(818 S. K. m. 390, 213) (1086 S. K. m. 74, 179, 75, 76) (743 S. K. m. 2, 3, 634)
Dava: Taraflar arasındaki "tapu iptali ve tescil" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Samsun Asliye 4. Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 30.3.1998 gün ve 1993/686, 1998/151 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 1. Hukuk Dairesi'nin 14.9.1998 gün ve 1998/8253 - 9008 sayılı ilamı;
(... Davacı, dava dilekçesinde davanın dayanağını oluşturan tüm olayları bildirmekle yükümlüdür. (HUMK.179/1.md.) Aynı Kanun'un 74 ve 75. maddelerinin buyurucu nitelikteki hükümlerinde belirtildiği üzere hakim Medeni Kanunda açıklanan ayrıcalıklar dışında davanın sınırlarını çizen bu olaylarla bağlı olup, bunlar dışına çıkamaz ve inceleme yapıp karar veremez. Ancak, davada ileri sürülen olaylar belirsiz (müphem) veya çelişkili ise, belirsiz veya çelişkili gördüğü iddia ve sebepler (vakıalar) hakkında açıklama isteyebilir.
Hemen belirtmek gerekir ki, hakim yukarıda değinildiği gibi davacının bildirdiği maddi olaylar ve son istekle bağlı ise de, HUMK.'nun 76. maddesi uyarınca ileri sürülen maddi olaylarda hangi hukuki sebebe göre karar vereceğini tayin ve takdir etmek durumundadır. Başka bir anlatımla maddi olgu ve olayları bildirmek yanlara, bildirilen bu olay ve olgulara göre hukuki nitelendirmeyi yapmak uyuşmazlığı çözüme ulaştıracak kanun hükmünü bulup, uygulamak hakime aittir. Öyle ki, hukuki sebep yanlış gösterilmiş veya hiç gösterilmemiş olsa dahi hakim tarafından en uygun hukuki sebebin bulunması ve ona göre karar verilmesi gerekir.
Öte yandan, bir davada dayanılan maddi olaylar için birkaç hukuki sebebin bir arada gösterilmesinde ilke olarak Usul ve Yasa'ya aykırı bir yön bulunmamaktadır. Hukuki sebeplerden bir tanesinin diğer hukuki sebebin incelemesine olanak verir niteliği bulunduğu sürece önem ve lüzum derecesine göre, birden fazla hukuki sebep aynı davada inceleme ve araştırma konusu yapılabilir. Nitekim, Yargıtay İçtihatları bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır. Somut olaya gelince, davacı vekalet aktinin kötüye kullanılması ve muris muvazaası hukuksal nedenlerine dayanarak iptal tescil isteminde bulunmuştur.
Bilindiği üzere Borçlar Kanunu'nun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine, göre vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
Borçlar Kanun'un da sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanun'un 3. maddesi anlamında iyiniyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötüniyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanun'un 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (re'sen) gözönünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötüniyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötüniyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Öte yandan, uygulamada ve öğretide "muris muvazaası" olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf - vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.
Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanun'un 634, Borçlar Kanunu'nun 213 ve Tapu Kanunu'nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.
Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmıyacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedenin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.
Hal böyle olunca yanların gösterecekleri tüm delillerin toplanıp, yukarıdaki ilkeleri karşılayacak biçimde araştırma yapılması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, noksan soruşturma ile yetinilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle davanın dayanağını oluşturan maddi olayları (vakıaları) bildirmek davacıya, bildirilen bu olaylara bağlı kalmak suretiyle hukuki nitelendirmeyi yapmak uygulanacak en uygun kanun hükmünü veya kuralı tespit edip uyuşmazlığı çözüme ulaştırmak hakime aittir. Değinilen bu usul kuralı, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 74, 75, 76 ve 179. maddelerine buyurucu hükümleri gereğidir.
Bunun yanında davacının birbirleri ile bağdaştıkları takdirde birden fazla dava sebebine ait olayları bir dava içerisinde göstermesine yasaklayan bir kanun hükmü de yoktur. Bu takdirde hakim bildirilen bu dava sebeplerini aynı dava içerisinde en uygun sıralama ile araştırma ve inceleme konusu yapabilir. Ne var ki bu dava sebeplerinden birinin varlığı halinde ötekisinin bulunması olanaksızsa bir dava içerisinde bildirmeleri iddianın inandırıcılığı ve davanın ciddiyeti ile bağdaşmaz.
Somut olayda davacının muris muvazaası yanında vekaletin kötüye kullanılması sebebine de dayandığı açıktır. Ancak, vekil aracılığı ile yapılan temliklerde muris muvazaası varsa vekil, vekil edenin iradesi doğrultusunda işlem yapmış olacağından vekaletin kötüye kullanılmasından söz edilemez. Şayet vekaletin kötüye kullanılması iddiası sabit olursa vekil miras, bırakanın iradesine uygun olmayan bir temlik yaptığından, başka bir anlatımla miras bırakan temliki işleme iştirak etmediğinden muris muvazaası hukuksal sebebi oluşmaz. Oysa yerel mahkemece her iki dava sebebinin varlığı da kabul edilerek hüküm kurulmuştur.
Öte yandan gerçek iradesinin tespiti bakımından miras bırakan tarafından yapılan başka temlikler hakkında Samsun 3. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 993/701 sayılı dava dosyasındaki delillerin değerlendirilmesi, gerektiğinde her iki dosyasının birleştirilmesi gerekirken bu yön gözardı edilmiştir.
Kötüye kullanıldığı ileri sürülen 25.10.1988 tarih 026664 sayılı vekaletnamenin, miras bırakan davacı ve dava dışı paydaş tarafından müştereken verildiği, vekilinin bu vekaletnameye dayanarak davacı ve dava dışı paydaşın paylarını üçüncü kişilere aynı tarihlerde devrettiği halde o temliklere itiraz edilip edilmediği üzerinde hiç durulmamış vekilin yaptığı tüm temlikler hakkında taraflardan bilgi alınıp belirlenen olgu ve toplanan tüm deliller bir arada değerlendirilerek gerçekten vekaletin kötü kullanılıp kullanılmadığı tam olarak açıklığa kavuşturulmamıştır.
Tanıklarca emekli maaşı aldığı bildirilen miras bırakanın ne kadar emekli maaşı aldığı merciinden sorulup değerlendirilmemiş, miras bırakanın kira ve buna benzer gelirlerinin bulunup bulunmadığı araştırılmamış böylece miras bırakanın taşınmazını satma ihtiyacı içerisinde olup olmadığı mirasçısından mal kaçırmak amacıyla hareket edip etmediği saptanmamıştır.
Hal böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca benimsenen özel daire bozma kararına uyularak öncelikle yukarıda değinilen noksanlıkların tamamlanması, tüm delillerin birlikte değerlendirilmesi, ileri sürülen dava sebeplerinden hangisinin sübut bulduğunun belirlenmesi ve sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi Usul ve Yasa'ya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
Sonuç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, 17.03.1999 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy