(2709 S. K. m. 35) (743 S. K. m. 639, 641) (1319 S. K. m. 13, 20, 24, 25, 27, 32) (3402 S. K. m. 14, 20) (YHGK. 05.02.1997 T. 1996/16-924 E. 1997/42 K.)
Taraflar arasındaki kadastro tespitine itiraz davasından dolay yapılan yargılama sonunda; Bigadiç Kadastro Mahkemesi'nce davanın kabulüne dair verilen 20.10.1994 gün ve 1992/3 Esas, 1994/169 Karar sayılı kararın incelenmesi davalı Hazine vekili tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 7. Hukuk Dairesi'nin 27.02.1996 gün ve 1995/8532 E. 1996-/1697 K. sayılı ilamı;
(... Kadastro sırasında 137 ada 29 parsel sayılı 4640.67 m2 yüzölçümündeki taşınmaz dava dışı 26 sayılı parsele uygulanan vergi beyanının yüzölçümü fazlası olarak davalı hazine adına tespit edilmiştir. Davacı Mustafa Çakmak miras hakkına, paylaşmaya ve zilyetliğe dayanarak dava açmıştır. Mahkeme'ce davanın kabulüne, taşınmazın davacı adına tesciline kara verilmiş, hüküm davalı hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava konusu taşınmazın öncesinin davacının miras bırakanı Fatma'ya ait olduğu, adı geçenin ölümünden sonra terekesinin paylaşıldığı ve nizalı taşınmazın davacı payına isabet ettiği taşınmaz kazandırıcı süreye ulaştığı gerekçe gösterilerek hüküm kurulmuş ise de davacı Emlak beyannamesine dayanmış ve bu beyanname 1977 yılında oluşturulmuştur. Emlak beyannamesi 4000 m2 yüzölçümünde olup dava dışı 26 parsel sayılı taşınmazın yüzölçümü ile revizyon görmüştür. Emlak beyannamesinin oluşturulduğu tarih ile tespit günü arasında 20 yıllık kazandırıcı süre davacı yararına oluşmamıştır. Emlak beyannamesi davacıyı bağlar. Dava konusu taşınmaz davacıya ait olsa emlak beyannamesinin oluşturulması sırasında bu parselinde kendisine ait olduğunu açıklayıp miktarı ile kendi adına kayıt oluşturur idi, mahkeme'ce bu yönlerden yanılgıya düşülmesi isabetsizdir. Taşınmazın tesciline karar verilmesi gerekir. Hazinenin temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde görüldüğünden kabulü ile hüküm bozulmasına...) gerekçesiyle ve oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava konusu 29 parsel sayılı taşınmaz ile dava dışı 26 parsel sayılı taşınmazın bir bütünü oluşturduğu, tespit gününden sonra kesinleşen orman tahdit harita ve tutanağının kapsamı dışında kaldığı, 6831 sayılı yasanın birinci maddesi hükmü uyarınca orman sayılan yerlerden olmadığı, tarım toprağı niteliğinde bulunduğu, taşınmaz üzerinde tespit gününe kadar davacı taraf yararına 3402 S. K. nun 14. maddesi hükmünde öngörülen taşınmaz edinme koşullarının, gerçekleştiği konusunda çekişme olmadığı gibi mahkeme'ce de yöntemine uygun olarak yapılan keşif uygulama ve toplanıp doğru olarak değerlendirilen delillerle saptanmıştır.
Uyuşmazlık: 1977 tarihli Emlak beyanının davacıyı bağlayıp bağlamayacağı, diğer bir anlatımla kadastroca belirlenen yüzölçümünden, eksik beyanda bulunulması halinde eksik bildirilen bu bölüm üzerinde kişinin mülkiyet hakkında vazgeçtiği anlamına gelip gelmeyeceği noktasında toplanmaktadır.
Dava, Medeni Kanun'un 639, 3402 sayılı Yasa'nın 14 ve 1319 sayılı Emlak Vergi Yasa'sı hükümlerine ilişkin bulunmaktadır.
Fiili bir durum olan zilyetliğin yerel bilirkişi ve tanık sözleri ile kanıtlanabileceği öğretide kabul edildiği gibi Medeni kanun'un 639 ve 3402 sayılı Yasa'nın 14. maddesi hükümlerinde de öngörülmüştür. 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 14/1. maddesi hükmü: Tapuda kayıtlı olmayan ve ayrıca çalışma alanı içinde bulunan yüzölçümü sulu toprakta 40, kuru toprakta 100 dönüm kadar olan 40 ve 100 dönüm veyahut tanık beyanları ile ispat eden zilyedi adına, tespit edilir hükmünü getirmiştir. Aynı kanunu (A) bendinde sözü edilen 31.12.1981 tarihine veya daha önceki tarihlere ait vergi kayıtlarında, taşınmaz malın 100 dönümden fazla olan bölümünün zilyedi adına tespit edilmesi için, birinci fıkra gereğince değerlendirilen zilyetliğin ayrıca yasada tadat edilen vergi kaydı vesaire belgelerden birine dayandırılması öngörülmüştür.
Bir bütün olduğu, kuşkusuz olan nizalı taşınmaz ile niza dışı 26 parsel sayılı taşınmazın toplam yüzölçümleri 10000 m2 dir. Bu durumda davacı taraf herhangi bir belgeye dayanmaksızın, yasada öngörülen diğer koşulları da kanıtlamış olmakla, taşınmazı iktisap ettiğinin kabulünde duraksama olmamalıdır. Öncelikle belirtelim ki vergi kayıtları mülkiyet belgesi değildir. Zilyetlikle birleşip doğrulanmadıkça hukuki değer kazanamayacağı, o nedenle doktrinde ve tüm yargı kararlarında da bu tür kayıtların en zayıf bir ispat vasıtası olduğu kabul edilmektedir.
1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu'nun 13. maddesi arazi vergisini arazinin maliki, varsa intifa hakkı sahibi, ikisi de yoksa malik gibi tasarruf edenler öder hükmünü getirmiştir. Maddenin içeriğinden, zilyet bulunuyor ise vergi mükellefi olduğu kabul edilmiştir. Aynı Kanunun 1610 sayılı kanunla değişik 24. maddesinin (b) bendinde araziye ait beyannamede, arazinin yeri (mevki) cinsi, büyüklüğü (dönüm, m2) getirilebileceği yıllık gayrisafi hasıla tutarı ve rayiç bedeli (vergi değeri) nin gösterileceğini içermektedir. Emlak beyanlarında madde metninden de anlaşılacağı gibi taşınmazın sınırlarının yazılması konusunda herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Bu durumda 3402 sayılı Yasa'nın 20. maddesi hükümleri gözönünde alındığında, kayıttaki sınırlara itibar olunacağı, özellikle (c) fıkrasında harita, plan ve krokiye dayanmayan kayıt ve belgelerde belirtilen sınırlar, değişebilir ve genişletilmeye elverişli nitelikte ise, bunlarda gösterilen miktara, ancak değişebilir ve genişletmeye elverişli sınırlardaki taşınmaz malların kayıtları, fiziki yapıları ve konumları itibariyle belli bir yeri kapsıyor ise, kayıt ve belgelerde gösterilen sınırlan esas alınarak tespit yapılacağı öngörülmüştür. Tapu kayıtları ve özellikle eski yazım tarihli (1936 ila...) vergi kayıtlarında yüzölçümü mevkii ve sınırları yazılı bulunmaktadır. Emlak beyanında ise taşınmazın sınırları mevcut olmayıp sadece, mevkii ve yüzölçümünün yazımı ile yetinilmektedir. Bu durum, Emlak beyannamesinin dava konusu yer dışında başka taşınmazlarda uygulanabilir olasılığını ortaya koymaktadır. Hal böyle olunca, taşınmaza doğrudan uygulaması yönünden, kuşku ve tereddütler gösteren emlak beyanını mülkiyet hakkını sınırlayıcı sonuçlar doğuracak şekilde kesin delil olarak bakılması mümkün değildir.
Gerçekte de, Emlak beyannamelerinin taşınmazın yüzölçümünün resmi makamlardan alınacak sağlıklı belgelere dayandırılması aranmamakta, dahası 1319 sayılı Emlak Vergi Yasa'sında bu yönde bir yüküm de önerilmemiştir. Kaldı ki, kırsal alanlarda bulunan ev, ahır, samanlık gibi yapıların gerçek yüzölçümünün tespiti civar taşınmazların yüzölçümünün belirlenmesi işlemi, devlete ait bir görev olup, ancak, uzman olan elemanların, gerçekleştirebileceği teknik bir iş olduğu açıktır. Buda, ancak Kadastrosu yapılmış, tapu kaydı oluşturulmuş, yüzölçümü, teknik ve elektronik aletlerle belirlenmiş arazi ve emlaklerin tespitinin tamamlanması ile mümkündür. O nedenle bu işlemlere tabi tutulmak suretiyle yüzölçümleri hudutları sağlıklı bir şeklide belirlenmemiş, taşınmaz mallar ilişkin Emlak Vergi Beyannamesini davada kesin delil olarak ele alınması kabul edilemez. Diğer yönden bir kaydın uygulanabilir olması için en az 3 sınırının bilinmesi, diğer bir anlatımla sınırların geometrik bir şeklide oluşturulması ve bu sınırların arazi de saptanması ile mümkün olur. Oysa kuşkuludur. Örneğin aynı mevkii de üç ayrı taşınmazı bulunan bir kişinin, tek taşınmazı için yerel idareye verdiği emlak bildiriminin, o kişinin hangi taşınmazına ait olduğunu saptamaktaki güçlükler gözardı edilemez, yine dört tarafı kişi taşınmazı ile çevrili sabit hudutlu bir taşınmazın hangi bölümünü vergi beyannamesinin kapsadığının, taşınmazın verim durumu da gözönüne alınarak belirlenmesi de imkan dahilinde bulunmamaktadır. 1319 sayılı Emlak Vergi Yasa'sında, beyanname vermeyi öngören zorlayıcı, cezayı müstelzim bir hüküm de getirilmemiştir. Kişi; emlak bildiriminde bulunmamış olsa dahi, mülk edinme koşullarının varlığını yerel bilirkişi ve tanık beyanları ile kanıtladığında taşınmaz adına tescil edilmesi gerekir. Yasalarla saygı duyarak devlete vergi vermeyi tercih eden kişi ile hiç vergi beyanında bulunmayan kişileri yanı konumda değerlendirmek yasaların eşitlikle uygulanması ilkesini zedeleyeceği gibi bazı sakıncalı ve çekişmeli durumların doğmasına neden olacak pürüzleri de beraberinde getirir.
Ayrıca, Özel Dairenin bozma kararında açıklandığı şekilde emlak beyannamelerinin, mutlak bağlayıcı bir delil kabul edilmesi halinde taşınmazı gerçek yüzölçümünden çok fazla gösteren ve ileride buna dayanıp fazlasıyla hak iddiasında bulunmayı amaçlayan kötüniyetli maliklere olanak tanınmış olunur ki, bu durum haklar arasındaki dengenin bozulmasına, sosyal yaşamda kimi huzursuzlukların oluşmasına neden olur ki, hukuken üstün görülemez. En önemlisi vergi kanunlarındaki cezaları göze alarak hiç bildirimde bulunmamış olan taşınmaz malikleri zilyetlik koşullarının oluştuğu alan için taşınmazını iktisap ederken, buna karşı kanuna saygılı olarak bildirimde bulunan kişi, taşınmazın gerçek alanı yerine vergi beyannamesindeki taşınmazın yüzölçüm miktarını isteyebilecektir. Burada da kanuna saygılı kişinin cezalandırılması, kanunu hiçe sayanın da ödüllendirilmesi sonucunu veren ve eşitlik ilkesine ters düşen bir durumun ortaya çıktığı açıkça görülmektedir.
1319 sayılı Emlak Kanunu'nun beyan esasını kabul eden 20. maddesinde ... düşük beyanda bulunulması halinde, mükellefin beyanı vergi dairesinde, birim değere göre hesaplanan miktara yükseltilerek tahakkuka esas alınacağı ve mükellefe bildirileceği, vergi dairesinde hesaplanan miktar ile mükellefin beyanı arasında farka kusur cezası uygulanacağını içermektedir. Yine ek süreler için beyanname verilmesi matlabını taşıyan aynı kanunu 27. maddesi hükmünde de
... beyannamenin 3239 sayılı kanunu 111. maddesi ile değişen emlak yasasının 32. maddesi hükmünün 2. fıkrasında beyannamesinin ek süreye rağmen vermeyen mükellefler adına ağır kusur cezasının kesileceği hükmünü getirmiştir. Anılan yasa hükümleri gözönüne alındığında. Emlak beyannamelerinde yüzölçümünün noksan gösterilen 12.10.1976 tarih ve 38/46 sayılı kararı ile; kamulaştırmada tavan bedelin vergi değeri ile sınırlandırılmasının, mülkiyet haklarının özünü ihlal edeceğini, bunun hukuk devleti niteliğine aykırı olduğunu, malikin dava hakkının bunun hukuk devleti niteliğine aykırı olduğunu, malikin dava hakkının da sınırlandırılmış olacağını kabul etmiş böylece kamulaştırma karşılığının tespit ve tayininde, taşınmaz sahibi tarafından usul ve kanuna uygun olarak verilen vergi bildirgesindeki değerin esas alınması uygulanması kaldırılmıştır. Görülüyor ki niteliği ve ereği tümü ile değişik olan mülkiyet ve vergilendirme gibi iki anayasa müessesesini bir tek temele oturtmakta bir zorunluluk yoktur.
Bu anlatımların ışığı altında: emlak beyanında bildirilen yüzölçümünün bağlayıcı nitelikte olamayacağı ancak, çapı, krokisi olan tapulu taşınmazlarda uygulanabileceğinin kabulünde kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. Açıklanan nedenlerle yerel mahkeme kararı onanmalıdır.
Sonuç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklana nedenlerle ONANMASINA 30.04.1997 gününde yapılan ilk görüşmede çoğunluk sağlanamadığı için yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile kara verildi.
KARŞI OY YAZISI
Davacının dayandığı dava dışı 26 sayılı parsele revizyon gören emlak kaydının 3402 sayılı Kadastro kanunu 14/A maddesi hükmünce zilyetlik belgesi olmadığı davacının taşınmazın bulunduğu çalışma alanında kuru toprakta belgesiz zilyetlik yoluyla edinebileceği, ancak davacının 100 dönüm taşımaz almadığı, bu nedenle davacı yararına zilyetlik yoluyla taşınmaz edinme koşullarının gerçekleştiği sonucuna varılmış ise de kanaatimizce bu görüşe katılmak aşağıda açıklanan nedenlerle mümkün bulunmamaktadır. Şöyle ki;
1- Ülkemizde 4.7.1931 tarihli 1837 sayılı Bina Vergileri kanunu ve 27.6.1931 tarihli 1833 sayılı Arsa Vergisi kanunu ile anılan kanunlarda değişiklik yapın muhtelif tarihli Kanunlara göre ülkemizde genel olarak bina ve arazi tahriri yapılmış, böylece vergi kayıtları oluşturulmuştur. 5602 sayılı Kanun ile bu Kanunu yürürlükten kaldıran 509, 509 sayılı Kanunu yürürlükten kaldıran 766 sayılı Tapulama Kanunu hükümlerine göre bina ve arazi vergileri kanunlarına göre 27.3.1950 gününden önce oluşturulmuş vergi kayıtlan zilyetlik belgesi olarak kabul edilmiş; Yargıtay'ın bu davalara bakan dairelerinin içtihatları ile de aynı doğrultuda uygulama yapıla gelmiştir. 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu ile bina ve arazi vergileri kanunu ile bu Kanunlarda değişiklik yapan tüm Kanunlar yürürlükten kaldırılmış; anılan Kanun 1.3.1971 tarihinde yürürlüğe konulmuştur. Emlak Vergisi Kanunu ile devletçe genel olarak bina ve arazi yazımı usulünden vazgeçilmiş, bina ve arazi sahiplerinin beyanda bulunması esası benimsenmiştir. 1319 sayılı Emlak Kanunun 24 maddesi hükmü ile de bina ve arazi sahiplerinin beyannamelerini nasıl verecekleri, beyannamenin hangi bilgileri ihtiva edeceği hükme bağlanmıştır. Bu hükme göre davacının 1977 yılında dava dışı 26 sayılı parsele revizyon gören emlak beyannamesini vergi dairesine verdiği dosya kapsamı ile anlaşılmaktadır 1977 tarihli emlak beyannamesindeki miktara göre davacı adına dava dışı 26 sayılı parsel tespit edilmiş olup anılan parsel uyuşmazlık konusu değildir. Uyuşmazlık konusu 29 sayılı parsel 26 sayılı parselin emlak kaydı miktar fazlasından oluşmaktadır. Sayın çoğunluk, emlak beyannamesinin zilyetlik belgesi olmadığı sonucuna varırken emlak beyannamesinde mevki ve miktarın dışında sınırların bulunmadığı, bu nedenle arazi üzerinde uygulanmasının ve kapsamının belirlenmesinin mümkün bulunmadığını kabul etmiştir. Ne var ki, 3402 sayılı Kadastro Kanunun 14/A maddesi hükmü ile vergi kayıtlan ile birlikte emlak beyan kayıtları da zilyetlik belgesi olarak sayılmıştır. Yasanın açıkça zilyetlik belgesi kabul ettiği emlak beyan kayıtlarının çoğunlukça zilyetlik belgesi kabul edilmemesi yasanın uygulanmaması anlamındadır. Bu görüşe katılmak kanaatimizce mümkün değildir. Kaldı ki, mülkiyet belgesi olduğu yasa hükümlerince kabul edilen tapu kayıtlarında mevki ismi gösterildiği halde miktarını ve sınırlarını göstermeyen tapu kayıtları vardır. Ayrıca bağ, bahçe, zeytinlikler için oluşturulan tapu kayıtlarında mevki bulunduğu halde sınırları ve miktar gösterilmeksizin örneğin, (30 ağaçlı zeytinlik, 100 kök antep fıstığı, 80 üzüm omcası gibi) taşınmaz üzerinde bulunan meyve ağaçlarının adedi nitelikte sınırları ve miktarı gösterilmeyen tapu kayıtları ile eşcar tapu kayıtlan dahi mahkemelerce uygulanmakta, kayıtlara kapsam belirlenmekte, kapsam belirlemenin doğru olup olmadığı Yargıtay'ın ilgili dairelerince incelenip karar bağlanmaktadır. Açık anlatımla, davaya bakan mahkemenin taraflardan birinin dayandığı gerek mülkiyet belgesi niteliğinde tapu kayıtları olsun gerekse 3402 sayılı Kadastro Kanunun 14. maddesi hükmünde sayılan zilyetlik belgesi niteliğinde bulunsun öncelikle uygulanabilir olup olmadığının saptanması uygulanabiliyor ise kayıtlara buna göre kapsam belirlemesi bugüne kadar tüm gayrimenkul dairelerince ihtilafsız olarak uygulanabilmektedir. Diğer anlatımla, açıkladığım şeklideki uygulama tam gayrimenkul dairelerince kabul edilmiş bir uygulamadır. Elimizdeki davada davacı tarafın dayandığı 1977 tarihli emlak beyan kaydı kadastro tutanağının düzenlendiği sırada uygulanmış kapsamı belirlenmiş, emlak kaydının dava dışı 26 sayılı parsele ait olduğu belirlenerek yapılan tesbite gerek davacı, gerekse üçüncü kişiler, özellikle hazine 26 sayılı parsel hakkında itiraz edip dava açmamış, 26 sayılı parselin tespiti davacı adına kesinleşmiştir. Davacı açtığı davada dava dışı 26 sayılı parsele revizyon gören kayıtlara ve zilyetliğe dayanarak 26 sayılı parsele revizyon gören kaydın dava konusu taşınmazı da kapsadığını ileri sürmüştür. Mahkemece anılan kayıt uygulanmış eylemli durumda dava konusu taşınmaz yönünün kişi taşınmazları ile çevrili bulunmaması nedeniyle emlak kaydının kapsamı dışında kaldığı kabul edilmiş; ancak zilyetlik yoluyla iktisap koşullarının davacı taraf yararına gerçekleştiği sonucuna varılarak hüküm kurulmuştur. Davacı davasında 26 sayılı parsele revizyon gören emlak beyan kaydına dayandığına, mahkemece de bu kayıt uygulandığına, diğer anlatımla davacı dahi emlak kaydını zilyetlik belgesi olarak ileri sürüp dava açtığına göre sayın çoğunluğun emlak kaydını belge kabul etmemesi davacının iddiasına, özellikle bu dosyadaki toplanan delillere ve mahkemenin kabulüne uygun düşmemektedir. Yargıtay 16. Hukuk Dairesini 29.06.1995 günlü 3822/4662 sayılı ilamı da 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanuna göre verilen beyannameyi zilyetlik belgesi olarak kabul etmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.02.1997 günlü 996/16-924 esas, 997/42 sayılı kararı da Yargıtay 16. Hukuk Dairesini kabul ettiği şekilde emlak beyannamesini zilyetlik belgesi olarak kabul etmiş, yerel mahkemenin direnme kararını oybirliğiyle bozmuştur. Sayın çoğunluğun vardığı sonuç Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin, 29.06.1995 günlü 382/4662 sayılı karan ile Yargıtay Hukuk ilamına da ters düşmektedir. Yasalarda ve uygulamada ne değişti ki Yüce Genel Kurul 3 aylık ara ile aynı nitelikteki emlak beyan kaydının zilyetlik belgesi olmadığı sonucuna vardığını anlamak mümkün değildir. Yargıtay kararlarında istikrar unsuru da önemlidir. Bu nedenle sayın çoğunluğun vardığı sonuç 5.2.1997 günlü oybirliğiyle alınan karara aykırı sonuç doğurduğu için çoğunluğun görüşüne katılmak kanaatimizce mümkün olmamıştır.
2- Genel Kurul görüşmeleri sırasında 1319 sayıl Emlak Vergisi Kanunun devlete, özellikle yerel yönetimleri gelir sağlamak amacını güttüğü açıklanmış ise de emlak beyan kaydının zilyetlik belgesi olduğunu hükme bağlayan 3402 sayılı Kadastro Kanunun ilişkin bulunması hususu davamızdaki uyuşmazlıkla ilgili bir konu değildir. Yüce Genel Kurulun bu çerçevedeki açıklamaların etkisi altında kalarak aksi sonuca varmasını anlamakta güçlük çekilmektedir.
3- Emlak kaydı zilyetlik belgesi olduğuna ve davacı adına tespit edilen 26 sayılı parsel ile dava konusu taşınmazın tüm çevresi kişi taşınmazlarıyla çevrili olmadığına, diğer anlatımla dava konusu taşınmaz yönü açık kaldığına göre emlak kaydının dava konusu taşınmazı kapsadığı kabul edilemez. Nitekim, mahkemede aynı sonuca, varmıştır. Bu durumda sorun kayıt miktar fazlasından oluşan taşınmazın zilyetlik yoluyla iktisap edilip edilmeyeceği konusunda değer vererek sonuca gitmiş, emlak kaydını delil olarak değerlendirmemiştir. Davacı dava konusu taşınmaz hakkında ilk kez 1977 yılında emlak beyannamesi vermiş, taşınmaz hakkında ilk kez metrekare olarak göstermiştir. Davacı emlak kaydı miktarında sonraki günlü vergi beyannamesi ile miktar arttırdığını iddia etmiş daire bozma kararı üzerine sonraki günlü beyan kaydı bulunduğunu açıklayarak mahkemeye sunmuş ise de yargılama aşamasında ileri sürülmeyen hususlar temyizen inceleme konusu yapılamaz. Mahkeme ısrar kararında dahi sonraki günlü beyannameyi incelememiş, tartışmamıştır. Bu nedenle miktar artırımına ilişkin belgenin dikkate alınmamasında bir usulsüzlük bulunmamaktadır. Davacı 1977 yılında verdiği emlak beyannamesinde taşınmazın miktarını 4.000 metrekare olarak gösterdiğine göre, bu miktarın fazlası taşınmaz kesimi üzerindeki zilyetliğin başlangıcının mahkemenin kabul ettiği gibi bilirkişi ve tanık sözlerine göre 20 yılı aştığının mı kabul edileceği, yada emlak beyannamesini verdikten sonra kayıt miktar fazlasından oluşan bölümde zilyetliğe başladığının mı kabul edileceğini tartışılması gerekir. Sayın çoğunluk emlak kaydını zilyetlik belgesi kabul etmemek suretiyle bu tartışmaya girmemiştir. Yukarıda açıkladığımız nedenlere göre emlak beyannamesi diğer anlatımla emlak kaydı zilyetlik belgesi olduğuna göre bu durumun tartışılması gerekir. Dairemiz çoğunluğu ve gayrimenkul dairelerinin uygulamasına göre uygulanabilen mülkiyet belgesi niteliğindeki tapu kayıtlarının genişletilmeye sınırlı bulunduğunun kabulü halinde kayıt miktar fazlasından oluşan bölüm üzerindeki zilyetliğin ilgilinin beyan tarihinden sonra başladığının kabulü gerekeceği yönündedir. Nitekim, Yargıtay 16. Hukuk dairesinin 29.6.1995 günlü 3822/4662 sayılı oybirliğiyle aldığı karara dayanan Davacının 1977 yılında verdiği emlak beyannamesinde 500 metrekare yerinin bulunduğunu bildirdiği, dava dışı 2 numaralı parselin iktisap parsel sayısı ile davacıya bırakılmıştır. Bu beyana göre temyize konu edilen 4 ve 5 nolu parsellerin o tarihte davacının yerlerin mera olduğunu, 18.8.1977 tarihli idari tahkikat zaptındaki beyanında da belirtilmiştir. O halde anılan parseller yönünden davanın reddine ve sınırlandırmaya karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir demek suretiyle yerel mahkeme kararını bozmuştur. Bu gerekçe incelenmekte olan bu davada da aynen vardır. Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin bozma kararına karşı yerel mahkemece oluşturulan ısrar kararı da Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.02.1997 günlü 996/16-924 esas, 997/42 sayılı kararı ile bozulmuştur. Bu açıklamalar dikkate alındığında emlak kaydı miktar fazlasından oluşan dava konusu taşınmaz üzerinde davacının zilyetliğinin emlak beyannamesini verdiği 1977 yılından sonra başladığının kabulü gerekir. Aksini içeren yerel bilirkişi, tanık sözlerine değer verilemez. Bu durumda kayıt miktar fazlasından oluşan dava konusu taşınmaz üzerinde sürdürülen zilyetlik tespit gününde 20 yıla ulaşmamaktadır. Açık anlatımla davacı yararına belgesiz zilyetlik yoluyla taşınmaz edinme koşulları gerçekleşmemiştir. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 12.06.1971 günlü 967/7-556, 971/367 karar sayılı kararı da uygulamanın aynı doğrultuda olduğunu göstermektedir. Açıklanan nedenlerle hükmün bozulması düşüncesinde olduğumdan çoğunluğun görüşüne katılamıyorum. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy