(818 S. K. m. 105)
Dava: Taraflar arasındaki Tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 9. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın reddine dair verilen 5.10.1995 gün ve 1994/136 E-1995/1114 K. sayılı Kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 24.12.1996 gün ve 1996/4892-9072 sayılı ilamıyla; ... davacı vekili, müvekkilinin davalılardan alacağı için muhtelif icra takipleri yaptığını, davalıların haksız yere itirazlarda bulunup davalar açtıklarını, bu nedenle alacakların 11-12 yıl sonra tahsil edilebildiğini, enflasyon nedeniyle aşırı zarara uğradığını, hukuki mütalaalarda belirtildiği gibi zararın milyarları aştığını ileri sürerek şimdilik 200.000.000 TL munzam zararın tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalılar vekili, alacağın temel dayanağının kambiyo senedi olarak gösterildiğinden talebin zamanaşımına uğradığını, asıl borç ilişkisinin şüpheli olduğunu, itiraz ve davaların haklı nedenlerle yapıldığını, davacının zararının bulunmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, iddia ve savunmaya, toplanan delillere, bilirkişi raporuna nazaran, davacının alacağını ileri sürerek yasal yollara başvurması karşısında davalıların da yasal itiraz ve dava açmalarının sırf davacıyı zarara uğratmak kastıyla ve kötü niyetle yapıldığı yönünde kanaat oluşturmaya yeterli olmadığı, davacının uğramış olduğunu iddia ettiği munzam zararını ve miktarını somut delillerle kanıtlayamadığı, dayanak yapılan özel hukuki mütalaaların da bunun için yeterli delil niteliğinde olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı, vadesi 1980-1981 yıllarının muhtelif aylarına ait toplam 54.000.000 TL bonoya bağlı alacak nedeniyle davalı aleyhine icra takiplerine girişildiğini, ancak, haksız itiraz ve açılan davalar nedeniyle ödemenin yıllarca yapılmadığını, bu arada enflasyon nedeniyle alacağın cüzi bir kaleme indiğini ileri sürmüş olup, bu davada aşkın zararını, başka bir anlatım ile temerrüt faizini aşan zararını istediği anlaşılmıştır. Bilindiği gibi temerrüt faizi, borçlunun para borcunu zamanında ödememesi ve temerrüde düşmesi üzerine kanun gereği (BK.nun 103) kendiliğinden işlemeye başlayan ve temerrüdün devamı müddetince varlığını sürdüren bir karşılık olup, zamanında ifa etmeme olgusuyla doğrudan bir bağlantı içerisindedir. İşte, gerek İsviçre ve gerekse Türk Kanun Koyucu alacaklıya zararın varlığını ve miktarını ve borçlunun kusurunu ispat zorunda kalmaksızın temerrüt faizini talep edebilme imkanını tanımıştır. Faiz yükümlülüğünün doğumu için borçlunun alıkoyduğu paradan yarar sağlaması şart olmadığı gibi, bu yararların iadesi amacını da taşımaz. Diğer yönden, temerrüt faizi talep edebilmek için borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olması şart değildir. Temerrüt faizi alacaklının aksi iddia olunmayan farazi zararının asgari oranda giderilmesine yönelik maktu, götürü bir tazminat niteliği taşır. (Bzk. Nami Barlas, Para Borçlarının İfasında Borçlunun Temerrüdü Açısından Düzenlenen Genel Sonuçlar 1992 sh. 127 vd. YHGK. 1.01.1992 gün E. 1991/11-615, K. 1992/57 sayılı içtihadı).
Kişinin zararı, temerrüt faizinin üzerinde olabilir (BK. 105/1). Borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu aşkın zararı da tazmin ile yükümlüdür. BK.nun 105. maddesi uyarınca aşkın zarar istenebilmesi için, alacaklının temerrüt faizi karşılanmayan aşkın bir zararının gerçekleşmesi, bu aşkın zararı ile borçlunun temerrüdü arasında uygun illiyet bağının bulunması ve en önemlisi borçlunun kusursuzluğunu kanıtlayamamış olması gerekir. Alacaklının uğradığı zarar bir bütündür. Bu zarar, ilk planda temerrüt faizi ile karşılanacak, zarar miktarının faiz tutarını aşması halinde ise, bu alacaklıya ek (aşkın/munzam) bir tazminat talep etme hakkı sağlayacaktır. Zaten sorumluluk hukukuna egemen olan temel ilke (Neminem Zaedere) Kimseye zarar verme ilkesidir. Bu ilkeye dayanılarak başkasına zarar verdiği taktirde sorumluluk hukukunun amacı zararın; zararı gören üzerinde kalmayıp, ondan alınarak zarar verene yükletilmesi, aktarılmasıdır.
Aşkın (munzam) zararın kapsamına gelince; BK.nun 105. maddesinde zararın niteliği konusunda bir açıklık yoktur. Öyleyse bu zararı genel zarar anlayışına uygun belirlemek gerekir. Buna göre borçlu, borcunu temerrüde düşmeksizin ödeseydi, alacaklının mal varlığı ne durumda olacak idiyse, bu varsayımlı durum ile temerrüd sonucu ortaya çıkan gerçek durum arasındaki farkın temerrüt faizi ile karşılanmayan bölümü BK.nun 105. maddesinin kapsadığı ek zararı oluşturur. BK.nun 105. maddesindeki giderimi gerekecek zarar, borçlu temerüdünden kaynaklanan zarardır. Böyla ber zararın gideriminde güdülen amaç, alacaklının ifaya olan menfaati değil, ifa için öngörülen zamana olan menfaatini sağlamak olacaktır. (Tekinay/Akman/Burcuoğlu/Altop, Borçlar Hukuku, c. II. s. 1239).
Öte yandan, BK.nun 105. maddesinde, sözü edilen borçlunun aşkın zararı tazmin yükümlülüğü asıl borç ve temerrüt faizi ödeme yükümlülüğünden farklı, temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar zaman içinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur. Asıl borcun hukuki sebebi kural olarak haksız fiil, nedensiz zenginleşme veya sözleşme olduğu halde, aşkın zararın hukuki sebebi asıl alacağın temerrüde uğraması, borcun ödenmemesi veya zamanında ödenmemesi gibi hukuka aykırılık olup, kanundan doğan bir alacaktır. Hal böyle olunca, asıl alacağın faizi ile birlikte tahsiline yönelik icra takibinde ve önceki davada aşkın zarar alacağının saklı tutulmasına gerek yoktur ve aşkın zarar zamanaşımı süresi içinde aynı veya ayrı bir dava ile her zaman istenmesi mümkündür.
Aşkın zararın ispat konusuna gelince, ülkemizde aylık olarak yayınlanan istatistiklere göre, reel enflasyon hızı yıllık ortalama % 50 ile % 90 oranında seyrettiği bilinen bir durumdur. Böyle bir ortamda, alacağını zamanında elde eden ve ticari hayatın içinde bulunan bir tacir, bir an önce paranın alım gücünün azalmasını önleyici mal veya hizmet yatırımlarına yöneltmesi en azından tacirin bu parayı zamanında tahsil etmesi halinde ticari işletmesinde değerlendireceği ve bu durumda daha yüksek bir kazanç sağlamayacağı bir gerçektir. Davacının ise, en azından bu parasını banka vadeli mevduat hesabına yatırarak değerlendireceği ve elde etmesi muhtemel faiz geliri kadar munzam zarar isteyebileceği kabul edilmelidir. Dairemizin son uygulamaları da bu yöndedir (Y. 11. HD. 5.6.1995 E: 1995/3602 - K: 1995/4569, Y. 11. HD. 11.12.1996 E. 8212- K: 8688).
Davacı vekili, dava dilekçesi ve yargılama sırasındaki açıklamaların da aşkın zararına ilişkin bilirkişilerden alınmış teknik hesap ve hukuki mütalaalara dayanmış olup dosyada mübrez mütalaalarda da yukarıda açıklanan ilkelere yakın olacak davacının en azından vadeli mevduat faizlerine göre aşkın zarar isteyebileceği belirtilmiştir.
Bu durumda mahkemece, davalının ödemede temerrüde düştüğü asıl alacak miktarının 3er aylık vadelerle (temerrüt tarihine göre bu sürede vadeli hesap bulunmaması halinde bunu takip eden ilk daha uzun vade için) ve vade bozulmadan bir banka hesabına yatırılması halinde getirebileceği faiz getirisini bulmak, bundan sonra davacının hükme bağlanan ve tahsil edilen miktarı bu miktardan düşülmek davacının aşkın zararını tespit ederek buna hükmetmek gerekirken, yazılı şekilde davanın reddi doğru olmamıştır... gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz Eden: Davacı vekili
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.
Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, 03.11.1999 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy