(818 S. K. m. 390) (743 S. K. m. 933)
Dava: Taraflar arasındaki Tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ordu-Ulubey Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 1.4.1997 gün ve 1992/268, 1997/30 sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesi'nin 7.10.1997 gün ve 1997/10087-11829 sayılı ilamıyla; ... Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2. maddesinde vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir... hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dışı temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (re'sen) gözönünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Somut olaya gelince; davacılar miras bırakanın kız çocukları, davalılardan S., murisin oğlu ve vekili, öteki davalı B. ise, vekilin oğludur. (S.'den olma torunudur). Vekaletname 22.6.1992, resmi sözleşme ise 24.6.1992 tarihlidir. Miras bırakan ise 18.10.1992 tarihinde ölmüştür. Davacılar ortak miras bırakanın asıl arzusunun, çekişmeli taşınmazını kız evlatlarına eşit paylarla intikal ettirmek olduğunu, bu nedenle oğlunu vekil olarak atadığını fakat vekilin bu yeri kız kardeşleri yerine kendi oğluna devir ettiğini belirtmişlerdir. İddianın belirtilen içeriğine göre, davada vekalet görevinin kötüye kullanıldığı hukuksal nedenine dayanıldığı açıktır. Esasen HUMK. nun 74 ve 75. maddelerine göre, olayları bildirmek yanlara, hukuki niteleme yapmak hakime aittir. Ne var ki yerel mahkemece yanlış bir değerlendirmeyle dava sebebi taraf muvazaası kabul edilerek yazılı delil olmadığından bahisle dava reddedilmiştir.
Temyiz Eden: Davacılar vekili
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Yerel mahkemece verilen red kararının gerekçesinde; taraf muvazaası hukuksal nedeninin yanı sıra, vekalet görevinin kötüye kullanılması yönünden de değerlendirme yapılarak, mevcut deliller itibariyle vekalet yetkisinin, kasten yetki verenin zararına kullanıldığının davacı tarafça kanıtlanamadığı da vurgulanmıştır.
Bu itibarla; Özel Daire'nin ... dava sebebinin taraf muvazaası kabul edilerek yazılı delil olmadığından dava reddedilmiştir... şeklindeki saptaması dosya içeriğine uygun bulunmayıp, yerel mahkemece verilen direnme kararı yerindedir. Ne var ki; Özel Dairece, toplanan deliller itibari ile işin esasına yönelik temyiz itirazları incelenmemiştir.
O halde, esasa ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Dairesine gönderilmelidir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı direnme kararı yerinde ise de, esasa ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için, dosyanın 1. Hukuk Dairesi'ne gönderilmesine, 10.06.1998 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy