(818 S. K. m. 51, 52) (1479 S. K. m. 63)
Dava: Taraflar arasındaki Rücuan tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Sivrihisar Asliye Hukuk (İş) Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 17.7.1997 gün ve 1996/265 E-1997/193 K. sayılı Kararın incelenmesi davacı kurum vekili tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 27.10.1997 gün ve 1997/7440-7328 sayılı ilamı ile;
... dava, teselsül hükümlerine göre açıldığına göre müştereken ve müteselsilen tahsile karar verilmesi gerekirken davalıların kusurları oranı dahilinde hüküm verilmiş olması isabetsizdir.
Öte yandan sigortalı yaşasaydı yaşlılık aylığından eşinin destek görmesi açık bulunmasına rağmen tavan (tazminat) hesabı yapılırken pasif dönemin değerlendirilmemiş olması usule ve yasaya aykırıdır... gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz Eden: Davacı Kurum vekili
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle; davanın yasal dayanağı 1479 sayılı Bağ-Kur Kanunu'nun 63 üncü maddesidir. Bu maddeye göre suç sayılır eylemi ile Bağ-Kur'ca sigortalıya veya ölümü halinde hak sahiplerine yardım yapılmasına sebebiyet veren üçüncü kişiler sözü edilen yardımlardan ötürü Bağ-Kur'a karşı sorumludurlar.
Somut olayda, davalılar B.Ö. ve D.Ü.'nün tedbirsizlik ve dikkatsizlikle Bağ-Kur sigortalısının ölümüne sebebiyet verdikleri, Kurum'un sigortalının hak sahibi eşine ölüm aylığı bağladığı ve peşin değerinin davalılardan rücuan ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini istediği görülmektedir.
Özel Daire ile mahkeme arasındaki uyuşmazlık, davalıların rücu alacağından müteselsilen mi, yoksa müştereken mi sorumlu olacakları, ayrıca hak sahibinin tazmin sorumlularından isteyebileceği tazminat miktarı (tavan) hesabedilirken, hak sahibi eşin ölüm aylığı alması nedeniyle pasif dönemin hesaba dahil edilmesinin gerekip gerekmeyeceği noktasındadır.
Hemen söylemek gerekirse aynı trafik olayında davalılar B. ile D.'nin suç sayılır eylemleri birleştiğinden ve davacı dava dilekçesinde açıkça teselsül hükümlerine dayandığından davalılar Borçlar Kanunu'nun 50 ve 51 inci maddeleri gereğince rücu alacağından müteselsilen sorumludurlar.
Davalı D.Ü.'nün bilahare ölmesi sonucunda davanın mirasçılarına yöneltilmiş olması hali yasal açıdan sonucu etkilemez. Zira mirasçılar murisin borcundan ötürü müteselsilen sorumludurlar. O itibarla mahkemenin aksi yönde beliren görüşünde isabet yoktur.
İkinci bozma sebebine gelince; Bağ-Kur 63 üncü maddenin ilk fıkrası uyarınca bağladığı aylığın ilk peşin değerini isteyebilir. İlerdeki yıllarda aylıklarda meydana gelen artışları isteyemez. İstenen ilk peşin değerli aylık, sigortalının veya hak sahiplerinin tazmin sorumlusundan isteyebilecekleri tazminat miktarını (tavanı) geçemez. Bu olgu uygulamada kısaca tavan kontrolü olarak adlandırılmaktadır. Buna göre tavan kontrolüne gidilmeden önce hak sahibi eşin davalılardan isteyebileceği tazminat miktarının hesap edilmesi gerekecektir. Böyle bir hesaplamanın yasal dayanağı Borçlar Kanunu'nun 45 inci maddesidir. Zira sağ kalan eş ölen eşin desteğinden yoksun kalmıştır. Yapılacak tazminat hesabında geleneksel tazminat hukukuna ilişkin ilkeler uygulanmak suretiyle eşin gerçek zararı tesbit edilecektir.
Kural olarak desteğin 60 yaşa kadar aktif çalışacağı, 60 yaştan sonra PMF tablosundaki yaşa kadar yaşlılık aylığı alacağı, 60 yaşa kadar aktif, 60 yaştan sonraki sürenin pasif dönemi oluşturacağı, destek görenin desteğin aktif dönemdeki kazancından yardım göreceği, pasif dönemde ise ölen eşinin alacağı yaşlılık aylığından pay alacağı, eşinin erken ölümüyle bu yardımlardan mahrum kaldığı, ortaya çıkan mahrumiyetlerin gerçek zararını oluşturduğu varsayılır.
Davada gerçek zarar hesabının yapıldığı, (tavan hesabı) ancak sağ kalan eşin Bağ-Kur'dan ölüm aylığı almasından ötürü pasif dönemin (yaşlılık aylığı dönemi) hesaplamaya dahil edilmediği anlaşılmakta ise de pasif dönemin dikkate alınmamış olması doğru değildir. Zira destek olan Bağ-Kur sigortalısı ölmemiş olsaydı 60 yaşa vardığında yaşlılık aylığı alacaktı ve giderek sağ kalan eşe ölüm aylığı bağlanması gibi bir sigorta yardımı yapılmayacaktı. O nedenle gerçekleşmesi mümkün bulunmayacak bir olayın hükme dayanak alınması kabul edilemez.
Öte yandan diğer koşullar da oluşmuş ise Bağ-Kur Kanunu'nun 41-a maddesi gereğince sigortalı üç tam yıl prim ödemişse hak sahiplerine ölüm aylığı bağlanmaktadır. Yaşlılık aylığı bağlanması için çok daha uzun bir sigortalılık süresinin geçmesine ihtiyaç duyulurken ölüm aylığında geride kalanların sefalete düşmemeleri için süre kısa tutulmuştur. Burada devlet daha fazla prim ödenmesi koşulundan uzaklaşarak Sosyal Güvenlik işlevinin bir sonucu olarak hak sahiplerine atıfette bulunmuş olmaktadır.
Diğer taraftan Bağ-Kur bağladığı ölüm aylığının peşin değerini zaten davalılardan tahsil etmiş olmaktadır ve geriye 60 yaştan sonra değerlendirmeye tabi tutulacak ölüm aylığı kalmamaktadır. Bundan başka davacının davalılar aleyhine açacağı tazminat davasından kendisine bağlanan ölüm aylığının peşin değeri düşülecektir. Sonuç itibariyle tazmin sorumluları ölüm aylığının peşin değerini hak sahibine değil Bağ-Kur'a ödemiş olmaktadırlar. Sonuç itibariyle destek gören çifte yararlandırmayla karşı karşıya kalmamış olacaktır.
506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun 26 ncı maddesi Kurumun rücu hakkını düzenlemektedir. 26 ncı maddeye göre açılan rücu davalarında yaptırılan tavan hesabında, sigortalılara veya hak sahiplerine kurumca bağlanan gelirler pasif dönemdeki kazanç kaybından düşülmemektedir. Başka bir anlatımla sigortalı veya hak sahibi Kurumdan gelir alsa bile pasif dönemin hesaba dahil edilmesi gerektiği Yargıtay'ın yerleşmiş görüşlerindendir. 63 üncü maddeyle 26 ncı madde rücu davaları yönünden biribirlerine koşut hükümler taşıdığından Bağ- Kur'un açtığı rücu davalarında yaptırılan tavan hesabında pasif dönemin hesap dışı bırakılması birbirine aykırı ikili uygulama yapılmasına yol açacağına açıktır. O nedenle Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
Sonuç: Davacı Kurum vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda açıklanan ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK. nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, 27.05.1998 gününde oyçokluğu ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy