(2709 S. K. m. 12, 17, 36) (4721 S. K. m. 24) (818 S. K. m. 47, 49)
Taraflar arasındaki "manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Serinhisar Sulh Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 28.05.2001 gün ve 2001/77 E- 94 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 3.Hukuk Dairesinin 27.09.2001 gün ve 2001/7205-8236 sayılı ilamı ile; (...Davacılar; Belediye Meclis ve encümeninde görev yaptığı dönemde babaları (murisleri) İbrahim K. hakkında yollara bordür taşı döşeme işinde yolsuzluk yaptığı iddiası ile İçişleri Bakanlığı'na asılsız şikayette bulunan ve kişilik haklarına bu yolla saldırıda bulunan davalıdan toplam 350.000.000 lira manevi tazminatın tahsilini talep ve dava etmişlerdir.
Davalı, mirasçıların manevi tazminat davası açamayacaklarını, şikayet hakkını kullandığını, şikayette davacıların murisinin isminin geçmediğini, aynı dilekçedeki bazı şikayetler nedeniyle murisin mahkum olduğunu, bu nedenlerle de davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece davanın kabulü cihetine gidilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, haksız şikayet nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir.
Şikayet hakkı, diğer bir deyimle hak arama özgürlüğü; Anayasanın hakların korunması ile ilgili hükümler başlığı adı altında ve 36.maddesinde; herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahip olduğu şekliyle yer almıştır.Bu düzenleniş biçimi itibariyle hak arama özgürlüğünün güvence altına alındığı görülmektedir. İşte bundan dolayıdır ki kişi, gerek yargı mercileri önünde ve gerekse yetkili kurum ve kuruluşlara başvurmak suretiyle kendisine zarar veren kişilere karşı, haklarının korunması isteme hak ve yetkisine sahiptir.
Anayasanın 12. ve 17.maddelerinde ise; herkesin kişilik, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip bulunduğu belirtilmiş, kişilik haklarına karşı uygulanan saldırıların dava yolu ile korunacağı Medeni Kanunun 24 ve 24/a maddelerinde, yaptırımı (müeyyidesi ) ise Borçlar Kanununun 49.maddesinde düzenlenmiştir.
Türk Medeni Kanununun 24/a maddesi 4.5.1988 tarih 3444 sayılı yasa ile değiştirilerek kişiliğin korunması amacıyla dava hakkının miras yoluyla intikal edeceği kabul edilmiştir.Bundan ötürü murisin kişilik haklarına saldırı halinde mirasçıların davacı sıfatıyla manevi tazminat davası açmak suretiyle zararın giderimini istemelerine kanuni bir engel bulunmamaktadır.
Somut olayda davalının, katıldığı ihaledeki usulsüzlükler ile Belediyenin diğer hizmetlerindeki usulsüzlükleri önce Cumhuriyet Savcılığına bildirdiği, soruşturma devam ederken İçişleri Bakanlığına da bir dilekçe gönderdiği, bunun üzerine müfettiş tarafından ön soruşturma başlatıldığı anlaşılmıştır. Nazmi İ. hakkında yapılan bu tahkikat onunda ilçede bulunan yollara taş döşemek için yapılan ihalelerde bazı şekil hataları tespit edilmiş ancak, suç unsuruna rastlanmadığından soruşturma izni verilmemiştir.Bu ön soruşturmada davacıların murisi İbrahim Kapkıran tanık olarak dinlenmiş,bundan dolayı onun yönünden olumlu veya olumsuz bir karar da verilmemiştir.
Davalı, Cumhuriyet Savcılığında müşteki sıfatıyla verdiği 26.2.1999 tarihli ifadesinde davacıların murisi İbrahim K.'ın 4.parsel sayılı taşınmaz ihalesinde başkan vekilliği yaptığını ve bu ihaledeki usulsüzlük nedeniyle şikayetçi olduğunu bildirmiş,ancak bu şikayetten dolayı ise davacıların murisi Asliye Ceza Mahkemesinde ihaleye fesat karıştırmaktan yargılanarak mahkum olmuş ve karar kesinleşmiştir.
Açıklanan bu hususlar nazara alındığında, bu davada manevi tazminat istemine esas teşkil ettiği kabul edilen şikayet olarak İçişleri bakanlığına yapılan şikayet esas alınabilir. Bu şikayette ise davacıların murisi hakkında açık bir suçlama bulunmadığı için şahsı hakkında ön inceleme (tahkikat) yapılmamış, tanık olarak ifadesi alınmış ve ön inceleme sonucundaki karar ise Nazmi İ. hakkında düzenlenmiştir.Bundan ötürü Nazmi İ.'nin geçirdiği tahkikat nedeniyle davalı hakkında açtığı ve kabul ile sonuçlanan manevi tazminata ilişkin hükmün bu dava için kuvvetli delil teşkil ettiğinin kabulü doğru değildir.
O halde davacıların murisine yönelmiş, salt zararlandırmaya yönelik haksız şikayetin varlığı kanıtlanmış değildir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN : Davalı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Davacılar, miras bırakan (babaları) İbrahim'in 1994-1999 yılları arasında İlçede Belediye Meclis ve Encümeninde Başkan Yardımcılığı yaptığını; davalı, tarafından Belediye Başkanı ile birlikte İlçe yollarına Bordür taşı döşeme işlemlerinde yolsuzluk ve usulsüzlük yaptıkları iddiasıyla şikayet edildiğini, bu yüzden kişilik haklarının zarar gördüğünü iddia etmek suretiyle manevi tazminat isteminde bulunmuşlardır.
Yerel mahkemece istem kabul edilmiştir.
Şikayet hakkı, diğer bir deyimle hak arama özgürlüğü; Anayasa'nın Hakların Korunması ile ilgili hükümler başlığı altında ve 36.maddesinde; Herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahip olduğu şekli ile yer almıştır. Bu düzenleniş biçimi itibariyle kişinin hak arama özgürlüğünün güvence altına alındığı görülmektedir. İşte bundan dolayıdır ki kişi, gerek yargı mercileri önünde ve gerekse yetkili kurum ve kuruluşlara başvurmak suretiyle kendisine zarar veren kişilere karşı, haklarının korunmasını bunun sonucu olarak zarar veren hakkında yasal işlem yapılmasını ve bu bağlamda cezalandırılmasını isteme hak ve yetkisine sahiptir.
Anayasa'nın güvence altına aldığı hak arama özgürlüğünün yanında, yine Anayasa'nın Temel Haklar ve Hürriyetlerin niteliği başlığını taşıyan 12.maddesinde de herkesin kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez; vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklere sahip olduğu belirtildikten başka, 17.maddesinde de, herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip bulunduğu da düzenleme altına alınmış bulunmaktadır. Medeni Kanun'un 24.maddesinde, kişilik haklarına yapılan saldırının unsurları belirtilmiş ve hukuka aykırılığı açıklanmıştır. 25.maddesinde ise, kişilik haklarına karşı yapılan saldırının dava yolu ile korunacağı belirtilmiş, BK.nun 49.maddesinde de saldırının yaptırımı düzenleme altına alınmıştır.
Görüldüğü üzere, Anayasa'da ve yasalarda kişinin hak arama özgürlüğü ile kişilik değerleri güvence altına alınmıştır.
İşte bu noktada, hak arama özgürlüğü ile kişilik hakları karşı karşıya gelmiş olabilir. Sorun, bu değerlerden hangisine üstünlük tanınacağı noktasında toplanmaktadır. Bir taraftan kişinin hak arama özgürlüğü güvence altına alınmışken diğer taraftan karşı tarafın kişilik hakları da Anayasal ve yasal güvence altına alınmıştır. Buna karşın kişi, hakkını ararken, karşı yanın kişilik değerlerine saldırıda bulunabilir. Onu hukuka aykırı bir eylem ile suçlayabilir.
Hukukun karşı karşıya gelen bu iki değeri aynı konuda ve zamanda koruma altına aldığı düşünülemez. Aksi halde, hukukun kendisi kendi kuralları ile çatışmış olur. Aslında konu biraz yakından incelendiğinde her iki değerin aynı anda birbirine karşı korunmadığı, çatışma durumunda somut olaydaki özelliğe göre birinin diğerine üstün tutulduğu görülecektir.
Şu durumda uyuşmazlığın çözümünde, hak arama özgürlüğünün, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız olmadığı, diğer bir anlatımla kişinin, istediği biçim ve koşulda ve salt başkasını zararlandırmak için bu hakkı kullanamayacağı, aksi halde bu hakkı kötüye kullanmış sayılacağı kabul edilmelidir.
Bu hakkın hukuken korunabilmesi ve yerinde kullanıldığının kabul edilebilmesi için, şikayet edilenin cezalandırılmasını veya sorumlu tutulmasını gerektirecek yeterli kanıtların olması zorunlu değildir. Şikayeti haklı gösterecek bazı emare ve olguların zayıf ve dolaylı da olsa varlığı yeterlidir. Bu olgu ve emareye dayanılarak, başkalarının da böyle bir olay karşısında, davalı gibi hareket etmesinin uygun görüleceği diğer bir anlatımla orta düzeydeki kişinin de somut olaydaki gibi davranacağı ve bu çerçevenin içinde kalan şikayet hakkının yerinde kullanıldığı kabul edilmelidir.
Somut olayda, davalının katıldığı ihaledeki usulsüzlükler ile Belediyenin diğer hizmetlerindeki usulsüzlükleri önce Cumhuriyet Savcılığına bildirdiği soruşturma devam ederken İçişleri Bakanlığına bir dilekçe gönderdiği, bunun üzerine müfettiş tarafından ön soruşturma başlatıldığı anlaşılmıştır.
Davalı, Cumhuriyet Savcılığına müşteki sıfatıyla verdiği ifadede davacıların murisi İbrahim'in dava konusu olmayan 4 parsel sayılı taşınmazın ihalesinde ihaledeki usulsüzlük nedeniyle yargılandığını ileri sürmüştür.
Yukarda açıklanan ilkeler uyarınca, manevi tazminat isteğine esas olarak İçişleri Bakanlığınca yapılan şikayet esas alındığında; davacılar murisinin tanık olarak ifadesinin alındığı, soruşturma sonunda hakkında bir rapor düzenlenmediği anlaşıldığından; hakkında rapor düzenlenen Belediye Başkanının açtığı davanın kabul ile neticelenmesi, bu dava için delil olarak kabul edilemez.
Açıklanan nedenlerle davalının, Anayasa'da yazılı şikayet ve hak arama özgürlüğünü aştığı sabit olmadığından direnme kararı doğru değildir; bozulmalıdır.
Sonuç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 17.04.2002 gününde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy