(743 S. K. m. 931, 932)
Dava: Taraflar arasındaki "tapu iptali, tescil" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Balıkesir 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 11.4.2000 gün ve 1999/153 E.- 2000/179 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 29.9.2000 gün ve 2000/9742 E.- 11271 K. sayılı ilamı ile; ( ...Dava, ehliyetsizlik nedeniyle iptal, tescil isteğine ilişkindir/Toplanan deliller ve tüm dosya içeriğine göre, Kısıtlı Serdar Doruk vasisi Mustafa Bülent Bolak, henüz vasi adayı iken davalıdan tüm taşınmazlarının ehliyetsiz olduğunu bilerek tapudan kendi adına devir aldığı, bu hususun anlaşılması üzerine vasilikten azledildiği, dava konusu taşınmaz dışındaki bir çok taşınmaz hakkında açılan davalar kabulle sonuçlanarak o taşınmazların hükmen yine davacı adına tescil edildiği, dava konusu taşınmazın ise azledilen vasi Mustafa Bülent Bolak tarafından Avukat Abdullah Aras'a satıldığı, satın alan Abdullah Aras'ın arkadaşı diğer emlakçi tarafından uyarılması üzerine olayı araştırdığı taşınmazının davalı olduğu ehliyetsiz kişiye ait ve satıcının eski vasi olduğunu anlayınca bayiini sıkıştırıp parasını alarak taşınmazı satıcıya geri iade ettiği, bunun üzerine satıcı M.Bülent Bolak'ın bu taşınmazı bu defa eşi Avukat olan davalı Gönül Özaydın'a sattığı, önce satın alıp sonra taşınmazı iade eden Avukat Abdullah Aras'ın bu satışı duyunca davalıları uyardığı sabittir.
Bilindiği üzere; Hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi bilirkişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları satın aldıkları şeylerin ilerde kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, alan kişinin iyiniyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu amaçla Medeni Kanunun 2. maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 901 ve 902, tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 931. maddesinin özel hükümleri getirilmiştir. Öte yandan bir devleti oluşturan unsurlardan biri insan unsuru ise bunun kadar önemli olan ötekisi topraktır. İşte bu nedenle Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini ( herkese açık olmasını ) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyiniyetini korumak zorunluluğunu duymuştur. Belirtilen ilke MK.nun 931. maddesinde aynen "tapu sicilindeki kayda hüsnüniyetle istinat ederek mülkiyet veya diğer bir ayni hakkı iktisap eden kişinin bu iktisabı muteber olur" şeklinde yer almış aynı ilke tamamlayıcı madde niteliğinde bulunan 932. maddede başka bir ifade ile tekrarlanmıştır. Söz konusu maddeye göre tapu sicilinde ismi geçen kişinin gerçek hak sahibi olduğuna inanan veya kendinden beklenen tüm özeni göstermesine rağmen gerçek malik olmadığını, tapu sicilinde yolsuzluk bulunduğunu bilmesi imkansız olan kişinin iktisabı geçerlidir.
Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyiniyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hallerde manevi büyük değer taşıyan ayni hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır. Bu nedenle yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyiniyetli gözükeni değil, gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima gözönünde tutulması, bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim bu görüşten hareketle "kötüniyet iddiasının defi değil itiraz olduğu, iddia ve müdafaanın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece kendiliğinden ( re'sen ) nazara alınacağı ilkeleri 8.11.1991 tarih 1990/4 esas 1991/13 sayılı İnançları Birleştirme Kararında kabul edilmiş, bilimsel görüşlerde aynı doğrultuda gelişmiştir.
Somut olayda ise; taraflar birbirlerini tanıyan dar bir çevre içerisinde bulunan kişilerdir. Öte yandan taşınmaz önce Abdullah Araş adında bir avukata satılmış, taşınmazın ehliyetsiz kişiye ait olduğunu anlayan bu alıcı taşınmazı azledilen vasi olan satıcıya iade etmiş ve parasını almıştır. Bu avukat ile aynı baroya mensup üstelik Baro Başkanlığına aday ve büroları birbirlerine yakın olan Avukat eşi davalı Gönül Özaydın'ın bu durumu bilmemesine olanak yoktur. Değinilen bu olgular ve tüm dosya içeriği ve yukarıda açıklanan ilkelere göre davalı Gönül Özaydın'ın iyiniyetli olduğu söylenemez.
Hal böyle olunca, davanın kabulü gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile reddi doğru değildir... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN : Davacı vekili
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle HUMK.nun 2494 sayılı Yasa ile değişik 138/II. fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü.
Karar: Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 5.12.2001 gününde, oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy