(1086 S. K. m. 76) (818 S. K. m. 43/2, 105)
Dava: Taraflar arasındaki "tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Denizli Asliye 3. Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 24.12.1999 gün ve 1999/118-930 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 22.5.2000 gün ve 2000/4720-6693 sayılı ilamı ile; ( ... Bir davada öne sürülen maddi olgulara uygulanacak yasa maddelerini bulmak ve uygulamak ve davanın hukuki nitelendirmesini belirlemek hakimin doğrudan görevidir. HUMK md.76 )
Dava hukuksal nitelikçe kaynaklanan Borçlar Kanunu'nun 105. maddesinden kaynaklanan "munzam zarar" istemine ilişkindir.
Anılan yasa maddesine göre "alacaklının düçar olduğu zarar, geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir."
Munzam zarar borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının mal varlığının kazanacağı durum ile temerrüd sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır. Başka bir anlatımla munzam zarar temerrüd faizini aşan ve kusur sorumluluğu kurallarına bağlı bir zarar şeklinde tanımlanabilir.
Munzam zarardan kaynaklanan tazminat borcunun doğması için aranan kusur borçlunun temerrüde düşmekteki kusurudur. Kural olarak munzam zarar alacaklısı öncelikle temerrüde uğrayan asıl alacağının varlığını, bu alacağın geç veya hiç ifa edilmemesinden dolayı temürrüd faizi ile karşılanmayan zararını, zarar ile borçlu temerrüdü arasındaki uygun nedensellik bağını kanıtlamakla yükümlüdür. Alacaklı,borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olduğunu kanıtlama ile yükümlü değildir. Borçlu ancak, temerrüdündeki kusursuzluğunu kanıtlama koşuluyla sorumluluktan kurtulabilir.
Munzam zarar davalarında alacaklının kanıtlama yükümlülüğü çok sıkı kurallara bağlanmamalıdır. Yaşayan hayatın gerçekleri ve deneyimlerinin zorunlu kıldığı herkesçe bilinen normal durumlar ile fiili karineler ispat hukuku açısından alacaklı yararına değerlendirilmeli, bunların aksini iddia eden borçluya kanıtlama yükünün düştüğü kabul edilmelidir. ( YHGK.10.11.1999 tarih, 1998/13-353 esas, 1999/929 sayılı karar )
Ülkemizde süregelen enflasyonist ortamda paranın alım değerinin büyük ölçüde azaldığı yaşanan tartışmasız bir gerçektir. Böyle bir ortamda kişinin parasını atıl biçimde elde tutmayacağı,gelir getirici bir yatırıma dönüştüreceği insan yapısının doğal bir sonucudur.
Enflasyonist ekonominin getirdiği olumsuz etki ve sonuçları herkesin az veya çok bildiği, en önemlisi, gerekli olduğu takdirde bilinebilmesinin kolayca gerçekleştirilebileceği ve mahkemelerinde bilgisi altında olan vakıalar olarak kabulü gerekir. Yasal deyimi ile "maruf ve meşhur" vakıalardır ve bunların kanıtlanmasına gerek yoktur. ( HUMK. Md.238/2 )
Mahkemece 250.000.000 TL.nin 10.11.1995 tarihinden itibaren yasal faizi ile tahsiline dair verilen karar 22.6.1999 tarihinde kesinleşmiştir. Davacının daha sonra işbu davayı açarak temerrüd tarihi ile ödeme tarihi arasında geçen zaman zarfında enflasyonun etkisiyle para değerinin düşmesi,alım gücünün azalmasıyla oluşan munzam zararın ödetilmesini istediği anlaşılmaktadır.
Davalının 10.11.1995 tarihinde ödemesi gereken asıl borcu ödemeyerek temerrüde düştüğü, kesinleşen hükümle sabittir. Bu durumda mahkemece yapılacak iş; 10.11.1995 temerrüd tarihinden 4.2.1999 ödeme tarihine kadar geçen süre zarfında, her yıl itibarıyla gerçekleşen yıllık enflasyon artış oranını ,bu oran eşya fiyatlarına yansıma durumunu, mevduat ve devlet tahvillerine verilen faiz oranlarını, TL karşısında döviz kurlarını gösteren listeyi, davacıdan istemek gerektiğinde ilgili resmi kurul ve kuruluşlardan araştırmak, konusunda uzman bilirkişi düşüncesinden de yararlanmak suretiyle, bu süre içinde para değerinin düşmesi, alım gücünün azalması nedeniyle davacı alacaklının maruz kaldığı ortalama zarar miktarını,Borçlar Kanununun 43/2. maddesi hükmü de dikkate alınmak suretiyle tespit etmek, sonra bulunan zarar miktarından davacının icrada tahsil ettiği temerrüd faizini mahsup ederek, bakiyesini davacının munzam zararı olarak hükmetmekten ibarettir.
Mahkemece belirtilen şekilde,inceleme ve araştırma yapılmadan yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır... )gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre,Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken,önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile,direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, ilk görüşmede çoğunluk sağlanamadığından,19.6.2002 gününde ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy