(3402 S. K. m. 13/B-c, 14) (2762 S. K. m. 1/5, 6, 44, Geç. m. 1) (2644 S. K. m. 3) (4721 S. K. m. 101)
Taraflar arasındaki "tespite itiraz" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bozcaada Kadastro Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 08.10.2001 gün ve 2001/8 E- 9 K.sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 16.Hukuk Dairesinin 25.12.2001 gün ve 2001/10041-10679 sayılı ilamı ile; (...Kadastro sırasında 180 ada 3 parsel sayılı 2261 metrekare yüzölçümündeki taşınmaz Rum K.... T.... Kilisesi Vakfı'na ait ise de, anılan Vakfın 1328 ve 2762 sayılı Yasalar uyarınca gerekli beyannameleri vermemesi nedeniyle malikhanesi açık bırakılmıştır. Davacı Kilise Vakfı 1936 tarihli vergi kaydı ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanarak dava açmıştır. Mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kabulüne, çekişmeli parselin davacı Vakıf adına tesciline karar verilmiş; hüküm, davalı Hazine tarafından temyiz edilmiştir.
Mahkemece davacı K.... T.... Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı'nın nizalı taşınmazı 20 yılı aşkın bir süreden beri kullandığını ve zilyet olduğunu, davacı Vakıf yararına 3402 sayılı Yasa'nın 14.maddesinde öngörülen zilyetlikle mülk edinme koşullarının gerçekleştiğinden söz ederek yazılı şekilde hüküm kurulmuşsa da, 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 44.maddesi hükmü gereğince davacı Vakıf bu Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten sonra Vakfiye veya Vakfiye yerine geçen beyannamesini ilgili idareye vermemiştir. Vakıfların hukuki şahıslar gibi zilyetlikle gayrimenkul edinmeleri olanağı bulunmamaktadır. Bu yönler dikkate alınarak davanın reddine, taşınmazın Hazine adına tesciline karar verilmesi gerekir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN : Davalı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Vakıflar islam hukukuna özgü hayır kurumlarıdır. İslam hukukunda "Vakıf; insanlar tarafından yararlanılmak üzere bir aynı, Allah'ın mülkü olmak şartıyla temlik ve temellükten hapis ve men eylemektir." şeklinde tanımlanmaktadır. (Ali Himmet Berki, Vakıflar sh.42). Tarihi süreç içinde vakıf bir din kurumu olarak ortaya çıkmış, daha sonra gelişerek insanlığa hayırlı başka hizmetlerinde yapılmasını amaçlayan kurumlar haline dönüşmüştür. Vakıf kuruluşları ile bir eşya veya gelirlerinden yararlanma hakkı, topluma veya toplumda ihtiyacı olan bazı insanlara özgülenmektedir.
Türk Kanunu Medenisi'nin yürürlüğe girdiği 04.10.1926 tarihinden önce açıklanan amaçları gerçekleştirmek üzere azınlıklar tarafından kurulduğu kabul olunan vakıflara "Cemaat Vakıfları" denilmektedir.
Davacı vakfın cemaat vakfı olduğu dosya içindeki bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır. 2762 Sayılı Vakıflar Kanunu'nun 28.6.1938 gün 3513, 31.5.1949 gün ve 5404 ve 24.03.1981 gün 2437 Sayılı Kanunla değişik 1/5 maddesinde cemaat vakıfları " mülhak vakıf" olarak kabul edilmiştir. Mülhak vakıfların tüzel kişiliğe sahip olduğu ise Kanunun 6.maddesinde hükme bağlanmıştır.
24.07.1923 tarihli Lozan Antlaşması'nın 42/3. maddesi uyarınca Vakıflar Kanunu'nun 44, geçici 1 ve 2644 Sayılı Tapu Kanunu'nun 3. maddelerinde düzenlemeler yapılmıştır.
Vakıflar Kanunu'nun 44. maddesinde belirli koşulların varlığı halinde vakıf malların vakıf kütüğüne kaydedilmesi ve tescilleri yapılarak tapu verilmesi hükme bağlanmıştır. Bu hükmün işlerlik kazanması için beyanname verilmesi öngörülmüştür. Süresinde verilen beyannameler vakfın vakfiye yerine geçen belgesi olarak kabul edilmiş, beyannamede gösterilen taşınmazlar ilgili vakıf tüzel kişiliği adına kanun hükmü uyarınca tescil olunmuştur. Yargıtay'ın kararlılık kazanmış içtihatları bu doğrultudadır. Beyanname verilmeyen taşınmazların bu madde uyarınca vakıf adına tescili mümkün değildir.
Çekişmeli parselin tutanağında davacı vakıf tarafından beyanname verilmediği açıklanmıştır. Mahkemece de vakıf tarafından yasal süresi içinde beyanname verilmediği kabul edilmiştir. Dava konusu taşınmazla ilgili olarak beyanname verildiğini kanıtlanmak yükümlülüğü davacıya aittir. Davacının bu konudaki iddiası dayanaksız kalmıştır.
Mahkemece davacının dayandığı vergi kaydı "beyanname" olarak kabul edilmiş ise de, bu görüş yasal dayanaktan yoksun bulunmaktadır. Beyanname verilme zorunluluğu Vakıflar Kanunu'nun geçici 1. maddesindeki özel hükümden kaynaklanmaktadır. Beyanname tek taraflı irade açıklamasıdır. Beyanname verme yükümlülüğü davacı vakfa aittir. Vergi kaydı ise 24.01.1936 tarih 2901 Sayılı Kanun uyarınca vergi alınması için Devletçe re'sen oluşturulan kayıtlardır. Her iki işlemin yöntemi, süresi, işlevi, amacı ve yasal dayanakları farklı olduğundan vergi kaydı beyanname niteliğinde kabul edilemez.
Vergi kayıtları zilyetlik belgesidir. Mülkiyeti belgeleyen ve gösteren belge niteliğinde olmadığından zilyetlikle birleşmeyen vergi kayıtlarına değer de verilemez. Bu bağlamda vakıfların zilyetlikle mal edinip edinemeyeceklerinin değerlendirilmesi gerekmektedir.
4721 Sayıl Türk Medeni Kanunu'nun 101. maddesinde "Vakıflar, gerçek veya tüzel kişilerin yeterli mal ve hakları belirli ve sürekli bir amaca özgülemeleriyle oluşan mal topluluklarıdır." şeklinde tanımlanmıştır. Vakıflar anılan Kanun'un 48 ve 49. maddeleri uyarınca hak ve fiil ehliyetine sahip tüzel kişiliği olan kuruluşlardır. Ancak tüzel kişiler özel kişilerin yararlandıkları tüm haklardan yararlanamazlar. Zira tüzel kişilerin oluşumları ve hedefleri amaçlarıyla sınırlıdır. Tüzük, vakfiye, ana statü gibi adlarla anılan kurallar dışına çıkamazlar.
Vakıflar belli amaca özgülenen ve o amacın gerçekleşmesi için yeterli olan mal topluluklarıdır.
3402 Sayılı Kadastro Kanunu'nun 13/B-c ve 14. maddelerinde kazandırıcı zamanaşımı ile edinme için temel koşul "malik" sıfatıyla zilyetliktir. Zilyetlikle mal edinme, başkasına ait bir taşınmazın belli bir zaman dilimi içinde eylemli olarak ele geçirilmesi işlemidir. Taşınmazın Devlete (md.14) veya özel kişilere (md.13/B.c) ait olması sonuca etkili değildir. Zilyetlikle kazanmada zilyedin iyi niyetli olması da gerekmemektedir. Başkasına ait olan bir mal ele geçirilerek hayır işlenemez ve ibadet yapılamaz. Yöneticilerin vakfa ait olmayan bir taşınmazı kullanmaları malik sıfatıyla olamaz. Çünkü vakıf yöneticileri vakfedilen malları yönetmekle yükümlüdürler. Yöneticiler tarafından vakfeden kişi veya kişilerin gerçek arzularına aykırı şekilde işlem yapılması, bundan vakıf yararına sonuç çıkarılması vakıf düşüncesi ve ilkesi ile bağdaşamaz.
Hukuk Genel Kurulu'nun 8.5.1974 gün 2/820-505 sayılı kararında vakıfnamede açıklık bulunmayan hallerde vakıfların bağış veya vasiyet yoluyla taşınmaz mal edinemeyecekleri hükme bağlanmıştır. Bu kararda da vakfeden kişi veya kişilerin arzularına özel önem ve değer verildiği görülmektedir. Malik sıfatıyla zilyetlikten söz edilemeyeceğinden zilyetlikle edinme koşullarının gerçekleştiği de kabul edilemez. Açıklanan nedenlerle vakıflar zilyetlik suretiyle taşınmaz mal edinemezler. Davacı kilise vakfının da hayri ve dini amaçlı bir vakıf olması nedeniyle zilyetlikle taşınmaz mal edinmesi mümkün değildir. Lozan antlaşmasında cemaat vakıflarının zilyetlikle mal edinebileceklerine ilişkin açık ve kapalı bir hükümde bulunmamaktadır.
Bu itibarla Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyularak taşınmazın Hazine adına tesciline karar verilmesi gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır, bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
Sonuç: Davalı Hazine vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının özel daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, 08.05.2002 gününde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy