrı mütalaa etmek korunan hakkın özüne uygun düşmez, bu sebeple Medeni Kanunun 513. maddesindeki zamanaşımı tenkis davasının hem tespit hem de eda bölümünü kapsar.
Temyize konu davada murisin sağlar arası tasarrufunun tenkisi isteğine ilişkin olup uyuşmazlık davanın süresinde açılıp açılmadığı noktasında toplanmaktadır.
Gerçekten Medeni Kanunun 513. maddesinde saklı pay sahibi mirascılarca tenkis davasının haklı paylarına tecavüz edildiğini öğrendikleri günden itibaren bir yıl ve her halde, mirasın açılmasından başlayarak 5 yıllık hak düşürücü süre içerisinde açılabileceği hükme bağlanmıştır.
Bir yıllık süre mirasçının mahfuz hissesinin ihlal edilmiş olduğunu öğrendiği günden itibaren işlemeye başlar. Bu sürenin işlemeye başlayabilmesi için mahfuz hisseli mirascının önce miras bırakanın ölümünü kendisinin mirascı olduğuna, mahfuz hisseye tecavüz eden tasarrufu ve bunun mahfuz hissesine tecavüz ettiğini öğrenmesi gerekir (Prof. Dr. Z.İmre- Doç. Dr. H.Erman Miras Hukuku ve Prof. Dr. K.Oğuzman Miras Hukuku), (HGK. 16.4.1990 T. 1979/2-1386/1525).
Öğrenmenin resmen haberdar edilme sonucu olması şart değildir. (jdt 1952 ı 400) Mirascının tenkis davası açılmasını haklı kılacak vakıayı öğrenmesi sürenin işlemeye başlaması için yeterlidir. (jdt 1983 I 504; jdt. 1952 I 402)
Davacılar ilk davayı açtıkları 8.8.1989 tarihinde miras bırakanın tenkisi istenilen temliki tasarruflarını ve saklı paylarına tecavüz edildiğini öğrenmiş durumdadırlar (2.H.D. 10.3.1992 T. 1023/2790).
Buna rağmen temyize konu ilk dava ise Medeni Kanunun 513. maddesinde belirtilen bir yıllık süre dolduktan sonra 20.7.1994 tarihinde açılmış ve davalı taraf 26.7.1994 tarihli dilekçesi ile zamanaşımı def'inde bulunmuştur.
Her ne kadar Hukuk Genel Kurulunun 26.5.1965 tarih 781/D-2 esas 223 karar sayılı kararlarında da açıklandığı üzere, tenkis davalarında tahmini olarak değerin gösterilmesi bilahare gerçek tespit edildiğinde harcın tamamlanarak davaya devam edilmesi mümkün isede davacılar bu yönde bir istekte bulunmamışlar, müstakil bir dava açmışlardır. Kısmi dava açılması ile alacağın yalnız o kısmı için zamanaşımı kesilmiş olup dava dışı kalan kısım hakkında bu hak saklı tutulmuş olsa bile zamanaşımı kesilmez. İşlemeye devam eder (2.H.D. 18.3.1991 T. 1867-4908).
Bu itibarla davacılar en geç tasarrufu mirasın açıldığını ve mahuz hissenin ihlal edildiği ilk dava tarihi olan 8.8.1989'da öğrenmişlerdir. Buna rağmen Medeni Kanunun 513. maddesinde belirtilen bir yıllık süre geçtikten sonra 20.7.1994 tarihinde bu dava açılmış olduğundan Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen özel daire bozma kararına uymak gerekirken önceki kararda direnilmesi doğru değildir. O halde usul ve yasaya uygun bulunmayan direnme kararı bozulmalıdır.
Sonuç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının özel daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde peşin harcın geri verilmesine 29.5.1996 günü oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Tenkis Davası tanımı; Miras bırakanın saklı payları zedeleyen ölüme bağlı veya sağlar arası bağışlarının yasal sınıra çekilmesi amacıyla açılan davadır.
Hukuki mahiyeti; Öğretideki baskın görüşe göre tenkis davası yenilik doğuran (inşa-ihdasi) davalardandır. (Bakınız Prof. Dr. Fikret Eren Türk Medeni Hukukunda Tenkis Davası Sh.19 ve dipnot 18) Yenilik doğurucu davaların üstün özellikleri var olan hukuki işlemi BOZAR DEĞİŞTİRİR veya KURAR. Tenkisle zedelenen saklı payın yasal sınıra çekilmesi miras bırakanın kazandırıcı işleminin sonucunu değiştirir. Tenkis davasının yenilik doğurucu dava olarak kabulü bu gerekçeye dayalıdır.
Türk hukuk öğretisinin baskın görüşü tenkis davasının bir eda veya tespit davası olmadığı yönünde yoğunlaşmaktadır. Bu dava ile bir hukuki durumun tespiti istenmemekte değiştirilmesi ve ender olmakla beraber ortadan kaldırılması arzu edilmektedir. Ancak eda davası da değildir. Zira bu kararla davalı (yararına kazandırma yapılan kişi) davacıya karşı bir edimi yerine getirilmek zorunda kalmamaktadır. Yenilik doğuran dava ile sadece zedelenen saklı payın yasal sınıra çekilmesi sağlanır. Davalının bir edime zorlanması için, ayrıca bir eda davası açması gerekecektir. Bu eda davası yenilik doğuran dava ile birlikte açılabileceği gibi, bu davadan sonra da açılabilir. Ancak eda davası ister yenilik doğurucu dava ile birlikte açılmış ister sonradan açılmış olsun her iki halde de hukuki içerik ve sonuçları bakımından birbirinden bağımsız davalardır. (Bakınız Fikret Eren age sh.175 ve altındaki dip notla Schiller, Rosli, Ferid- Firsehing, Schweiz yapılan yollama)
Eda davasının hukuki niteliği öğretide de tartışmalıdır. Bu davayı miras sebebiyle istihkak, nedensiz zenginleşme davası olarak niteleyenler yanında davalının iyi niyetli olması halinde nedensiz zenginleşme kötü niyetli olması halinde miras nedeniyle istihkak davası olduğunu savunanlar da bulunmaktadır.
Bu konudaki baskın görüş ise, eda davasının kazandırıcı işlemle zedelenen hakkın geri dönmesini sağlayan özel nitelikte kişisel hak sağlayan bir eda davası olduğu yönündedir. (Engeloch, Rosli, Tuer, Kocayusufpaşaoğlu, İnan, Escher, bakınız Prof. Dr. Fikret Eren Age sh.179 dip not 23)
Bu görüşün gerekçesine göre: miras sebebiyle istihkak davası mülkiyet hakkına dayanır, mirasın açılmasıyla tereke mirasçılara geçer. Mirasçının açacağı istihkak davası yasadan doğan mülkiyet hakkına dayanır. (MK. md. 539-577) Diğer yönden istihkak davası terekeye dahil mallar için açılabilir. Bu nedenle terekeye dahil olduğundan (henüz terekeden çıkmamış) ölüme bağlı teberrularda mirascılığa veya miras payına itiraz halinde istihkak davasını tercih edebilir. Miras ortaklığına dahil pay için istihkak davası yerine terekeye dahil olan malların iadesini sağlayan paylaştırma davasının açılması daha uygundur. Bir başka anlatımla bağışa konu mal varlığı terekeden çıkmamış ise, eda davası olarak adlandırılan davanın adı miras sebebiyle istihkaktır.
Sağlar arası bağışlamalarda bağışlanan mal terekeden çıkmış olduğundan istihkaka konu olamaz. Terekeden çıkan mal varlığının terekeye dönüşünün sağlanması da Medeni Kanunun 508/1. maddesi uyarınca olası değildir. İyi niyetli davalı mirasın açıldığı tarihte elinde kalanla sorumludur. Elinden çıkardığı miktardan sorumlu tutulamaz.
Özet olarak: Miras nedeniyle istihkak davası aynı bir davadır.
Bağıştan yararlanan kişi tenkis kararından önce de sonra da bağışlanılan şeyin malikidir. Tenkis davası kişisel hak sağladığından saklı payın istenmesini sağlayan eda davasının miras sebebiyle istihkak olarak nitelendirilmesi mümkün değildir.
Eda davasının sebepsiz zenginleşme olarak nitelendirilmesi de olası değildir. Zira tenkis davası mirasın açıldığı tarihteki zenginleşmeyi nedensiz zenginleşme ise dava tarihindeki zenginleşmeyi öngörmektedir. İyi niyetli zilyedin gerçek zararla sorumlu tutulması mümkün değildir. (MK. 508/1) haksız zenginleşmede ise davalı gerçek zararı ödemekle yükümlüdür.(geniş bilgi için bakınız Prof. Dr. Fikret Eren Age)
Bu açıklamalardan çıkan sonuca göre tenkis davasını kazanan kişiye sağlanan hakkın niteliği:
Yukarıdaki açıklamalardan ede davası miras sebebiyle istihkak olarak kabul edilirse iade Medeni Kanunun 906. maddesindeki esaslara göre olacaktır. Kişisel hak sağlayan özel bir eda davası olarak kabul edilirse iyi niyetli zilyet Medeni Kanunun 508/1 maddesiyle öngörülen kurallara kötüniyetli zilyet ise gerçek zararın ödetilmesini ön gören yasal kurallara göre zorumlu olur.
Tenkis davası, kısmı bir devamıdır:
Tenkis davasının kısmı dava olmadığı tam dava olduğu konusunda uygulama ile öğreti fikir birliği içindedir. (Esat Şener Mirasta Tenkis, İade, İstihkak 1995 sh.103'de dipnot 136 137; YHGK 26.5.1965 gün 781/2 223 2H.D. 8.2.1991 gün 11429-2101 2H.D. 24.2.1993 gün 1445-1559) Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 26.5.1965 günlü kararında... saklı payın hesaplanması terekenin ölüm tarihindeki değerinin tesbidi ile mümkündür. Değer tespiti dışında dava dilekçesinde gösterilen değer, tahmini olmaktan ileriye geçemez. Zira davacı mahkemeden bir değer tespiti istemiş olmadıkça ölüm tarihindeki gerçek değeri önceden bilemez. Gerçek değer mahkemece usulünce tespit ettirildikten sonra dava harcının buna göre alınması da yasa gereğidir.
O halde davacının dava dilekçesinde gösterdiği değeri mahkemenin gözönünde tutmadan keşif yaparak tespit ettiği değer üzerinden saklı payı hesap edip hüküm altına alınmasından yasaya ve usule aykırılık yoktur...) gerekçesiyle hükmü onamıştır. 2.H.D.nin görüşü de bu yoldadır ve hiç sapma yapmamıştır. Harca esas olarak belirtilen değer kısmı dava değil tam dava olarak nitelendirilmiştir. O halde saklı tutulan bir hak söz konusu değildir.
Hakim tespit edeceği gerçek alacak üzerinde hüküm kurmakla yükümlüdür.
Tenkis davasında zamanaşımı:
Medeni Kanunun 513. maddesi gereği, ölüme bağlı kazandırmalarda vasiyetin açıldığı, sağlar arası kazandırmada da saklı paya tecavüzün öğrenildiği tarihten itibaren 1 yıldır. Dava bir yıl içinde açılmamış veya zamanaşımı def'i ile karşılaşmış ise esasa girişilmeden davanın zamanaşımı yönünden reddi gerekir.
Borçlar Kanununun 133. maddesi zamanaşımını kesen nedenleri açıklamaktadır. Dava veya def'i yolu ile mahkemeye baş vurulması zamanaşımını keser (BK. 133/2).
Bir dava veya def'i ile kesilen zamanaşımı dava süresinde iki tarafın mahkemeye ilişkin her işleminden ve hakimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar (BK. md. 136/1).
Yargıtayın kararlılıkla benimsediği görüşe göre mirasta iade davası tapu iptal ve tescil davası tenkis davasına dönüşmüş ise, zamanaşımı iade ve iptal davasıyla kesilmiş olur. (2.H.D. 22.5.1987 gün 2380/4672, 14.12.1993 gün 10677-12188, 4.6.1987 gün 3691/4946)
Yargıtayın yine kararlılıkla kabul ettiği gibi olumlu tespit davaları zamanaşımını keser. (Baki Kuru HUMK. 1974 sh. 254, 295, dipnot 75, Baki Kuru tespit Davaları s. 92, 93) Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 13.11.1975 gün 1131-11517 sayılı kararında "olumlu tespit davası... gününde kesinleşmiş olmasına ve bu davanın da 1 yıl geçmeden açılmış bulunmasına göre.." demekle
öğretideki görüşü benimsemiştir.
Açıklanan yasal kurallar, öğreti ve kararlılık kazanan yargı kararları ile somut olaya bakıldığında
1-Davacı, dava dilekçesiyle miras bırakanın sağlar arası yaptığı bağışla kendisine tanınan tasarruf oranını aşarak saklı payına tecavüz ettiğini ancak tecavüzün miktarını tespit etme olanağına sahip olmadığını bunun mahkemece tespit edilmesini belirtmeğe çalıştıktan sonra davanın değerini fazlaya ait hakları saklı olmak üzere 3.000.000. Tl. olarak belirtmiştir. Mahkeme delilleri toplamış terekeyi ölüm günü itibariyle tespit etmiş, davacının saklı payına yapılan tecavüzü üc defa keşif yapmak suretiyle tespit etmiştir. (tespit edilen alacak 175.928.141 Tl'dir)
Belirtilen dava 8.8.1989 tarihinde açılmış, 2.6.1994 tarihinde dilekçede gösterilen miktarın hüküm altına alınmasıyla sonuçlanmış, 12.8.1994'de temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir. Zararı belirleyen son bilirkişi raporu 2.12.1993 günlü olup, hüküm dışı bırakılan alacağın alınması davası ise 20.7.1994 tarihinde açılmıştır. Yukarıda açıklandığı üzere tenkis davası iki aşamalıdır. Birinci aşama hakkın tespitini sağlayan yenilik doğurucu davadır. Federal mahkeme hakkın varlığını tespit eden bu davayı tespit davası olarak kabul etmiştir (...21, s. 379). Sayın Esat Şener AGE'sinde "..biri inşai hakkın tespiti diğeri ise eda bölümüdür. Bu iki davanın karıştırılmaması gerekir. Tenkis davasında miras bırakanın saklı payı giderme amacıyla hareket ettiğinin tespitine ilişkin bölüm inşai olup... saklı payın zedelenmesinden ötürü mirasçının mal varlığında oluşan eksilmenin giderilmesine dair bölüm ise edaya ilişkindir.." şeklindeki ifade ile inşai (yenilik doğuran) davanın bir hak tespiti davası olduğunu
belirtmiştir.
Sayın Prof. Dr. İlhan Postacıoğlu (Medeni Hukuk Dersleri 1975 6 bası Sh.252) "..tespit davası hakkın muhteva ve şümülünü belli eder. Hakkın varlığını tespit eder. (Buna hakkın kaza-i tanınması denir) Hakkın tespiti bir yaptırımın hüküm altına alınmasını gerektirmez. Bir hakkın varlığını veya yokluğunu kesin hüküm oluşturacak şekilde belirleme bir tespit davasıdır.
Örnekler: kiraların tespiti davasının dinlenebilirliği (7.7.1965 günlü içtihadı birleştirme kararı)
Grevin haklılığı veya haksızlığının tespiti davası (HGK. 17.3.1965 günlü kararı)
Görüldüğü gibi hakkın varlığının ve kapsamının tespiti olumlu bir tespit davasının konusunu oluşturmaktadır.
Yenilik doğuran davaların en önemli özelliği belirli bir hukuki durumun yaratılmasına, kaldırılmasına, değiştirilmesine kişinin irade beyanının yeterli olmaması belirlemenin mahkeme kararıyla tespit edilmesidir. (Postacıoğlu Age s. 204) Bu olguyu doğrulamak üzere (Schönke: İnşai hüküm bir hak değişikliğini ihdas ettiğinden bu hüküm cebri icraya ne elverişli ve ne de muhtaçtır. Postacıoğlu age. s. 266)
Bu Açıklamalar Postacıoğlu'nun ifade ettiği üzere yenilik doğuran davaların eda davasını kendiliğinden ihtiva etmemesidir. Hakimin hükmü ile davacı yararına bir edanın yapılması sonucu çıkıyorsa davacı bunu ayrıca veya yenilik doğuran dava ile birlikte isteyebilir. (Postacıoğlu age s.267) uygulamada yenilik doğuran davanın içinde eda isteğinin de bulunduğu kabul edilmekte ve bu nedenle tenkis davasında harca esas olarak gösterilen değerle bağlı kalınmaması edanın bir kısmının istenmiş olmasının kısmı dava olarak nitelenemeyeceği böyle de olsa tam dava olarak kabul edilmesi gerektiği ve zedelenen saklı payın tümünün hüküm altına alınması ön görülmektedir. Uygulamanın bu kabul şekli zorlayıcı değildir. Yani hak sahibini tespit ve eda davasını birlikte açma konusunda zorunlu tutmamakta dava ekonomisi dikkate alınarak davacıya kolaylık sağlamayı amaçlamaktadır. Hukukun genel kuralı gereği hiç kimse kendi yararına olan davayı açmaya veya hakkını istemeye zorlanamaz. (HUMK. md. 79)
O halde davacının açtığı dava (yenilik doğurucu) hakkın tespiti davası olarak nitelenmeli ve soruna bu açıdan çözüm getirilmelidir.
Sonuç: 1-Davacının açtığı ilk dava hakkın varlığının tesbidi davası olarak değerlendirildiğinde olumlu tespit olan bu dava ile zamanaşımı Borçlar Kanununun 136. maddesiyle ön görülen kurallar doğrultusunda kesilmiştir.
Gerçek zararın (saklı paya yapılan tecavüzün miktarı) tespit edildiği son bilirkişi raporuyla öğrenildiği ve eda davası için zamanaşımının en erken bu tarihten itibaren (asıl olanın ise dava edilen hakkın varlığını tespit eden kararın kesinleştiği tarihten) başlamasıdır. Belirtilen bu tarihlere davacının gerçek zararını istemek üzere açtığı dava arasında zamanaşımı süresi dolmamıştır. Burada hakkın varlığının tespitinin bağlı olduğu zamanaşımı ile eda davasının bağımlı olduğu zamanaşımının farklı olacağıdır. Hakkın varlığının tespiti Medeni Kanunun 513. maddesi gereği bir yıllık zamanaşımına tabi olduğu halde belirnenen alacak hakkı Borçlar Kanununun 125. maddesi gereği 10 yıllık zamanaşımına tabidir. Miras sebebiyle istihkak davalarında ise bir yıldır. (Mk. 579)
Kararın gerekçesinde de açıklanan bu nedenlerle zamanaşımı definin kabul edilmemesinde usul ve yasa hükümlerine aykırılık bulunmamaktadır. Zira saklı tutulan hak yönünden zamanaşımının kesilmesi sadece kısmı davalar içindir. Zira saklı tutulan hak yönünden zamanaşımının kesilmesi sadece kısmı davalar içindir. Tam hakkın tespitini amaçlayan dava ile hakkın verilmesini sağlayan davalar ayrı ayrı davalar olup ayrı ayrı zamanaşımına tabidir.
Diğer yönden Hakim belirtilen tam dava içinde dava edilen miktarla bağlı kalmadan belirlediği hakkın kapsamına giren ve zedelenen saklı payın tamamını hüküm altına almakla yükümlü iken bunu yapmayarak eda davasının açılmasına bizzat neden olmuştur. Borçlar Kanununun 137. maddesinin geniş bir yoruma tabi tutularak davacının 60 günlük ek süreden yararlanması olasılığı da tartılışılabilir.
Açıklanan nedenlerden dolayı yerel mahkeme kararının doğru olduğuna kanaatle onanması gerektiğini düşündüğümden sayın çoğunluğun oluşan görüşlerine katılmıyorum.
Full & Egal Universal Law Academy