(743 S. K. m. 910, 928) (4721 S. K. m. 1020) (818 S. K. m. 33, 34, 35, 36, 37, 396, 397, 398)
Taraflar arasındaki "ipoteğin fekki" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Konya Asliye 1.Ticaret Mahkemesi'nce davanın reddine dair verilen 12.09.2001 gün ve 2000/450 E- 2001/647 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Ondördüncü Hukuk Dairesi'nin 29.11.2002 gün ve 2002/8543-8121 sayılı ilamiyla; (...Davacı, 848 parsel sayılı taşınmazdaki adına kayıtlı 5 numaralı bağımsız bölüm üzerine, vekaletten azlettiği İsmail G. tarafından davalı banka yararına ipotek konulduğunu ileri sürerek, vekalet görevi sona eren kişinin usulsüz koydurduğu ipoteğin fekkini istemiştir.
Davalı, ipoteğin davacı tarafından alınan kredinin teminatı olarak konulduğunu savunmuştur.
Mahkemece, ipoteğin, davacı tarafından alınan kredinin teminatı olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Davacının temyizi üzerine yerel mahkeme kararı onanmış, bu kez davacı tarafından karar düzeltme isteminde bulunulmuştur.
Dava, ipoteğin fekki isteğine ilişkindir. Taşınmaz üzerine konulan ipotekler kanuni ipotek hakları dışında tescil ile hüküm doğurur. Tescili talep etmeye taşınmaz maliki yetkilidir. Bu bir tasarruf işlemi olduğu için, malikin tasarruf yetkisinin bulunması gerekir. Malik bu hakkı kendisi kullanabileceği gibi, yetkili temsilcisi aracılığı ile de kullanabilir. Terkin hakkı ise rehin hakkı sahibine aittir. Ancak, taşınmaz maliki, ipoteğin, irade sakatlığı, usulünce tescil edilmediği gerekçeleriyle dava yoluyla ipoteğin terkinini isteyebilir.
Somut olayda, 16.4.1997 tarihinde davalı bankadan aldığı kredi nedeniyle kredi sözleşmesi düzenlemiştir. Bu sözleşmenin 20. maddesinde de ipoteğe ilişkin hükümler düzenlenmiştir. Aynı gün, sözleşmeyi kefil olarak imzalayan İsmail G., Banka vekili ile tapuya giderek davacı adına 3.1.1997 tarihli vekaletnameye dayanarak düzenlediği resmi senet ile davacı adına kayıtlı taşınmaz üzerine ipotek koydurmuştur. Ancak, davacı, 3.1.1997 tarihli ve 219 yevmiye numaralı vekaletten vekili 25.2.1997 tarihinde azletmiş ve bunu da resmi yolla 28.2.1997 tarihinde tapu sicil müdürlüğüne bildirmiştir.
Yukarıda da açıklandığı gibi ipotek, kredi sözleşmesinin düzenlenmesi ve bu sözleşmede ipoteğe ilişkin hükümlerin kabul edilmesi ile değil, tapu sicil müdürlüğünde, taşınmaz malikinin tescile muvafakat beyanını açıklaması ile tapu kaydına konulmuş olur. Davacı tapuda işlem yapmamış, onun adına hareket eden İsmail G. vekaletten azledildiği ve bu azilde tapu sicil müdürlüğüne bildirildiği halde, dava konusu taşınmaz üzerine ipotek konulması için muvafakat beyanında bulunmuştur. Bu nedenle, mahkemece, tapu maliki adına hareket etme yetkisi olmayan kişinin tesis ettiği ipoteğin fekkine karar vermek gerekir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN : Davacı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, ipoteğin kaldırılması istemine ilişkindir.
Davacı vekaletname verdiği kayınbiraderi olan İsmail'i 25.02.1997 tarihinde vekillikten azlettiğini, azilnameyi tapuya 28.02.1997 tarihinde tebliğ ettirdiğini ve buna rağmen bu kişinin 16.04.1997 tarihinde bir kredi sözleşmesi imzaladığını, sonrada tapuya gidip kendisi üzerinde kayıtlı taşınmazın üzerine ipotek koydurduğunu, ipotekli taşınmazın 02.06.2000 tarihinde satış ilamının yapıldığını belirterek, satışın durdurulmasını ve ipoteğin fekkine (kaldırılmasına) karar verilmesini istemiştir.
Davalı 16.04.1997 tarihinde düzenlenen kredi sözleşmesini davacının da vekili yanında bizzat imzaladığını, bu nedenle vekilini daha önceden azletmiş olsa dahi, yapılan kredi ve bunun sonucu olan ipotek işlemine muvafakat etmiş sayılacağını, davacının bu davayı açmakta kötü niyetli olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemenin davacının daha önceden azlettiği vekili ile birlikte bizzat kredi sözleşmesini imzalaması nedeniyle, bunun sonucu olarak yapılan ipotek tesisinin geçerli biçim ve öz koşullarını taşıdığını, davanın kanıtlanamadığını belirleyerek, davanın reddine ilişkin olarak kurduğu hüküm, Özel Dairece, temyiz aşamasında önce onanmış, karar düzeltme aşamasında ise, yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuştur.
Uyuşmazlık vekillikten azledildiğini bilmeyen vekil ve üçüncü şahsın tapuda yaptığı işlemin müvekkili bağlayıp bağlamayacağı noktasında toplanmaktadır.
Borçlar Yasasının 396. maddesi vekaletin sona erme sebeplerini düzenlerken, vekaletten azil ve istifanın her zaman mümkün olduğunu açıklamıştır. Görülüyor ki, burada iş akti veya istisna akdi gibi diğer sözleşmelerin aksine olarak, vekalet akdinin feshinde önemli sebeplere dayanmak ve feshi ihbar sürelerine uymak gibi bir yasal zorunluluk getirilmemiştir (Prof.Dr. Haluk Tandoğan Özel Borç ilişkileri C II, Ankara 1987 s.618).
Azil ve istifa beyanı yenilik doğuran tek yanlı bir işlemdir ve irade beyanının karşı tarafa ulaşması ile vekalet ilişkisini "tasfiye edilmesi gerekli" bir ilişki durumuna sokar (Hatemi/Serozan/Arpacı Borçlar Hukuku Özel Bölüm. İstanbul 1992 s.435).
Azil ve istifa beyanı herhangi bir şekle tabi değildir. Bu husus üstü kapalı olarak da yapılabilir. Verilmiş olan vekaletle bağdaşmayacak hukuki eylemler aracılığıyla da, azil ve istifa mümkündür. Örneğin müvekkil işi kendisi görürse yada vekil tarafından kiraya verilmesi gereken evi dükkanı satarsa yada vekalete bağlı olan temsil yetkisini geri alırsa yahut verilen vekaletle bağdaşması olanaksız koşullar koyarsa, durum böyledir.
Bununla birlikte, Borçlar Yasasının 396. maddesinin 2.fıkrasında uygun olmayan zamanda vekaletten azil veya ondan istifa eden kimsenin, diğer tarafın zararını tazminle yükümlü olduğu açıklanmıştır. Yine; Borçlar Yasasının 398. maddesi; vekilin vekaletinin son bulduğunu öğrendiği andan önce yaptığı işlerden, müvekkilinin veya mirasçılarının, vekalet mevcut imiş gibi sorumlu olacaklarını hükme bağlamıştır.
Borçlar Yasasının 37. maddesi ise, hem temsilcinin hem de onunla işlem yapan üçüncü kişinin "temsil yetkisinin son bulduğunu bilmeleri halinde" işlemi geçerli ve temsil olunanı da bununla bağlı saymaktadır. Bu madde ilk planda üçüncü kişiyi değil, doğrudan doğruya temsilciyi korumak amacıyla yasaya konmuştur. Bununla beraber hükmün temsilci yanında iyi niyetli üçüncü kişiyi de koruduğu açıktır.
Borçlar Yasasının 37. maddesi bakımından temsil yetkisi ister Borçlar Yasasının 34. maddesi gereğince, ister 35. maddede sayılan sebeplerle son bulması arasında herhangi bir ayrım öngörülmemiştir. Gerçekten 37. maddenin iyi niyetli temsilciyi korumaya yönelik amacı, geri alma beyanı kendi iktidar alanına ulaştığı halde, herhangi bir sebeple bunu önermemiş olan temsilcinin de bu maddenin öngördüğü korumadan yararlanması gerekir. Ne var ki "varmanın" ispatı ilke olarak "öğrenmenin" de ispat edildiği anlamını taşıyacak olup ve varmaya rağmen geri almayı öğrenmediği konusunda ispat yükü temsilciye ait bulunmaktadır.
Borçlar Yasasının 37. maddesinin uygulanabilmesi için hem temsilcinin, hem de onunla işlem yapan üçüncü şahısların temsil yetkisinin son bulduğunu bilmediklerini veya Medeni Yasanın 3. maddesi gereğince beklenen özeni göstermiş olmalarına rağmen öğrenemediklerini ispat etmeleri gerekir.
Temsil yetkisinin geri alınması halinde Borçlar Yasasının 36/2 ile 33/2, 34/3 ve 37. maddelerinin karşılıklı uygulama alanlarını şöyle özetleyebiliriz.
1- Hem temsilci hem de üçüncü kişi iyi niyetli ise, uygulanacak hüküm BK.m.37'dir.
2- Üçüncü kişi iyi niyetli temsilci kötü niyetli ise,
a) Yetki belgesinin temsilci tarafından temsil belgesi geri alınmadan önce üçüncü kişiye ibraz edilmesi ve temsil olunanın geri almadan, üçüncü kişiyi haberdar etmemesi durumunda
aa) Temsil olunanca bilinen veya bilinmesi gereken üçüncü kişilere karşı uygulanacak hüküm BK m.34/3'dür.
bb) Temsil olunanca bilinmeyen ve bilinmesi de gerekmeyen üçüncü kişilere karşı uygulanacak hüküm BK.m.36/2'dir.
b) Yetki belgesinin, temsilci tarafından temsil yetkisi geri alındıktan sonra üçüncü kişiye ibraz edilmesi ve temsil olunanın geri almadan üçüncü kişiyi haberdar etmemesi durumunda,
aa) Temsil olunanca bilinen veya bilinmesi gereken üçüncü kişilere karşı uygulanacak hüküm BK.m.33/2'dir.
bb) Temsil olunanca bilinmeyen ve bilinmesi de gerekmeyen üçüncü kişilere karşı uygulanacak hüküm BK.m.36/2'dir. (Turgut Uygur Borçlar Kanunu - Sorumluluk ve Tazminat Hukuku Ankara 2003 Cilt: 1 sayfa: 1226 v.d.).
Borçlar Yasasının 398. maddesine göre vekilin, vekilliğinin (BK.m.396 ve 397 uyarınca) sona erdiğini öğrenmeden önce yaptığı işlemler, vekillik vereni ya da mirasçılarını bağlayacağı yukarıda açıklanmıştır. Belirtelim ki yasa hükmü, vekile vekillik veren arasındaki iş ilişkiyi düzenlemiştir. Dış ilişkiler, yani vekilin üçüncü kişilerle yapmış olduğu işlemler yönünden özellikle BK.m.37'deki hüküm uygulanacaktır.
Gerçekten vekillik, vekil ile vekillik veren (müvekkil) arasında bir iş ilişkiden ibarettir. Öyle ki, böylece aralarında bir borç ilişkisi meydana gelir. Hak ve borçlar bu ikisini ilgilendirir. Vekillik sözleşmesine dayanan temsil ise, etkisini dış ilişkide gösterir. Örneğin temsil edilenle üçüncü bir kişi arasında bir hukuksal ilişki kurulmasını sağlar. (Prof.Dr. Selahattin Sulhi Tekinay, Borçlar Hukuku 1979 s:160, Prof.Dr. Kenan Tunçomağ, Borçlar Hukuku 1976 c:1 s.409).
Burada önemle belirtilmelidir ki, yukarıda da değinildiği gibi "vekaletten azli" ve böylece de temsil yetkisinin kalkmış bulunduğunu öğrenen vekilin, bu durumu bilmeyen üçüncü kişilerle vekillik veren adına yaptığı hukuksal işlemler vekillik vereni ya da mirasçılarını bağlamaz. Eş değişle "azli" bilen vekilin vekaletnameye dayanarak yaptığı işlem vekillik vereni iyi niyetli üçüncü kişilere karşı borç altına sokmaz.
(Turgut Uygur Borçlar Kanunu Ankara 2003 c.1. 1228 vd. Y.13.HD. 11.03.1982 gün ve 1982/1370-1643 sy. ilamı). Buna benzer biçimde Borçlar Yasasının 37. maddesi de konuyu düzenlemiş olup, bu maddenin 2.fıkrasında; üçüncü şahısların yetkinin son bulduğunu öğrendikleri durumların, bu durumun istisnası olduğu açıklanmıştır.
Öyle ise, yasa koyucu tarafından gerek temsilcinin, gerekse onunla işlem yapan karşı tarafın yetkinin sona erdiğini bilmeden yaptıkları hukuki işlemlerin temsil olunan bakımından, sanki temsil yetkisi devam ediyormuş gibi sonuç doğuracağı hükme bağlanmıştır. Gerek temsilci, gerekse karşı taraf bu yetkinin son bulduğunu biliyorlarsa bu madde uygulanmayacaktır.
Diğer bir söyleyişle vekaletten azledilen ve temsil yetkisinin kalkmış olduğunu öğrenen vekilin, bu durumu bilmeyen iyi niyetli üçüncü kişilerle kendisini vekil tayin eden kişiler adına yaptığı hukuki işlemler, vekil tayin eden ve mirasçıları için bağlayıcı olmaz (Y.13.H.D. 11.03.1982 gün. 1982/1370-1643 sy. ilamı).
Bu durumda Borçlar Yasasının 37 ve 396. maddelerinde açıkça vurgulandığı üzere temsil yetkisinin son bulması, vekilin yetkisiz temsilci haline gelmesi ve yaptığı işlemlerin bu nedenle geçersiz sayılması için, azil keyfiyetinin temsilciye ulaştırılması gerekir. Buradan gidilerek temsilciye yada üçüncü kişilere temsil yetkisinin geri alındığı, yöntemine uygun biçimde ulaştırılmadıkça bu yetkinin devam ettiği kabul edilir.
Somut olayda, davacı asil 03.01.1997 tarihinde İsmail'e vekalet vermiş ve sonra onu 25.02.1997 tarihinde azletmiş, azil keyfiyetini tapuya 28.02.1997 tarihinde tebliğ ettirmiştir. Bununla birlikte dosya kapsamından azil ihtarnamesinin vekile çıkartılmadığı, vekilin 2 sene 4 ay sonra 18.06.1999 tarihinde bizzat notere gidip azil ihtarnamesini tebellûğ ettiği anlaşılmaktadır. Davaya konu sözleşme ise, azilden ve azil keyfiyetinin ilgili Tapu Sicil Müdürlüğüne bildirilmesinden sonra, dosya kapsamına göre vekilin ve üçüncü şahıs konumundaki Akbank'ın bu azli öğrenmesinden önce yapılmıştır. Hatta 16.04.1997 tarihinde vekilin davalı banka ile akdettiği kredi sözleşmesine bizzat davacıda katılmış ve kredi sözleşmesinin iki yerine bizzat imza atmıştır. Her ne kadar, davacı bu sözleşmeye katılmadığını ve sözleşmedeki imzaların kendisine ait olmadığını iddia etmişse de; aksi yöndeki Adli Tıp İhtisas Dairesi Raporu göz önüne alındığında, bu iddiasının bir geçerliliğinin olmadığı saptanmıştır.
Bu durumda, teminat olarak ipotek karşılığı düzenlenen kredi işlemine davacının bizzat katılması nedeniyle azlettiği vekilinin yaptığı bu işlemde olurunun mevcut olduğu yadsınamaz. Kaldırılması istenen ipotek ise, bu kredi işleminin doğal sonucu olarak, teminat amacıyla kredi sözleşmesi ile aynı gün, vekil İsmail'in beyanı ve davalı bankanın katılımıyla tapuda gerçekleştirilmiştir.
Burada yeri gelmişken tapu kayıtlarının aleniliği ilkesinden de bahsetmekte yarar vardır. 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin 928. maddesi ve 4721 sayılı Yeni Türk Medeni Yasasının 1020. maddesi; tapu kayıtlarının aleni olduğunu, ilgisi olduğunu kanıtlayan herkesin kendisince önemli olan kayıtları inceleyebileceğini açıklamıştır. Tapu Sicili çeşitli defter ve vesikalardan (belgelerden) oluşur. Bunlardan bazıları tapu sicilinin asli unsurları, bazıları ise feri (yan) unsurlarıdır. Türk Kanunu Medenisinin 910. maddesinin 2.fıkrası bunların tayinini, Tapu Sicil Nizamnamesine bırakmıştır. Tapu Sicil Nizamnamesinin 2. maddesine göre tapu sicili tapu kütüğü ile mütemmim vesikalardan (varlığı halinde plan, dayanak kayıt) ve yevmiye defterinden oluşur. Bunlar asli unsurlardır. Bunun yanında feri (yan) unsur olarak tapu dairelerinde, mal sahipleri sicili, alacaklılar sicili, hacizler sicili, tashihler sicili, muhaberat sicili tutulmaktadır. Daha sonra bunlara kat mülkiyeti kütüğü de eklenmiştir. Bunlardan başka Kanunda ve Nizamnamede öngörülmüş olmamakla birlikte Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünün tedbir niteliğinde kabul ettiği bir "vekaletten azil defteri" de tutulmaktadır. (Prof.Dr. M.Kemal Oğuzman, Prof.Dr.Özer Seliç: Eşya Hukuku İstanbul 1988 s.129 vd.) İlgili her kişi tapu sicilini inceleme hakkına sahip olduğundan bir kişinin tapu sicilindeki herhangi bir kaydı bilmediği yönündeki iddiası dinlenmez. Buna aleniyet ilkesi denilir.
Tapu kayıtlarının aleniyet, tapu kütüğü ile sınırlıdır. Tapuda işlem yapacak kişinin tapu kütüğünün tüm dayanaklarına bakması beklenemez. Buna karşılık tapuda bir işlem yapılması durumunda ilgili tüm asli ve yan unsurları inceleyip, herhangi bir engel durumun mevcut olup olmadığını araştırmak tapu sicil memurunun görevidir. Bu görevini gereği gibi yerine getirmemesi onun sorumluluğunu doğurur.
Hal böyle olunca davacının azil keyfiyetini tapu sicil müdürlüğüne bildirmesine rağmen, bu husus araştırmadan vekil aracılığıyla gerçekleştirilen ipotek işleminden dolayı, bu husus kendilerine bu işlemden önce usulünce bildirilmediğinden azil keyfiyetini bilmeyen ve bilmesi de gerekmeyen vekil ile üçüncü kişinin gerçekleştirdiği ipotek işleminin yukarıda yapılan açıklama karşısında geçerli olacağı kabul edilmelidir.
O halde, usul ve yasaya uygun bulunan yerel mahkemenin kararının onanması gerekir.
Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 25.06.2003 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Taşınmaz üzerine konulan ipotekler, kanuni ipotek hakları dışında tescil ile hüküm doğurur. Tescili istemeye de taşınmaz maliki yetkilidir. Bu bir tasarruf işlemi olduğu için, malikin tasarruf yetkisinin bulunması gereklidir. Malik bu hakkını bizzat kendisi kullanabileceği gibi, yetkili temsilci aracılığı ile de kullanabilir.
İpoteğin terkin hakkı, rehin hakkı sahibine aittir. Ancak taşınmaz maliki, kurulan ipoteğin, irade sakatlığı ve usulünce tescil edilmediği nedenleriyle terkinini dava edebilir.
Eldeki davada ipotek, vekaletten azledilen ve azledildiği Tapu Sicile usulünce tebliğ olunan tarafından konulmuştur. Bir başka anlatımla ipotek, tapu maliki adına hareket etme yetkisi olmayan kişi tarafından, azledildiği Tapu Sicil Müdürlüğüne bildirildiği halde konulmuştur.
Bu nedenle ipoteğin fekkine ilişkin istemin kabulü gerekir. Açıklanan gerekçeye müsteniden davanın reddine ilişkin yerel mahkeme kararının bozulması görüşündeyiz.
Full & Egal Universal Law Academy