(743 S. K. m. 638, 639, 641) (3402 S. K. m. 12) (766 S. K. m. 31)
Dava: Taraflar arasındaki (Hazine'ce açılan) "tapu iptali ve tescil" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Antalya 5. Asliye Hukuk Mahkemesi'nce davanın reddine dair verilen 19.3.1998 gün ve 1995/1188-1998/213 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 1. Hukuk Dairesi'nin 21.10.1998 gün ve 1998/10776-11374 sayılı ilamı;
(...Davacı Hazine vekili, dava konusu Gaziler köyü 827 parsel sayılı taşınmazın 1946 yılında 3316 sayılı yasa uyarınca yapılan orman tahdidinde orman sınırları içerisinde kaldığını, 1980 yılında 1744 sayılı yasa gereğince orman sınırları dışına çıkarıldığını, taşınmazın orman tahdidinde iken tapulamaca davalılar adına tespit gördüğünü ileri sürerek iptal ve tescil istemiştir.
Dava dilekçesinin içeriğine ve iddianın ileri sürülüş biçimine göre, davanın Maki Tefrik komisyon'nun yaptığı işlemden önceki taşınmazın niteliğini devletin hüküm ve tasarrufundaki yer olduğu iddiasını da içerdiği açıktır. Nitekim Daire'nin konuya ilişkin emsal kararlarında imar ve ihyadan söz edilerek ve zilyetlikle de bağlantı kurularak kişilere mülk edinme olanağı sağlanmıştır.
Bilindiği üzere, Hazinece açılan ev devletin hüküm ve tasarrufundaki yerdir iddiasını içeren davalarda 10 yıllık hak düşürücü sürenin dikkate alınmayacağı kararlılık kazanmış yargısal uygulamada benimsenmiştir.
Somut olayda dava konusu taşınmazın 1946 tahdidinde orman sınırları içerisinde kaldığı, 1952 yılında yapılan maki tefrik işleminde makilik olarak ayrılan alanda kaldığı, 1744 sayılı yasaya göre 1980 yılında Hazine adına orman dışına çıkarıldığı tapulamaca da 1963 yılında senetsizden tespit gördüğü anlaşılmaktadır.
Öte yandan taşınmazın makilik olarak tefrik edildiği, 1952 yılından itibaren kadastro tespitinin yapıldğı, 1963 yılına kadar 20 yıllık zilyetlikle mülk edinme süresinin dolmadığı anlaşılmaktadır. Böylece taşınmazın devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yer niteliğini kaybetmediği ve hak düşürücü sürenin geçtiğinden söz edilemeyeceği kuşkusuzdur.
Hal böyle olunca işin esası incelenip davalılar yararına kazan8dırıcı zamanaşımı yolu ile mülk edinme koullarının olşmadığı gözetilerek davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir. Davacı Hazine vekilinin temyiz itirazı yerindedir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA 1.12.1999 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Dava konusu taşınmazla ilgili kadastro tespiti 5602 sayılı Tapulama Kanununu'nun 13. maddesi hükmüne göre zilyetlikle iktisap edildiği ve tarla niteliğinde bulunduğu belirtilmek suretiyle 16.7.1963 tarihinde tespit edilmiştir. Diğer paydaşlardan bir kısmının iirazı üzerine uyuşmazlık Tapulama Mahkemesine intikal etmiş ve Tapulama Mahkemesi'nin 5.10.1973 gün 972/359-536 sayılı kararı gereğince 20.11.1973 tarihinde tapu kaydı tesis edilmiştir.
Davacı Hazine tapu kaydının kuruluş tarihinden itibaren 22 sene geçtikten sonra 9.11.1995 günlü dilekçe ile tapulamadan önce adına sicil oluşturulan zilyet yararına edinme koşullarının gerçekleşmediğini ileri sürerek tapu kaydının iptali ve taşınmazın Hazine adına tapuya tescili isteği ile dava açmıştır.
Mahkemece davanın 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 12. maddesinde öngörülen 10 yıllık hak düşürücü süre geçtikten sonra açıldığı ve dinlenmesinin mümkün olmadığı gerekçe gösterilerek reddine karar verilmesi üzerine dava dosyası Yüksek 1. Hukuk Dairesi'nce incelenmiş ve "...taşınmazın makilik olarak tefrik edildiği 1952 yılından itibaren kadastro tespitinin yapıldığı 1963 yılına kadar 20 yıllık zilyetlikle mülk edinme süresinin dolmadığı anlaşılmaktadır. Böylece taşınmazın devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yer niteliğini kaybetmediği ve hak düşürücü sürenin geçtiğinden söz edilemeyecği kuşkusuzdur...." gerekçesi ile ve Hazine daasının kabulü gerektiği belirtilerek hükmün bozulmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Daire bozma kararında taşınmazın zilyetlikle kazanılabilecek yerlerden olduğu ancak, taşınmaz üzerindeki zilyetliğin iktisap zamanaşımı süresine ulaşmadığı belirtilmiştir. Diğer anlatımla taşınmazın Medeni Kanunun 641. maddesinde yazılı devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden değil, zilyetlikle iktisabı mümkün olan ve imar-ihya ile kazanılabilecek nitelikteki taşlık ve çalılık yerlerden olduğun konusunda uyuşmazlık blunmamaktadır. Nitekim, taşınmaz 1963 yılında yapılan kadastro sırasında tarla niteliği ile tespit edilmiş ve o tarihten davanın açıldığı zamana kadar da kayıt malikleri tarafından kültür arazisi olarak kullanılagelmiştir. Hal böyle olunca, Hazine tarafından açılan davanın dinlenebilmesi için 3402 sayılı Kadastro Kanunun 12/3. maddesinde öngörülen hak düşürücü süre içinde açılması gerekir. Bu süre geçtikten sonra davanın dinlenilmesi mümkün değildir. Taşınmazın özelliği bakımından bu süreye tabi olmadığının kabul edilmesi anılan yasa hükmüne açıkça aykırıdır.
Bu durumda davanın dinlenmesi ve Yüksek Daire'nin bozma kararında belirtildiği gibi kabulüne karar verilmesi mümkün değildir. 766 sayılı Tapulama Kanunun 31/2. ve 3402 sayılı Kadastro Kanunun 12/3. maddelerinde öngörülen bu süre zamanaşımı süresi değil hak düşürücü süredir. Bu bakımdan dayanılan hakkın türü ve yapısı hakdüşürücü süreye ilişkin yasa hükmünün uygulanmasını engellemez.
Anılan yasa hükmünde belirtildiği gibi 10 senelik süre geçtikten sonra tapulamaya takaddüm eden sebeplere dayanılarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz. Kaldı ki, taşınmazın mera, yaylak kışlık gibi kamu malı niteliğinde olan ya da kumluk, dağ ve tepe gibi Medeni Kanunun 641. maddesinde yazılı devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden olmadığı da saptanmıştır. Sadece zilyetlikle kazanılabilecek nitelikteki taşınmazın üzerindeki zilyetlik süresinin tespit günü itibarıyla 20 yıllık kazandırıcı zamanaşımı süresine ulaşmadığı iddia edilerek dava açılmış bulunduğuna göre anılan hak düşürücü süre geçtikten sonra açılan davanın dinlenmesi mümkün değildir.
Aynı yasa maddesinin son fıkrasında: Yanlışlıkla tapuya tescil edilen taşınmazlar için öngörülen 20 yıllık dava açma süresi de geçmiştir. Öte yandan öngörülen Medeni Kanunu'nun 638. maddesinde "muhik bir sebep yok iken tapu sicilinde uhdesinde malik sıfatı ile mukayyet bulunan bir gayrimenkulü fasılasız ve nizasız 10 sene müddetle ve hüsnüniyetle yedinde bulunduran kimsenin o gayrimenkulün üzerindeki hakkına itiraz olunamaz" kuralı bulunmaktadır. Davalı taraf 1973 yılında oluşan tapun kaydına dayanarak taşınmazı dava tarihine kadar 20 seneden fazla süre ile malik sıfatı ile kullanmış bulunmasına ve kötü niyetli olduğu da iddia ve ispat edilmemiş bulunmasına göre Hazine davasının kabulü bu yasa hükmü karşısında da mümkün değildir.
Bu nedenlerle mahkemenin direnme kararı isabetli olduğundan onanması gerektiği düşüncesi ile çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Full & Egal Universal Law Academy