(2004 S. K. m. 67) (818 S. K. m. 18, 19, 20, 44, 98, 110, 141, 484) (YİBK 12.04.1944 T. 1943/14 E. 12944/13 K.)
Dava: Taraflar arasındaki "itirazın iptali" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul Asliye 8. Ticaret Mahkemesince davanın reddine dair verilen 26.01.1999 gün ve 1997/787 - 1999/10 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 07.03.2000 gün ve 1999/7669-2000/1841 sayılı ilamı ile;
(... Dava konusu uyuşmazlık garanti sözleşmesinden kaynaklanmaktadır.
Kanunda özel bir akit türü olarak düzenlenmemiş olan garanti sözleşmesi, BK. nun 110. maddesinde hükme bağlanan üçüncü kişinin fiilini (edimini) taahhüt niteliğinde kabul edilmektedir. Fiil tabirinin her türlü edimi karşılayacak şekilde çok geniş bir anlama geldiğinin ve bir para borcunun ifasının da fiil kapsamına girdiğinin kabulü sonucu para borçları yönünden de garanti sözleşmesi yapılabileceği, gerek öğretide gerekse uygulamada çoğunlukla benimsenmiştir.
Kefaletten farklı olarak asıl borç ilişkisinden tamamen bağımsız nitelikteki garanti sözleşmesinde şekil serbestisi hakim olup garantinin sınırının önceden belirlenmesi zorunluluğu bulunmamaktadır.
Ancak, sözleşme serbestisi sınırsız değildir. BK.nun 19. ve 20. maddelerinde sözleşme serbestisine bir takım sınırlamalar getirilmiştir. Gerçekten bir sözleşmenin geçerli olması için, onun taraflara yüklediği hak ve borçların tereddüde yer vermeyecek şekilde açık, başka bir deyimle konusunun gereği ve yeteri kadar belli ve sınırlı olması gerekir. Belirsizliğin garantisi olmaz.
Bu itibarla, limit gösterme şartı bulunmamakla birlikte, garanti sözleşmesinde hangi riskin garanti edildiğinin belli olması ya da garanti edilen riskin boyutlarının tereddüt yaratmayacak biçimde belirlenebilir nitelikte bulunması gerekir.
Hangi riskin garanti edildiği belirlenmeden "doğmuş ve doğacak her türlü borcun garanti edildiğinden söz etmek, boyutları belli olmayan (belirsiz) bir edimin garantisi anlamına gelir ki, bu da garanti sözleşmesiyle bağdaşmaz.
Hal böyle olunca, garanti sözleşmesi düzenlendiği anda garanti edilen edimin sınırlarının açıkça belirlenmemiş olması ya da belirlenmeye yarayan koşul ve açıklamaların sözleşmede yer almamış bulunması halinde garanti edenin sorumluluğundan söz edilemez.
Sözleşmenin düzenlendiği tarihte asıl borçluya açılan kredi miktarının belli olduğu ya da asıl borçlu yönünden kredi limitinin belirlenmiş bulunduğu kredi sözleşmelerinde garanti eden, garanti ettiği edimin boyutlarını görmekte ve risk gerçekleştiğinde sorumlu olacağı tahmin edebilmektedir. Böyle bir durumda asıl borçluya verilen kredi borcu miktarının ve fer' ilerinin garanti kapsamında kaldığı açıktır. Ancak, özellikle süresiz garanti sözleşmelerinde asıl borçlunun kredi limitinin sonradan yükseltilmesi halinde garanti verenin başlangıçtaki iradesinin yükseltilen limiti de kayıtsız şartsız kapsamına aldığı söylenemez.
Garanti edenin, limit artışlarından sorumlu tutulabilmesi için sözleşme koşullarındaki değişikliklerin garanti verene bildirilmesi, onun da bu değişikliklere karşı çıkmamak suretiyle muvafakat etmesi gerekir. Garanti edenin muvafakati olmadan akdi ilişkideki koşulların borçlu aleyhine ağırlaştırılması veya borçlunun yeni bir takım yükümlülükler üstlenmesi garanti kapsamı dışında kalır. Zira BK.nun 98. maddesi yollamasıyla akde muhalefet hallerinde de uygulanması gereken aynı yasanın 44/1. maddesi hükmü ve iyiniyet kuralları karşısında garanti alan (banka) kendi kusurlu davranışıyla borcun artmasına sebebiyet vermiş olacağından böyle bir durumda garanti edenin artan borçtan sorumlu tutulması düşünülemez.
Öte yandan, sözleşmede limit aşımının da garanti edildiği durumlarda limit ne miktara kadar aşıldığı takdirde garanti edenin sorumlu tutulacağı hususu da tartışılması gereken bir konudur. Önceden sınırı belirlenmemiş ise, asıl borçlu yönünden saptanan kredi limitinin makul (kabul edilebilir) ölçülerde aşılması durumunda garanti verenin aşılan limitten de sorumlu tutulabileceği ancak, makul ölçüler dışındaki aşırı limit aşımının (garanti verenin açık ya da zımni muvafakati olmadıkça) garanti kapsamı dışında kaldığının kabulü gerekir.
Somut olaya gelince; dava konusu kredi kartı üyelik sözleşmesinde davalının imzasının üst bölümünde yer alan "garanti şerhi" içeriğinden tarafların kefaleti değil, garanti sözleşmesini amaçladıkları anlaşılmaktadır. Sözleşmede yer alan "müşterek ve müteselsil borçlu" ibareleri sözleşmenin amaçlanan niteliğini değiştirmez. Başka bir deyimle, BK. nun 18/1. maddesi uyarınca değerlendirildiğinde olayımızda aynı yasanın 141. maddesi hükmünün uygulanamayacağı da ortadadır.
Bu durumda, uyuşmazlığın BK.nun 110. maddesi gereğince garanti sözleşmesi hükümleri ve yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde değerlendirilip çözümlenmesi gerekirken, sözleşmenin yorumunda yanılgıya düşülerek kefalet hükümlerine göre sonuçlandırılmış olması bozmayı gerektirmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle,yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN: Davacı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, davacı banka tarafından, dava dışı borçluya kullandırılan krediden doğan borcun tahsili için girişilen ilamsız icra takibine davalı-kefil tarafından yapılan itirazın İptali istemiyle açılmıştır.
Davacı vekili, icra takibinde ve görülmekte olan davada, davalının sözleşmeyi müşterek borçlu ve müteselsil kefil sıfatıyla imzalamış olmasına dayanarak, taraflar arasında kefalet akdi bulunduğunu ileri sürmüş; iddia ve talebini bu hukuksal temel üzerine oturtmuştur.
Davalı taraf davaya cevap vermemiş, ancak takibe itiraz dilekçesinde sözleşmeyi kefil sıfatıyla imzaladığını, o nedenle sorumluluğunun sözleşmedeki limitle sınırlı olduğunu savunmuştur.
Yerel Mahkeme; "Davacının takibe ve davaya dayanak yaptığı kredi kartı üyelik sözleşmesinde davalının adı ve imzası müteselsil kefil sıfatı ile mevcut İse de anılan sözleşmede ne kefalet limiti ne de bunun yerine geçebilecek bir kredi limiti mevcut değildir. B.K.nun 484. maddesi uyarınca kefalet sözleşmesinin geçerliliği yazılı şekilde yapılmış olmasını ve kefilin sorumlu olacağı belirli bir miktarın gösterilmiş olmasına bağlıdır. 12/4/1944 ve 14/13 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında vurgulandığı üzere yasanın öngördüğü geçerlilik şartına yani kefalet limitinin sözleşmede gösterilmesi lüzumuna uyulmadan yapılan kefalet sözleşmesi hiçbir hüküm ve sonuç doğurmaz. O kadar ki kefilin sözleşmeyi ikrar etmiş olması dahi geçersiz sözleşmeye geçerlilik bahşetmez ve kefili sorumluluk altına sokmaz. Davalı kefilin kendi iradesi ile borcun bir milyar liralık kısmını takip sırasında kabul ve ikrar etmiş olması onu kefil olarak sorumlu kılmaya ve geri kalan borcun da kendisine ödetilmesine olanak tanımaz." gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir.
Özel Daire'ce; davalının kredi kartı üyelik sözleşmesini garanti eden sıfatıyla imzaladığı, olayda garanti sözleşmesi hükümlerinin uygulanması gerektiği noktasından ve yukarıda ayrıntısı belirtilen gerekçeyle karar bozulmuştur.
Yerel Mahkemece: "Kefalet sözleşmesinde akdin geçerliliği için BK.nun 484. maddesine göre sözleşmenin yazılı olarak yapılması ve kefilin sorumlu olacağı belirli bir miktarın gösterilmesinin zorunlu olduğu, BK.nun 110. maddesinde yasal dayanağını bulan başkasının fiilini taahhüt şeklindeki garanti sözleşmesinde ise, akdin geçerliliği için ne yazılı olması ne de garanti verenin sorumlu olacağı azami miktarın gösterilmesinin şart olmadığı, Somut olayda kredi kartı üyelik sözleşmesinde davalının "müşterek ve müteselsil borçlu" ibaresi altında imza atıp, sözleşmede baştan beri hiçbir limitin mevcut olmadığı, bu haliyle davalının sorumlu olmadığı, aradaki ilişkinin garanti akdi de olamayacağı" gerekçesiyle önceki kararında direnerek davanın reddine karar vermiş; hükmü davacı banka vekili temyize getirmiştir.
Dava, dava dışı kredi kartı hamilinin, kredi kartından kaynaklanan borcunu Ödememesi üzerine, davacı banka tarafından kart hamili ve kredi kartı sözleşmesini müşterek ve müteselsil borçlu sıfatıyla imzalamış olan davalı hakkında yapılan icra takibinde, davalının borca kısmi itirazının iptali istemine ilişkindir.
Hukuk Genel Kurulu önüne direnme yoluyla gelen uyuşmazlık; davalının "kefil" mi yoksa " üçüncü kişinin fiilini taahhüt eden" durumunda mı bulunduğu noktasındadır.
Somut olayda; Davanın dayanağını teşkil eden kredi kartı üyelik sözleşmesinde davalının isim ve imzası müşterek ve müteselsil borçlu ibaresinin altındadır. Yukarıda ayrıca garanti eden açıklaması altında yer alan garanti edenin kimlik bilgileri ve imzasına ayrılmış olan bölüm ise davalı tarafından doldurulmamış ve imzalanmamıştır.
Nitekim, Davacı banka tarafından da dava açılmadan önce davalıya ve dava dışı borçluya gönderilen Beyoğlu 20.Noterliğinin 19.11.2000 gün ve 41730 yevmiye nolu ihtarnamesinde aynen; "Muhatap E. ile bankamız arasında akdedilen kredi kartı sözleşmesine İstinaden kredi kartı hesabı açılmış ve borç doğmuştur. Diğer muhataplar Y.E. sözleşmedeki kefaletleri nedeniyle borçtan müştereken ve müteselsilen sorumludurlar. Bankamıza olan borç 18.11.1996 tarihi itibariyle 3.970.540.628 TL olarak tespit edilmiştir" denilmektedir. Yine, davacı taraf dava dilekçesinde de davalının kefil olarak sözleşmeyi imzaladığını ifade etmiş, davasını buna dayandırmıştır.
Bu haliyle davada, garanti sözleşmesine dayanılmadığı gibi, dosya kapsamına göre ortada bir garanti sözleşmesinin bulunduğundan da söz etmeye olanak yoktur. Açıklanan nedenle, mahkemenin, taraflar arasındaki sözleşmenin garanti sözleşmesinin unsurlarını taşımadığı, kefalet akdinin ise yasal unsurlarının olup olmadığının değerlendirilmesi gerektiği yönündeki direnmesi yerindedir. Ne var ki esasa ilişkin temyiz itirazları incelenmediğinden dosyanın özel dairesine gönderilmesi gerekir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı direnme kararı yerinde olup, işin esasına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 19. Hukuk Dairesine GÖNDERİLMESİNE, 10.04.2002 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy