(1479 S. K. m. 63)
Taraflar arasındaki rücuan tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Divriği Asliye Hukuk (İş) Mahkemesince davanın reddine dair verilen 18.6.1996 gün ve 1996/13-189 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine;
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi'nin 10.10.1996 gün ve 1996/8679-8494 sayılı ilâmı:
(... Dosya içeriğinde yer alan bilgi ve belgelere göre davalı O. Dernek'in kullanmakta olduğu aracın vites değiştirme işlemini gerektiği yerde yapmayıp, rampa çıkarken vites değiştirmek istediği ve bunun sonucu olarak da aracı geriye doğru kaydırmak suretiyle zararlandırıcı sigorta olayının meydana gelmesine yol açtığı ve bu nedenle de % 100 oranında kusurlu bulunduğu gözetilerek, Bağ-Kur Kanunu'nun 63. maddesinin açık hükmü karşısında rücu alacağından sorumlu tutulması gerekirken yazılı düşüncelerle hakkındaki davanın reddine karar verilmiş bulunması Usul ve Kanun'a aykırıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı:
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Davada, olay günü Bağ-Kur sigortalısı olan davalının yönetimindeki araçla seyahat ederken trafik kazası yaptığı, araçta bulunan eşinin yaralandığı ve Bağ-Kur'ca kendisine sosyal sigorta yardımı yapıldığı öne sürülmüş, yapılan yardımın rücuan davalıdan tahsiline karar verilmesi istenmiştir.
Davalı Asliye Ceza Mahkemesi'nde beraat etmiş ise de işbu davada alınan kusur raporuna göre % 100 kusurlu görülmüştür. Kusur yönünden mahkeme ile Özel Daire arasında herhangi bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık suç sayılır eylemi gerçekleştiren Bağ-Kur sigortalısının üçüncü kişi sayılıp sayılamayacağı noktasında toplanmaktadır.
63 üncü maddeye göre kurumun rücu hakkının doğması için üç koşulun birlikte oluşması gerekir.
1 - Zararlandırıcı sosyal sigorta olayının ortaya çıkması,
2 - Olayın meydana gelmesinde üçüncü kişinin suç sayılır eyleminin var olması,
3 - Sigortalıya veya hak sahibine yardım yapılması,
Bu üç koşul birlikte oluşmamış ise kurum rücu davası açamaz.
Olayda birinci ve üçüncü koşulun gerçekleştiği tartışmasızdır. Uyuşmazlık ikinci koşul üzerindedir.
Doğru bir sonuca ulaşılabilmesi için üçüncü kişi kavramının hukuksal niteliğinin açıklığa kavuşturulması gerekir. Öncelikle 63 üncü maddede yer alan üçüncü kişi sözcüğü lafzı yoruma tabi tutulacak olursa üçüncü kişinin bir hukuki muamelenin tarafı olmayanları ifade ettiği anlaşılır. Özel sigorta hukukunda sigorta bir akittir. Aktin tarafları ise sigortacı ile sigorta ettirendir. Üçüncü kişi aktin tarafları dışında kalan kişilerdir. Aktin tarafları uyuşmazlığa düştüklerinde, bir diğer kişi bu akit üzerinde hak iddia ediyorsa işte ortaya çıkan bu kişi üçüncü kişi sayılır.
Sosyal Sigorta Kanunlarında yer alan üçüncü kişi kavramının ifade ettiği anlamın açıklamasında şunlar söylenebilir: Devletin sosyal güvenlik hizmeti bir kamu hizmeti niteliğindedir. Sosyal Sigortaların yönetimini üstlenen örgütler normal olarak Kamu otoritesine özgü birçok yetki ve ayrıcalıklarla donatılmışlardır. Bu yöndeki ayrıcalık ve yetkiler sosyal güvenlik alanındaki özel hukuk ilkelerinin önemini büyük ölçüde azaltmıştır.
Sosyal güvenlik hukuku çerçevesinde oluşan sigortalılık ilişkisi de bir Kamu hukuku ilişkisidir. Gerçekten bu ilişki yasa gereği kendiliğinden meydana gelir. Sigortalı olma yükümü sigortalının iradesinden bağımsız olarak, yasanın emredici kuralı doğrultusunda ortaya çıkar. Sigortalı olma hak ve yükümünden vazgeçilemez ve kaçınılmaz.
Sigortalı ile kurum arasındaki ilişki Kamu hukuku niteliğini taşır. Çünkü anılan ilişki Kamu hukuku niteliğini taşır. Çünkü anılan ilişki yasanın belirlediği çerçevede gerçekleşir. Tarafların yasal düzenlemelere aykırı davranmaları söz konusu değildir. (Bknz. Prof. Ali Güzel - Ali Rıza Okur. Sosyal Güvenlik Hukuku 1994 sh.82).
Bu açıklamaların ışığında bakıldığında, kuşkusuz Sosyal Sigorta Kurumlarıyla sigortalı arasındaki hukuksal ilişkinin Ticaret ve Borçlar Kanunu'nda yer alan akit niteliğini taşımadığı ortadadır. Ancak Sosyal Sigorta Kurumuyla sigortalı arasında yasadan kaynaklanan hak ve yükümlülüklerin varlığı gözardı edilemez. Bu bağlamda sigortalı primini ödeyecek keza yasaca önerilen diğer ödev ve yükümlülüklerini yerine getirecek, Sosyal Sigorta Kurumu ise yasaların elverdiği ölçüde sigortalıya sosyal sigorta yardımlarını yapacaktır.
İşte sigortalı ile kurum arasında oluşan bu hukuki ilişkinin tarafları kurum ile sigortalıdır. Sigortalıyı üçüncü kişi saymanın hukuksal dayanağını bulmak mümkün değildir.
Ancak sosyal güvenlik kurumları yasal ayrıcalık taşıdıklarından ve Devlet adına sosyal güvenlik yasalarını uyguladıklarından bu kurumlar birinci kişi, sigortalı ise ikinci kişi sayılmalıdır.
Anılan maddeyi amaçsal yorum ilkeleri çevresinde yorumlamak gerekirse, gene sigortalının üçüncü kişi sayılması imkansızdır. Zira kurum, sigortalıya bir eliyle verdiğini öbür eliyle geri almış olacaktır. Oysa sigortalı, sosyal risklere karşı kurumdan yardım görmek için prim ödemektedir. Öte yandan primler hem sigortalı hem de hak sahibi adına ödenmektedir. Olayda hak sahibi, eşe sigortalıya taban yardım yapıldığı için, hak sahibi eşin dahi üçüncü kişi sayılması düşünülemez.
Diğer taraftan insan hırsız, katil vb. de olsa sosyal güvenlik ve pratikte yaşama hakkından yoksun bırakılamaz yolundaki çağımıza uygun görüş, sosyal güvenlik hukukumuzun temel ilkelerindendir. Bu ilke Anayasada kutsanan, insan yaşamına ilişkin bulunduğu için hiçbir kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı ilkesine karşı belirli bir üstünlüğü ve uygulama önceliğine sahiptir. Bu anlayış (önce ver sonra al) şeklinde bürokrasinin çarpıcı biçimde bir zaferi niteliği taşımış dahi olsa, kökeninde anılan evrensel nitelikteki ilke ile bağdaşmazlığı ortadadır (Bknz. HGK. 983/10-340 Es. 1995/132 Kr. karşı oy yazısı, Mustafa Çemberci).
Bundan başka, uyuşmazlığın Medeni Hukuk, özellikle Miras Hukuku kurallarıyla çözümlenmesi mümkün değildir. Çünkü Bağ-Kur Kanunu'nda mirasçı değil hak sahibi kavramı söz konusudur. Açıklanan nedenlerle yerel mahkeme kararı onanmalıdır.
Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA oyçokluğu ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy