(1086 S. K. m. 381, 388, 389, 429) (HG. 19.06.1991 T. 1991/2-323.E. 1991/391 K.)
Dava: Taraflar arasındaki "kadastro tespitine itiraz-tescil" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Sapanca Kadastro Mahkemesi'nce davanın reddine dair verilen 1.2.1999 gün ve 1994/85-1999/2 sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 7. Hukuk Dairesi'nin 30.9.1999 gün ve 1999/3197-4373 sayılı ilamı ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz Eden: Davacılar vekili.
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Dava, kadastro tespitine itiraz ve tescil istemine ilişkindir.
Taraflar arasındaki uyuşmazlık taşınmazların kök miras bırakan A.'dan mı kaldığı yoksa davacı tarafın miras bırakanı A. oğlu N.'nin müstakil taşınmazları mı olduğu konusunda toplanmaktadır.
Sapanca Kadastro Mahkemesi, 1.2.1999 gün ve 1994/85-1999/2 sayılı kararı ile davanın reddine karar vermiştir.
Davacı vekilinin temyizi üzerine Yüksek Özel Daire; ("Dava konusu taşınmazların 3. kişi durumunda bulunan O. oğlu A.'nın kaldığı dinlenen yerel bilirkişi, tanıklar ve katılan A'nın beyanı ile belirlenmiştir. Davacı tarafın dayandığı 2.12.1928 günlü satış senedinde O. oğlu A. tarafından taşınmazların davacıların miras bırakanı N.'ye satıldığından söz edilmiş ve analın satış senedinin dava konusu taşınmazları kapsadığı yapılan keşif ve uygulama ile saptanmıştır. Böylece söz konusu satış senedi bilirkişi ve tanık sözleri ile doğrulanmıştır. Taşınmazların ilk malikinin O. oğlu A. olduğu onun satışı ile davacıların miras bırakanı N.'ye geçtiği ve 50-60 yıldır N.'nin ve ölümü ile davacı tarafın zilyet bulunduğu sabit olmuştur. Tutanak bilirkişilerden bir tanesi taşınmazın kimden kaldığını bilmediğini bu şekilde yazıldığı için tutanağı imzaladığı belirtilmiş olması ve diğer tutanak bilirkişilerinin taşınmazın N.'ye ait olduğu vurgulaması karşısında kadastro tutanağının doğru olduğu sonucuna ulaşılamaz. Bu şekildeki düşünce dosyadaki belgelere, yerel bilirkişi ve tanık sözlerine aykırı düşer. N. 31.12.1961 gününde öldüğüne göre terekesi iştirak halinde mülkiyet hükümlerine tabidir. Davacı taraf N. terekesinin paylaşıldığı konusunda da herhangi bir iddia ileri sürmediğine göre nizalı taşınmazların payları oranında N. mirasçıları adlarına tapuya tesciline karar verilmesi gerekirken bu konuda yanlışa düşülerek yazılı biimde karar verilmesi isabetsiz...) olduğu gerekçesiyle hükmü oybirliği ile bozulmuştur.
Mahkeme 27.12.1999 günlü oturumda, "mahkememizin 1.2.1999 tarih ve 1994/Esas, 1999/2 karar sayılı kararı doğru ve yerinde görüldüğünden bu kararda DİRENİLMESİNE" şeklinde verdiği kısa kararı tefhim etmiştir.
Daha sonra yazılan gerekçeli kararında da kısa karar gibi hüküm kurmuştur.
Davacılar vekilinin direnme kararını temyizi üzerine Hukuk Genel Kurulu'nca ("Mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 388. maddesinde belirtilmiştir. Hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait her hangi bir söz tekrar edilmeksizin isteklerin her biri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların mümkünse sıra numarası altında birer birer açık şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir.
Aynı kural HUMK'nun 389. maddesinde de tekrarlanmıştır. Keza HUMK'nun 381. maddesi (kararın tefhimi en az 388. maddesinde belirtilen hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçilerek okunması suretiyle olur). Bu biçim yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir. Aksi hal, yeni tereddüt ve ihtilaflar yaratır. Hatta giderek denebilir ki, dava içinden davalar doğar, hükmün hedefine ulaşılmasını engeller, kamu düzeni ve barış oluşturulamaz. ayrıca bozma kararı ile ilk hüküm hayatiyeni yitirdiğinden ona atıf suretiyle hüküm tesisinin yukarıda açıklanan kurallara uygun düşmeyeceği de aşikârdır.
Öte yandan Yargıtay'ın yerleşmiş görüşü de bu yöndedir (Hukuk Genel Kurulu'nun 19.06.1991 gün 323/391 sayılı ve 10.09.1991 gün 281-415 sayılı ve 25.9.1991 gün 355-440 sayılı kararları).
Ceza Genel Kurulu'nca da CUMK'nun benzer hükümleri taşıyan 261 ve 268 maddelerinin uygulanmasında bozulan kararın geçerliliğini ve yerine getirilme yeteniğini yitirdiğinden "önceki hükümde direnilmesine" denilmekle yetinilerek ve atıf suretiyle hüküm kurulamayacağı kabul edilmiştir. (Ceza Genel Kurulu'nun 2.2.1976 gün 22-25 sayılı kararı).
Somut olayda da aslolan kısa ve gerekçeli kararda, hüküm fıkrası oluşturulmamış; yalnızca "önceki kararda direnilmesine" denilmekle yetinilmiştir.
O nedenle mahkemece HUMK'nun 388. maddesinin açık hükmü gözetilmeksizin yazılı biçimde karar verilmesi doğru değildir. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır") gerekçesiyle hükmü USUL YÖNÜNDEN bozmuş, bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına karar vermiştir.
Yerel mahkeme 10.7.2000 günlü oturumda Hukuk Genel Kurulu'nun az yukarıda açıklanan bozma kararına uyduğunu açıkladıktan sonra Yargıtay 7. Hukuk Dairesi'nin 30.9.1999 tarihli bozma kararında belirtildiği şekilde davanın kabulüne karar vermiştir. Görüldüğü üzere mahkeme Hukuk Genel Kurulu'nun bozmasına uymasına rağmen verdiği direnme kararının tam aksine davanın kabulüne karar vermiştir.
Davalılar vekili (Yerel Mahkemenin "davanın reddine" ilişkin verdiği önceki kararın Özel Dairece bozulması üzerine mahkemece DİRENME KARARI verildiğini ancak bu kararın Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nca usul yönünden bozulduğunu oysa mahkemenin bundan sonra davanın kabulüne karar vermesinin usule aykırı olduğunu öne sürerek kararı temyiz etmiştir.
Dosya mahkemesince 7. Hukuk Dairesi'ne gönderilmiştir. 7. Hukuk Dairesi temyiz incelemesinin Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun görev kapsamı içinde olduğunu belirtmiş bu nedenle temyiz incelemesi yapılmak üzere dosyayı Hukuk Genel Kurulu'na göndermiştir. Dosya Hukuk Genel Kurulu esasına kaydedilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nda, öncelikle anlatılan aşamalardan sonra temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulu'nun görevi içinde olup olmadığı tartışılmış oybirliği ile temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulu'na ait olduğuna ilişkin karar verilmiştir.
Az yukarıda açıklanan yargılama aşamalarında görüldüğü üzere "usul hukuku" ile ilgili ortaya çıkan sorunun çözümü; yerel mahkemenin "önceki kararda direnilmesine" şeklinde oluşturduğu kısa kararın Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nca, usulen 381 ve 388. maddelerine aykırı görüp bozmasından sonra, mahkemece bozma doğrultusunda hüküm oluşturulması gerekirken yeniden topladığı kanıt ve araştırmalara dayanarak direnme kararında kabul ve tefhim ettiği hukuki sonucun aksine bir karar vermesinin hukuken mümkün olup olmadığının belirlenmesinde toplanmaktadır. Öncelikle belirtelim ki, yerel mahkemelerin direnme kararları (HUMK Md. 429/II) bir davayı sona erdiren (Niha-i) temyizi mümkün olan son kararlardandır. Direnme kararı ile mahkeme davadan elini çeker ve davayı sona erdirmiş olur. Bu aşamada yapılması zorunlu iş, gerekçeli kararı direnme doğrultusunda mahkemenin yazmasından ibarettir. Bu bakımdan direnme kararından dönme (rücu) mümkün değildir. Esasen ilamın tefhim edilen karara uygun yazılması kamu düzeni ile doğrudan ilgili temel kurallardandır. Nitekim bu kurala yasa koyucu HUMK. Md. 381. ve 388. maddeleriyle hayatiyet kazandırmıştır.
Gerçekten de, HUMK'nun 381. ve 388. maddeleri emredici hükümlerden olup kamu düzeni amacı ile vaz edilmişlerdir. Bu maddeler hükmünce kararlarının alenen tefhim edilmesi gerekir. Davanın tamamen reddine veya kabulüne dair karar efhim edildikten sonra bundan dönülerek yeni bir hüküm kurulamaz. Aksinin kabulü mahkemelere güveni sarsacağı için hiçbir suretle üstün görülemez.
Ön sorun görüşmelerinde bir kısım üyeler Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu'nun 1991/7 E; ve 1992/4. K. sayılı ve 10.4.1992 günlü tevhidi içtihadının olaya uygulanması suretiyle sorunun çözümlenmesi gerektiğini savunmuşlar, özellikle usulün 381. ve 388. maddelerinin öngördüğü unsurları içermediği için bir karar bozulduğunda, artık hukuken varlığından söz edilebilecek bir mahkeme kararı kalmadığından mahkemece önceki kısa kararla bağlı olmaksızın vicdani kanaatine göre yeni bir karar verebileceğini öne sürmüşlerse de çoğunluk bu görüşe katılmamıştır.
Bu bağlamda hemen belirtelim ki, anılan Tevhidi İçtihat usulün 381. ve 388. maddelerindeki emredici hükümlerinin ihmalini önerir bir sonucu kabul etmemiş, anlamı yargılama açık olacak, yargılamanın sonunda mahkemece verilen karar da açıkça belirtilecektir. Sonradan yazılan gerekçeli kararın da bu kısa karara uygun olması gerekir. Aksi halde, yargılamanın aleniyeti ilkesi zedelenmiş ve mahkeme kararlarına güven sarsılmış olacaktır. Bu hukuki esasın doğal sonucu gerekçeli karar kısa karara uygun değilse kararın bozulması icabedecektir". Gerekçesini getirerek anılan yasa maddelerinin vazgeçilmez önemini oybirliği ile kabul etmiştir.
Öte yandan mahkemeler ve Yargıtay ancak, İçtihadı Birleştirme Kararından sonra el koydukları benzer işlerde (hukuki konularda) İçtihadı Birleştirme Kararı ile bağlıdır (Yargıtay Kanunu Md. 45).
10.4.1992 günlü tevhidi içtihat; münhasıran kısa karar ile gerekçeli karar arasında çelişki bulunması, kısa karara aykırı düşen gerekçeli kararın yazılması konusu ile bağlı ve sınırlı olarak kabul edilmiştir. Olayımızda ise kısa karar ile gerekçeli karar arasında çelişki bulunmamaktadır. Nitekim, kısa kararda, ilk karar doğrultusunda direnmeye karar verilmiş, gerekçeli kararda da direnme doğrultusunda aynı karar kurulmuş, böylece kısa karar ile gerekçeli karar arasında uygunluk bozulmayarak sürdürülmüştür. O nedenle Tevhidi İçtihadın konusunu oluşturan kısa karar ile gerekçeli karar arasında çelişki bulunması haline ilişkin temel konu olayımızda bulunmadığı açıktır.
Bunlardan ayrı kıyaslama yoluyla Tevhidi İçtihatların uygulama alanını genişletmek hukuken mümkün değildir. Aksinin kabulü halinde, anılan Tevhidi İçtihatta 381 ve 388. maddelerinin yürürlüğünü koruyan ve önemini yineleyen oybirliği ile alınmış az yukarda açıklanan kabule aykırılık oluşturacağı gibi, belirtilen yasa maddeleri işlemez hale getirilmiş olur ki, yargı yetkisinin aşılmasına yol açan bu yön kabul edilemez. Yine, usulün 381. ve 388. maddeleri emredici kurallardan olmalarına rağmen hükmün, yokluğunu ortaya koyacak esaslı kaidelerden değillerdir. Bu maddelerin bir mahkemenin kararını geçersiz kıldığına dair usul hukukunda bir hüküm mevcut değildir. Bu durumda sadece temyiz sebeplerinin varlığından söz edilecektir. Hükmün yok sayılabilmesi için taraflara tebliğ edilen hükmün mahiyeti, son duruşma zaptında belirtilmemiş olmalıdır. Son duruşma tutanağına hükmün mahiyeti geçirilerek tefhim edilmişse artık ortada hukuken bağlayıcı bir hükmün varlığının kabulünde duraksama olmamalıdır. Bunların yanında mahkeme 17.7.2000 tarihli oturumda Hukuk Genel Kurulu'nun bozma kararına uyduğuna ilişkin karar vermekle taraflar yönünden bozma kapsamı doğrultusunda usulü kazanılmış hakkın doğduğunda kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır.
Açıklanan nedenler altında Hukuk Genel Kurulu'nun bozması doğrultusunda işlem yapılarak özellikle usulün 381-388. maddelerine uygun karar yazılması yerine getirilmek üzere yerel mahkemenin 17.7.2000 tarih ve 2000/3 E. 2000/19 K. sayılı kararı bozulmalıdır.
Sonuç: Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Hukuk Genel Kurulu'nun 3.5.2000 gün ve 2000/7-875 E. ve 2000/859 sayılı bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcın geri verilmesine 21.2.2001 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy