(743 S. K. m. 26) (1587 S. K. m. 16)
Dava: Taraflar arasındaki "isim düzeltilmesi" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Güroymak Asliye Hukuk Mahkemesi'nce davanın reddine dair verilen 1.12.1998 tarih ve 1998/50 E., 70 K. sayılı kararın incelenmesi davacı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 18. Hukuk Dairesi'nin 1.3.1999 tarih ve 1999/1615-2390 sayılı ilamı ile; (... Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra, dosyadaki bütün kâğıtlar okunup gereği düşünüldü:
Karar: Davacı, kızının isminin nüfusta Hatice olarak kayıtlı olmasına rağmen, "Mızgin" ismi ile tanınıp bilindiğini ve böyle çağırıldığını, bu yıl okula kaydedileceğini, ismindeki bu farklılığı ileri sürerek isminin düzeltilmesini talep ve dava etmiş, dinlenen tanıklar dahi davacının iddiasını doğrulamışlardır.
Medeni Kanun'un 26. maddesine göre, haklı sebebin varlığı halinde, ismin değiştirilmesi mümkün olup, Yargıtay uygulamalarında da kişinin toplum içinde bilinip tanındığı ismini kayden de taşımasının haklı neden teşkil edeceği kabul edilmiştir.
Bu durumda, yasal bir sakınca da olmadığı halde mahkemece, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu şekilde ve varit olmayan gerekçelerle reddi doğru görülmemiştir.
Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir...) gerekçesiyle bozularak, dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz Eden: Davacı.
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Davacı nüfus kaydında kızının isminin düzeltilmesi isteminde bulunmuş, davalı davanın reddini savunmuştur.
Mahkemenin redde ilişkin kararı Özel Daire'ce, yukarıda açıklanan nedenle bozulmuştur.
Mahkeme, Türk dilinde bulunmayan "mızgin" isminin birbiri ile zıt anlamlar içeren bir kelime olduğunu, bunun milli kültüre, ahlâk kurallarına, örf ve adetlere uygun düşmeyeceğini ileri sürerek direnmiştir.
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, usûl ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.
Sonuç: Davacının temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 1.12.1999 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY AÇIKLAMASI
Davacı, 1992 doğumlu olan ve aile çevresinde Mızgin olarak çağırılan kızının nüfus kaydına adının Hatice olarak yazıldığını, küçük kız kardeşinin de adının Hatice olduğunu, aynı aileden iki aynı adın karışıklığa neden olduğu, bu nedenle Hatice olan adın Mızgin olarak düzeltilmesini istemiştir.
Mahkemece istem reddedilmiş, Daire'ce kararın bozulması üzerine yerel mahkeme eski kararında direnmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nca, yerel mahkeme kararının onanması yönünde hüküm kurulmuştur. Hukuk Genel Kurulu'nca verilen karara ve dolayısıyla benimsenen yerel mahkeme kararının gerekçesine katılamıyorum. Şöyle ki;
Bir defa, herkesin ismini serbestçe seçme hakkına sahip olduğu kabul edilmelidir. Çünkü bu hak kişinin, kişilik değerlerinin bir yönü ile toplum içinde tanınmasının dışa yansıma aracıdır. Bundan dolayı da, kişinin ismi üzerindeki hakkı, temel haklar içinde yer alır. Bunun sonucu olarak da kişi, ismine yapılan el atmanın sataşmanın önlenmesini isteme hakkına sahip olduğu gibi, bundan dolayı tazminat isteme hakkına da sahiptir. Böylece ismin, kişinin kişilik değerleri içinde yer aldığı ve Anayasa'nın ve yasaların güvencesi altında bulunduğu sonucuna varılabilir ve söylenebilir.
Kişi, ismini serbestçe seçme hakkına sahip olmakla birlikte, 1587 Sayılı Nüfus Kanunu'nun 16. maddesinde, çocuğun adının anne ve babası tarafından konulacağını hüküm altına almıştır. Yine aynı madde de, milli kültüre, ahlâk kurallarına, örf ve geleneklere, kamuoyunu inciten isimlerin konulamayacağı da hüküm altına alınmış bulunmaktadır.
MK'nin 26. maddesi ise, haklı nedenlerle bir kimsenin isminin değiştirilmesini isteyebileceği hükmünü içermektedir. Görüldüğü üzere yasa koyucu, hangi isimlerin konulamayacağını belirttikten başka, konulan ismin haklı bir neden olmadan değiştirilemeyeceğini de düzenleme altına almıştır. Ancak, hangi isimlerin konulamayacağına dair açık bir belirleme olmadığı gibi, değiştirme nedeni de açık değildir. Yasa genel ve soyut bir düzenleme getirmiş bulunmaktadır.
Somut olayda, davacının adının (ki onun adına babası velayeten istemde bulunmaktadır) çevresince Mızgin olarak çağırıldığı, ancak nüfusta Hatice olarak yazıldığı, küçük kardeşinin adının da nüfusta Hatice olduğu yerel mahkemenin ve Daire'nin üzerinde birleştikleri hususlardır. Tartışmalı olan, Mızgin adının milli kültüre, örf ve geleneklere aykırı olup olmadığı ve kamuoyunu incitici nitelikte bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Mızgin adının davacılarında yaşadığı ortamında "Müjde" anlamına geldiği, Farsçada ise yazılış biçimine göre, sofra, misafir, konuk, temiz, idrar-sidik gibi anlamları içerdiği belirtilmiştir. Ancak davacı özellikle yaşadığı ortam ve konuştuğu bölgesel dil itibariyle Müjde anlamına geldiğini, yakınlarından da Mızgin adını kullananların bulunduğunu bildirmiş ve bununla ilgili kayıtları da dosya içine sunmuştur.
Şu durumda sorun, böyle bir adın milli kültüre aykırı olup olmadığıdır. Davacının yaşadığı ortamdaki yaşam biçimi de Türk kültüründen ayrı düşünülemez. Bölgesel kültürün yansıması ile, bölgesel bazı isimlerin kullanılması içinde bulundukları yaşam ortamının bir sonucudur. Bugün Türkiye'nin bir bölgeside bazı isimlerin daha çok kullanıldığını, hatta bazı isimlerin hiç olmadığını görmek olasıdır. Davacının yaşadığı ortamda ve bölgede bu isim kullanılıyorsa ve yaygın bir halde ise, demek oluyor ki bu sonuç, bir isim kültürü olarak yerleşmiştir. Aksi halde resmi makamlarca belirlenecek isimlerin kullanılması gerekecek ki, bu da kişilerin yaşamlarına, özlemlerine sınır koymak olur. Bugün Türk kültüründe, yiğit, çevik az rastlanan başarılı gibi anlamlara gelecek isimlerin çok kullanıldığı görülmektedir. Bu da bir kültür. Bir isim kültürüdür. Bir ismin milli kültüre aykırı olması için o kültürde hiç kullanılmaması veya kullanılmasının o kültürün geleneklerine yerleşmiş ilkelerine aykırı olması gerekir. Aksi halde o ismin yasaklanması doğru bir yaklaşım olamaz.
Bu isim, geleneklere de aykırı sayılmaz. Çünkü davacının geleneklerine ve geçmişindeki isimlerin devamlılığına da uygundur. Davacı, yaşam biçimini, kendi yaşama ortamından seçmek ve almak hakkına sahiptir. Mızgin isminin hangi geleneğe aykırı olduğu belirtilmemiştir. Çünkü böyle bir gelenek yoktur. Soyut nedenler ve yaklaşımlar kararın gerekçesi olamaz.
Karara dayanarak yapılan bilirkişi raporu da yanlıdır ve yargılamanın yetkisine müdahale biçimindedir. Şöyle ki, bilirkişi, bu ismin kasıtlı, maksadı aşan bir istem olduğu ve kamu vicdanını incitecek nitelikte bulunduğunu belirtmiştir. Bu düşünce biçiminin karara gerekçe yapılması da yanlıştır.
Eğer tüm isimlerin Türkçe olması isteniyorsa, Hatice isminde olduğu gibi, çoğu isimler Türkçe değildir. Bu isimlerin kullanıla kullanıla Türkçeleştiğini söylemek halen yasaklanan isminde kullanılma sonucu Türkçeleşeceği sonucu doğuracağının gözden uzak tutulması sonucunu doğurur ki, bunun da doğru olmadığı açıktır. Çünkü Hatice, Mustafa gibi isimler de Arapça ve Farsça kökenlidir. Yine çoğu isim Batı dilleri kökenlidir. Bu isimleri milli kültüre aykırı görmeyip, Farsça veya Kürtçe kökenli olması nedeniyle sakıncalı görülmesi bir çelişkidir.
Açıkladığım nedenler ve dosyadaki diğer kanıtlar gözetildiğinde, yerel mahkeme kararının bozulması gerektiği düşüncesi ile çoğunluğun onamaya ilişkin bulunan gerekçesine katılamıyorum.
Full & Egal Universal Law Academy