(1086 S. K. m. 440) (3402 S. K. m. 12)
Dava ve Karar: Taraflar arasındaki davadan dolayı, bozma üzerine direnme yoluyla; Ordu Asliye 2. Hukuk Mahkemesi'nden verilen 17.4.2002 gün ve 586-83 sayılı kararın onanmasını kapsayan ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'ndan çıkan 20.11.2002 gün, 14-829-1003 sayılı ilamın, karar düzeltilmesi yoluyla incelenmesi davacı vekili tarafından verilen dilekçe ile istenilmiş olmakla; Hukuk Genel Kurulu'nca dilekçe, düzeltilmesi istenen ilam ve dosyadaki ilgili bütün kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Düzeltilmesi istenen Hukuk Genel Kurul ilamında gösterilen gerektirici nedenlere göre, HUMK.'nun 440. maddesinde yazılı sebeplerden hiç birisine dayanmayan ve yerinde olmayan karar düzeltme isteğinin REDDİNE, 3506 sayılı Yasa'nın 4.maddesinin b-1 fıkrası hükmüne göre takdiren (86.000.000) lira para cezasının ve (16.090.000) lira harcın düzeltme isteyenden alınmasına, 19.03.2003 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
I- Karşı Oya Konu Uyuşmazlık
Davacı Vakıflar İdaresi; dava konusu ettiği taşınmazın geldi kayıtlarında bulunan ancak kadastro tespiti sırasında tapulara konulmayan Gülbahar Sultan (Hatun) Vakfı şerhinin taviz bedeli alınabilmesi bakımından kayıtlara yeniden işlenmesini istemiş;
Davalı ise kesin hüküm bulunduğu ve hak düşürücü sürenin geçtiğinden davanın reddine karar verilmesini savunmuş;
Mahkemece de, 3402 Sayılı Kadastro Kanunu'nun 12/3. maddesinde öngörülen on yıllık hak düşürücü sürenin geçmiş olduğundan söz edilerek davanın reddine karar verilmiş;
Hüküm davacı idare vekilince temyiz edilmekle, Özel Dairece tamamı yukarı alınan ve özetle vakıf şerhinin, Vakıflar Kanunu'nun değişik 29. maddesi uyarınca artık bir yasal takyit niteliğini kazandığından ve bu niteliği itibariyle 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 12/3. maddesinin bu davalarda uygulanamayacağı gerekçesiyle bozulmuştur.
Yerel mahkeme, vakıf şerhine ilişkin davalarda anılan Kanunun 12/3. maddesinin uygulanacağından söz ederek davanın reddine ilişkin önceki kararında direnmiştir.
Yüksek Genel Kurul çoğunluğu da yerel mahkeme görüşünü benimseyerek direnme kararını onamıştır.
Görüldüğü üzere, yerel mahkeme ve yerel mahkeme görüşünü paylaşan Hukuk Genel Kurulu çoğunluğu ile aramızdaki uyuşmazlık, geldi kayıtlarında mevcut iken, kadastro tespiti sırasında tapuya intikal ettirilmeyen vakıf şerhinin kayıtlara yeniden işlenmesi istemine ilişkin davalarda, tespitin kesinleşmesi ile şerhin yeniden işlenmesi istemi arasında on yılı aşan bir sürenin geçmiş olması durumunda 3402 Sayılı Kanunun 12/3. maddesinde öngörülen on yıllık hak düşürücü sürenin uygulanıp
uygulanmayacağı noktasında toplanmaktadır.
II-Vakıf, Vakıf Türleri Ve Vakıf Şerhinin Niteliği
Sözlük anlamıyla, Başka bir şeye tebdil olunmamak şartı ile bir mülkü Allah yoluna vermek diye tanımlanan vakıf kurumu, Türk Toplumunun en eski ve köklü kuruluşlarından biridir. Cumhuriyet öncesinde Osmanlı İmparatorluğunda geniş uygulama alanı bulan vakıflarla ilgili olarak, Medeni Kanunun kabulünden sonra da Kanunu Medeninin mer'iyete vaz'ından mukaddem vücuda getirilen evkaf hakkın ayrıca bir tatbikat kanunu neşrolunur. hükmü getirilmiştir.
2762 Sayılı Vakıflar Kanunun 1. maddesi vakıfları Mazbut Vakıflar ve Mülhak Vakıflar olmak üzere ikiye ayırmıştır.
Bu maddeye göre;
4 Birinci Teşrin 1926 tarihinden önce vücud bulmuş vakıflardan;
A- Bu Kanundan önce zabtedilmiş bulunan vakıflar,
B- Bu Kanundan önce idaresi zabtedilmiş olan vakıflar,
C- Mütevelliği bir makama şart edilmiş olan vakıflar,
D- Kanunen veya fiilen hayri bir hizmeti kalmamış olan vakıflar,
E- Mütevelliliği vakfedenlerin ferilerinden başkalarına şart edilmiş vakıflar,
Vakıflar Umum Müdürlüğü'nce idare olunur. Bunların hepsine birden (Mazbut Vakıflar) denir.
Mütevelliliği vakfedenlerin fer'ilerine şart edilmiş vakıflara (Mülhak Vakıflar) denir. Bunlar mütevellileri tarafından idare olunur.
Hukuk Genel Kurulu'muzun 19.9.1990 tarih ve 1990/1-333 E. 1999/416 Karar sayılı kararında belirtildiği üzere:
Uzun süre topluma, insanlığa büyük yararlar sağlayan ve eski hukukumuzun en gelişmiş kurumlarından olan Vakıflara ait taşınmazların bir kısmı zamanla çeşitli tabii etkenler, yangın ve depremler sonucu yıpranmış, üzerlerinde bulunan binalar yıkılmış, bağ ve bahçeler yok olmuştur. Vakıf mallarının yeniden yaptırılması ve onarılması Vakfın gücünü aşıp, kısa süreli kiralamaya istekli de çıkmayınca sosyal ve ekonomik zorunlulukların baskısı ile Miri Arazi Hukukumuzun tevfiz usulünden esinlenerek mukataalı ve icareteynli vakıf türleri oluşturulmuştur.
Mukataada; vakıf taşınmaz bina yapmak, ağaç, bağ kütüğü veya bağ çubuğu dikmek ve bunların durması karşılığında, vakfa her sene maktu bir zemin kirası (icare-i zemin) ödemek suretiyle kişiye kiralamış, yapılan bina ve dikilen ağaçlar, yapanın ve dikenin (mutasarrıfın) malı sayılmış ve ölümü ile bunların varislerine geçeceği, mukataanın yani kira karşılığının verildiği sürece sözleşmenin bozulamayacağı, arazi üzerine yapılan muhtesatın kaldırılamayacağı kabul edilmiştir.
İcareteyn de ise; kiracısından (mutasarrıfından) icare-i muaccele yani (peşin kira) denilen vakıf malın gerçek kıymetine yakın veya eşit bir bedel alınıp yanan, harabolan bina Vakıf tarafından yeniden inşaa ve tamir ettirilerek her sene icare-i mueccele (veresiye kira) diye isimlendirilen küçük bir bedel karşılığında süresiz olarak vakıf taşınmaz kiracıya (mutasarrıfa) bırakılmıştır. Bu yararlanma hakkı ise kiracının (mutasarrafın) mirasçılarına geçmiştir. (Bk.Ali Himmet Berki, 2.Kitap, Ankara, Sh:106 vd.; Dr. Suat Bertan, Ayni Haklar, Cilt: 1, Sh:74 vd.). Peşin ve her yıl alınan icar (kira) usulüne de iki, çift icare) anlamında icareteyn adı verilmiştir.
Medeni Kanunun kabulünden sonra Miri Arazi Hükümlerine, buna bağlı olarak da rekabe tasarruf hakkı ayrımına son verilmiş tasarruf hakkı, kuru mülkiyet hakkı rekabe ile birleştirilmiştir. Diğer bir söyleyişle tasarruf hakkı sahibi tam mülkiyetin maliki olmuştur. Medeni Kanunun bu hükümleri ve yeni düzenlediği vakıf (tesis) ile eski vakıflar arasında bir ikilem (ikili uygulama) meydana gelmiş, eski vakıfların günün koşullarına uydurulma zorunluluğu doğmuştur. Bu amaçla 13.12.1935 tarihinde 2762 Sayılı Vakıflar Kanunu yürürlüğe konulmuştur. Söz konusu yasanın 26. maddesi ile Vakfa ait taşınmaz malların icareteyn ve mukataaya bağlanması yasaklanmış, 27, 28, 29, 30. maddelerinde de özetle (...mukataalı toprakların ve icareteynli taşınmazların mülkiyetlerinin yirmi misli taviz karşılığında mutasarrıfına geçeceği, on yıl içerisinde taviz verilmek yoluyla icareteyn ve mukataa kayıtları terkin edilmemiş olanlarının mülkiyetinin ise on yılsonunda kendiliğinden mutasarrıfına geçeceği vakfın hakkının ivaza dönüşerek taşınmazın ivaz karşılığında birinci derecede ve birinci sırada ipotekli sayılacağı, ayrıca tavizler tamamen ödenmedikçe o mallar üzerindeki temliki tasarrufların tapu dairelerince tescil olunamayacağı hükümleri getirilmek sureti ile eski vakıfların tasviyesi cihetine gidilmiştir. Öngörülen on yıllık süre içerisinde pek çok vakfın taviz bedeli ödenip sicilleri terkin olunmayınca bu süre 13.6.1945 tarih, 4755 sayılı Yasa ile 13.12.1955 tarihine kadar uzatılmıştır. Madde metninde açıkça anlaşılacağı üzere aslolan ivazın peşin veya süresi içerisinde faizi ile birlikte ödenmesidir. Ancak, 20 yıllık süre içerisinde ödenmemesi halinde kanun koyucu mülkiyetin mutasarrıfa kendiliğinden geçmesini kabul etmekle beraber, vakfın ivaz alacağını teminat altına alma zorunluluğunu duymuş, 29. maddenin 1.fıkrasında gayrimenkulün tamamı bu ivaz karşılığında birinci derecede ve birinci sırada ipotekli sayılır hükmünü koymuştur.
Sözü edilen maddede, vakıf yararına getirilen teminatın niteliği kesin olarak belirtilmemiş, daha ziyade yol gösterici bir ifade kullanılmıştır. O halde bu yön üzerinde durmak, tarafların iradesi dışında, yasa ile konan bu teminatın gayrimenkul mülkiyeti mi, yoksa gayrimenkul ipoteği mi olduğunun belirlenmesi gerekmektedir. Bilindiği üzere bir alacağın ödenmesini temin etmeleri bakımından her iki mülkiyetin gayri ayni hak birbirlerine çok benzemektedir. Ne var ki gayrimenkul rehninde veya ipoteğinde ipotekli borç senedi ile irat senedi dışında kalan ipotek hakkının bağımsız bir varlığı olamaz. İpotek hakkı ancak bir alacak hakkının fer'i olur. İpoteklerde ana hak kişiler arasında bir hukuki bağdan doğan kişisel bir borç münasebetidir. İpotek de aynı hak bir amaç değil bir emniyet sağlama aracıdır. Gayrimenkul mükellefiyetinde ise aynı hak ana haktır. Yüklü taşınmazın mülkiyetine bağlı bulunan bir şeyi yapmaya veya vermeye dair olan bir borç o taşınmaz ile emniyet altına alınmış olur. Ayrıca ipotekte sorumluluk taşınmaz değeri ile sınırlı değildir. İpotek konusu taşınmazın değeri borcu ödemeye yetmeyince ana borcun ödenmeyen kısmı için asıl borçlunun borçluluğu sürer.
Gayrimenkul mükellefiyetinde ise borçluluk yüklü taşınmaz ile sınırlıdır. (Dr. Suat Bertan, Ayni Haklar, Cilt.2, Sh.1576, 1577). Vakfın ivaz alacağı ister rekabe kuru mülkiyet ister icare ve mukataa veya bunlara ilişkin şerhin kaldırılması karşılığı kabul edilsin mutasarrıfın ivaz borcunun vakıf taşınmazın değerini aşacağı ve fazla kısım için mutasarrıfın diğer malları ile sorunlu olacağı düşünülmez. Öte yandan, İİK.'nun 45. maddesine göre rehinle temin edilmiş bir alacağın borçlusu, iflasa tabi şahıslardan olsa bile alacaklı yalnız rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takip yapabilir. Ancak rehnin tutarı borcu ödemeye yetmezse alacaklı kalan alacağını iflas ve haciz yoluyla takip edebilir. Oysa Vakıflar Kanunu'nun 29. maddesinin 1. fıkrasında, ... tavizlerle vaktinde ödenmeyen taksitleri mutasarrıfın başka mallarına müracaat yoluyla Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkındaki Kanuna göre tahsile dahi yetkilidir hükmü konmak suretiyle sorumluluk ve tahsil açısında tamamen ipotekten ayrı bir teminat getirilmiştir. Bunun yanında kural olarak ipotek edinmiş bir taşınmaz alacaklının muvafakatını almaya gerek kalmaksızın başkasına satılarak tapusu devredilebilir. Meğerki aksine sözleşme olsun, Vakıflar Kanunu'nun 30. maddesi ise taviz bedelinin tamamı vakfa ödenmedikçe temliki tasarrufu men etmiştir.
Kısaca belirtmek gerekirse vakfın ivaz alacağına yasa ile getirilen teminatın, taraflar arasındaki bir sözleşmeden doğan asıl alacak hakkının bir fer'i olmayıp, ana hak olarak doğması, sorumluluğun vakıf taşınmaz ile sınırlı bulunması, fakat vakfın alacağının taşınmazla bağlı kalınmaksızın mutasarrıfın başka mallarına müracaat yoluyla da tahsil edilebilmesi, temliki tasarrufun ancak borcun ödenmesine, yani mükellefiyetin kalkmasına bağlı tutulması, teminatın bir gayrimenkul mükellefiyeti olduğunu açıkça göstermektedir.
Nitekim; 12 Haziran 1940 gün 1188 sayılı TBMM Tefsir Kararındaki nitelendirme bu şekilde olduğu gibi Uyuşmazlık Mahkemesinin 13.7.1981 tarih, 5/15 ve 28.12.1981 tarih, 13/22; 10.6.1985 tarih, 8/13 sayılı kararlarında, Birinci Hukuk Dairesinin 13.4.1989 tarih, 2192-796 sayılı ve diğer birçok kararlarında ivaz alacağı için konan teminatın bir gayrimenkul mükellefiyeti olduğu kabul edilmiştir. Öğretide baskın görüşte aynı yöndedir.
Medeni Kanunun 764. maddesinin, takyit edilen gayrimenkulün maliki değiştiği takdirde yeni malik başka bir muameleye hacet kalmaksızın gayrimenkul mükellefiyetinin mevzuuna dahil şeylerle borçlu olur biçimindeki açık hükmüne göre önceki kayıt ve belgelerden aslının vakıf taşınmaz olduğunun anlaşılması halinde vakıf şerhinin intikal (gitti) kayıtlarına sonradan işaret edilmiş bulunması yeni maliki bu mükellefiyetten yani taviz bedelini ödemekten kurtaramaz. Yasadan doğan bu mükellefiyet karşısında sonraki malikin iyi niyet savunmasında bulunarak Medeni Kanunun 638 ve 931. maddelerinden yararlanmasına yasal olanak bulunmamaktadır.
Bir başka anlatımla; önceki kayıt ve belgelerde aslının vakıf taşınmaz olduğunun anlaşılması halinde, vakıf şerhinin gitti (intikal) kayıtlarına sonradan işaret edilmiş olması veya dayanaksız olarak bu şerhin silinmesi yeni maliki önceki Medeni Kanunun 764. (Yeni Türk Medeni K.'nun 849) maddesinden doğan mükellefiyetten kurtarmayacaktır. Çünkü önceki Medeni Kanunun 657. (Yeni Türk Medeni K.'nun 731.) maddesinde de bu husus vurgulanmıştır.
Vakıflarda bir de (Sahih Vakıf) ve (Gayrisahih Vakıf) ayrımı söz konusudur.
Sahih Vakıf: Mülk araziden oluşan vakıfdır. Rakabesi (çıplak) mülkiyet vakfa ait olup, tavize tabidir.
Sahih vakıf türünden olan mukataalı ve icareteynli vakıflarda kuru mülkiyet vakfa aittir. Tasarruf hakkı mutasarrıfına bırakılmıştır.
Gayrisahih Vakıf: Devlete ait (miri) arazi üzerinde padişah ya da onun izin verdiği kişi tarafından kurulmuş vakıflara denir. Bunların Tahsisat Kabilinden Vakıf olarak isimlendirildiği de görülmektedir.
Bu vakıflar:
1- Yalnız aşar ve rüsumatı, (resim ve vergileri)
2- Yalnız hukuku tasarrufiyesi, (tasarruf hakkı)
3- Hem hukuku tasarrufiyesi (tasarruf hakkı) hem de aşar ve rüsumatı (vergi ve resimleri)
Vakıf ve tahsis edilmelerine göre üçe ayrılırlar. Bu vakıflarda kuru mülkiyet Beytülmaldedir. (Hazinededir).
III- Vakıf Malların Niteliği Ve Tasfiyeleri Zorunluluğu
Daha önce de değinildiği üzere, vakıflar Türk Toplumunda ve hukukunda geniş yer alan bir kurumdur. Amacı sosyal güvenceyi sağlamaktır. Bunun içindir ki padişahlar bile vakıflara müdahale etmemişler, tersine saygılı davranmışlardır.
Tarihsel gelişimi ve hukuksal boyutu dikkate alındığında vakıfların bir anlamda kamusal bir kurum olduğunu söylemek yanlış olmaz. Hem de kamusal otoritenin dahi saygı duyduğu bir kamusal kurumdur denilebilir. Bunun içindir ki, Cumhuriyet yönetimi vakıfların bu kamusal özelliğini dikkate alarak onunla ilgili özel düzenleme yapma gereğini duymuş, 13.6.1935 tarihinde yürürlüğe giren 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nu çıkarmıştır.
Önceki Medeni Kanunun Tatbikine Dair Kanunun 8. maddesi yukarıda da belirtildiği üzere vakıflarla ilgilidir.
Yeni Medeni Kanunun Uygulama Yasası'nın 18. maddesi de bu yolda hüküm getirmiştir.
2762 sayılı kanunla vakıfların, yukarıda genişçe açıklanan özelliklerini dikkate alarak tasfiyelerini de 26 ve özellikle 27. maddelerinde düzenlemiş, taviz bedeli karşılığı konuyu çözüme ulaştırmayı amaçlamıştır.
Bir başka anlatımla, vakıf taşınmazın mutasarrıfın geçmesini taviz bedelinin ödenmesine bağlamıştır. Taviz bedelini sadece bu alacak hakkı olarak nitelemek doğru olmaz. Yasa koyucu vakfın mülkiyetinin el değiştirmesini taviz bedeli ödenmesine bağlamakla, vakıf taşınmazına özel bir nitelik vermiştir. Bu açıdan vakıf taşınmazın mülkiyetini kendine özgü (sui jeneris) bir mülkiyet olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır.
Kanun koyucu taviz bedelinin belirlenmesini de 27.maddede hükme bağlamış ve bu madde 4.4.1995 tarihli 4103 sayılı, 26.6.2001 tarih 4690 sayılı yasalarla değiştirilmek suretiyle bedel tespit koşullarını saptamıştır.
Sonuç olarak burada taviz bedelinin kamusal nitelik olduğunu ve bir gayrimenkul mükellefiyeti sayıldığını söyleyebiliriz.
IV- 3402 Sayılı Kanunun 12/3. Maddesinin Kamu Malları Açısından Değerlendirilmesi:
3402 sayılı Kanunun 12. maddesinin 3. fıkrası Bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tesbitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz hükmüne amirdir.
a) Bu hükmün kamu malları açısından değerlendirilmesine gelince;
Kamu malı olarak sınırlandırılmış bir taşınmazın özel kişi veya kişilerce kamu malı olmadığı ileri sürülerek adlarına tescilini istediklerinde, tutanağın kesinleşmesinden itibaren on yıl geçmiş ise dava, 3402 sayılı Yasa'nın 12/3. maddesi uyarınca hak düşürücü süre açısından reddedilecektir. Bu tartışmasız bir gerçektir.
Buna karşın özel mülk olarak tesbit görüp tapuya bağlanan bir taşınmazın, kamu malı olduğu savıyla tapusunun iptali istenildiğinde bu hükmün uygulanıp uygulanmayacağı başlangıçta bir duraksamaya yol açmış ise de, Yargıtay burada 3402 sayılı Yasa'nın 12/3. maddesinin uygulanamayacağını kabul etmiştir. Nitekim Hukuk Genel Kurulumuz 21.02.1990 tarih ve 1989/1-700, 1990/101 sayılı kararında ...Hukuk Genel Kurulu'nun 23.11.1988 gün ve 1988/1-825 E. 1988/964 Karar ve 18.10.1989 gün ve 1991/1-419, 1999/528 Karar sayılı ilamlarında da açıkça vurgulandığı üzere, 3402 sayılı Kadastro Kanunu ile 766 sayılı Tapulama Kanunu'nun 31/2. maddesi karşılığı getirilen 12. maddesinin kamu mallarını düzenleyen 3402 sayılı Yasa'nın 16. maddesiyle birlikte değerlendirilmesi gerekir. Medeni Kanunun 641. maddesi kapsamı içerisinde kalan ve 3402 sayılı Yasa'nın 16. maddesinin (c) bendinde belirtilen taşınmazlar Devletin hüküm ve tasarrufunda olup, özel mülkiyete tabi olmadıklarından kural olarak tapuya tescil edilemezler. Tescile tabi olmayan bu tür bir taşınmazın her nasılsa tapuya tescil edilip hakkında sicil oluşturulması bu yerin özde tescile tabi bulunmayan yerlerden olduğuna ilişkin hukuksal niteliğini değiştiremez. O itibarla, Hazinenin bu tür bir taşınmaz malın tapuya kaydedilmiş olduğu iddiasıyla açacağı iptal davası on yıllık hak düşürücü süreye tabi değildir demek suretiyle bu hususu açık ve kesin bir şekilde sonuçlandırmıştır.
b) Bu hükmü vakıf malları açısından değerlendirmek istediğimizde;
Bize göre, taviz bedelinin gayrimenkul mükellefiyeti sayılması ve vakıf malların kendine özgü bir kamusal mülkiyet türü olarak nitelenmesi karşısında, tesisinde bulunun ancak kadastro tesbitinde tapuya yazılmayan vakıf şerhinin tekrar yazımının istenilmesi durumunda 3402 sayılı Kanunun 12/3. maddesinin uygulanmasını olanak yoktur.
Bir başka deyişle, taviz bedeli ödenmedikçe temliki tasarruf yapılamayacağına ilişkin takyit bir gayrimenkul mükellefiyetidir. Vakıflar Kanunun 29. maddesinin getirdiği kanuni ipotek hakkı gayrimenkulü takip edeceğinden, vakıf şerhi artık bir yasal takyittir ve bu niteliği itibariyle 3402 sayılı Kadastro Kanunun 12/3. maddesi bu davalarda uygulanamaz.
Genel Kuruldaki görüşmeler sırasında, 3402 sayılı Kanunun 12/3. maddesinin kamu mallarına uygulanması nedeni olarak, bu malların tescile tabi olmaması gösterilmiş ve hakkında sicil oluşturulan vakıf taşınmazları için ise Kadastro Kanunun 12/3. maddesinin uygulanması gerekeceği öne sürülmüş ise de;
Yukarıda da değinildiği üzere bir kamu malının bir gerçek kişi adına sicile geçirilmesi halinde, aleyhine açılacak davada on yıllık hak düşürücü sürenin uygulanamayacağı, Hukuk Genel Kurulu'nca kabul edildiğine göre, vakıf malları hakkında yukarıda değinilen görüşün dayanaksız kaldığı ortadadır.
Bir başka anlatımla, Kadastro Kanunun 16. maddesi anlamındaki bir kamu malının bir gerçek kişi adına tapuya yazılması halinde Kadastro Kanunun 12/3 maddesinin uygulanamayacağı kabul edildiğine göre, bir vakıf malı hakkında da kamusal niteliği dikkate alınarak anılan Kanunun 12/3. maddesinin uygulanamayacağını kabul etmek yanlış olmaz.
Nitekim Hukuk Genel Kurulumuz 26.6.2002 gün ve 2002/14-517 E, 2002/554 sayılı kararında 14. Hukuk Dairesinin benzer bozmasını benimseyerek yerel mahkeme kararını bozmuştur.
Sonuç olarak;
Vakıf malların kendine özgü bir mülkiyet türü olarak değerlendirilmesi gerektiği,
Bir gayrimenkul mükellefiyeti, yeni Türk Medeni Kanunun deyimiyle taşınmaz yükü olması,
Kamu malları hakkında Kadastro Kanunun 12/3. maddesinin uygulanmasının öngörülmüş bulunması karşısında, bu tür mallar için Kadastro Kanunun 12/3. maddesinin uygulanması gerektiğine ilişkin çoğunluk görüşüne katılamıyoruz. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy