(3402 S. K. m. 12) (2762 S. K. m. 27, 29) (4721 S. K. m. 713, 1023) (743 S. K. m. 638, 657, 931)
Dava: Taraflar arasındaki "tapu kaydına vakıf şerhi konulması" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kırşehir Asliye 1. Hukuk Mahkemesi'nce davanın reddine dair verilen 21.11.2001 gün ve 2001/391 E- 636 K.sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 14. Hukuk Dairesi'nin 11.10.2002 gün ve 2002/6595-7619 sayılı ilamiyla;
(...Davacı, dava konusu taşınmazın geldi kayıtlarında yer alan Şeyh Süleyman Veli Vakfı" şerhinin kayıtlara işlenmesini istemiştir.
Davalı davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, hak düşürücü sürenin geçmiş olması nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir.
Hükmü davacı idare vekili temyize getirmiştir.
Dava, tapu kaydına vakıf şerhi işlenmesi isteğine ilişkindir.
Dava konusu taşınmazın bulunduğu yere 1940'lı yıllarda kadastro gelmiştir. Davacı idare vekili, nizalı taşınmazın geldi kayıtlarında nev'i "Şeyh Süleyman Veli Vakfı'ndan olduğu yazılı bulunduğu halde taviz bedelleri ile vakıf şerhi işlenmeden tapu tesis edildiğini, sonradan Vakıflar İdaresinin başvurusu üzerine Vakıf şerhinin tapuya işlendiğini, tapu maliklerinin açtığı dava üzerine Asliye Hukuk Mahkemesinin kararı ile tapuya konan bu vakıf şerhinin mahkeme kararı olmaksızın, tek taraflı idari bir işlem ile konulamayacağından bahisle iptaline karar verildiğini belirterek, şimdi ise söz konusu vakıf şerhinin tapu kaydına yeniden yazılmasını istemektedir.
İddia ve savunmanın içeriğinden taraflar arasındaki uyuşmazlığın davaya konu şerhin ilişkin bulunduğu haktan özellikle taviz bedelinden kaynaklandığı açıktır. Kuşkusuz böyle bir uyuşmazlığın sağlıklı olarak çözümlenebilmesi, mukataalı ve icareteynli vakıf mallarının mutasarrıfları adına nasıl tasfiye edileceğinin, taviz bedelinin hukuksal niteliğinin ne olduğunun, ayrıca bundan kimin sorumlu tutulması gerektiğinin bilinmesine bağlıdır.
Vakıflar Kanunun yürürlüğe girmesi ile taviz bedellerinin ödenmesi ve vakıfların tasfiyesi ile ilgili durumlar düşünülmüş olup, buna göre 10 yıllık süre içinde tasfiye bedellerinin ödenmesi ile vakıfların kullanan mutasarrıflara dönüşünün sağlanması amaçlanmıştır. Ve son olarak Vakıflar Kanununun 2888 sayılı Kanunla değişik 29. maddesi ile ödenmeyen icareteyn ve mukataalar ivaza dönüşmüştür ve vakfın hakkı bu ivaz karşılığında taşınmazın tamamı üzerinde ipotekle temin edilmiş sayılmıştır.
Yargıtay Hukuk Genel kurulunun 1996/4-560 Esas, 1996/784 sayılı kararına göre, 2888 sayılı Kanunla değişik Vakıflar Kanununun 29. maddesi ve özellikle "icareteynli ve mukataalı vakıf taşınmaz malların taviz bedelleri mutasarrıflarınca ödenip, mülkiyeti devralanlar için öngörülen 10'ar yıllık sürelerin dolmasından sonra, mülkiyetin mutasarrıfa geçeceği ve vakfın bu taşınmaz mal üzerindeki hakkının ivaza dönüşeceği, vakfın bu hakkı için de taşınmazın tamamı üzerinde ipotek tesis edilmiş sayılacağı" ilgili yasa hükmü gereğidir. Hukuk Genel Kurulunun 19/9/1990 gün, 332/415 sayılı kararında da açıkça vurgulandığı üzere, taviz bedeli ödenmedikçe temliki tasarruf yapılamayacağına ilişkin takyit bir gayrimenkul mükellefiyetidir.
Yine, Medeni Kanunun 764. maddesinde takyit edilen gayrimenkulun, maliki değiştiği takdirde, yeni malikin başka bir muameleye hacet kalmaksızın gayrimenkul mülkiyetinin mevzuuna dair şeylerle borçlu olacağı hükme bağlanmıştır. Bu hükmün doğal sonucu olarak kayıt ve belgelerden aslının vakıf taşınmaz mal olduğunun anlaşılmış halinde vakıf şerhinin intikal ( gitti ) kayıtlarına sonradan işaret edilmiş bulunması veya dayanaksız olarak silinmesi yeni maliki bu mülkiyetten yani taviz bedeline ödemekten kurtaramaz. Yasadan doğan gayrimenkul mükellefiyeti karşısında sonraki malikin iyiniyet iddiasında bulunarak Medeni Kanunun 638 ve 931. maddelerinden yararlanmasına yasal olanak bulunmamaktadır. Zira, Medeni Kanunun 657. maddesinde de bu husus açıkça belirtilmiştir.
Yukarıda sözü edilen 2888 sayılı Kanunla değişik 29. maddenin getirdiği kanuni ipotek hakkı gayrimenkulu takip edeceğinden, vakıf şerhi artık yasal bir takyittir. Bu niteliği itibariyle 3402 sayılı Kadastro Kanunun 12/3. maddesi bu davalarda uygulanmaz.
Dosya içersinde bulunan kadastro tutanaklarının incelenmesinden, dava konusu taşınmazın dayanak tapu kayıtlarının bulunduğu ve bu tapu kayıtlarına istinaden malikleri adına tespit edildiği anlaşılmıştır. Mahkemece, bu dayanak tapu kayıtları getirtilmemiştir. Dosyaya getirilen ve tercümesi yapılan kayıt ile kadastro tutanağında yazılı dayanak kayıtların sıra numaraları birbirini tutmamaktadır. Vakıflar Kanununda değişiklik yapılmasına dair 4/4/1995 tarih ve 4103 sayılı Yasanın 27. maddesi uyarınca vakfın cinsine bakılmaksızın, mevcut mukataalı veya icareteynli taşınmazların mülkiyetleri taviz bedeli ödenmedikçe kullanıcıya geçmez. Davacı idare de, dava konusu taşınmazın geldi kayıtlarında vakıf şerhi bulunduğunu, bedel ödenmeden kaldırılamayacağını ileri sürmektedir. Belirtilen tüm bu yasa hükümleri ve ilkelerin ışığı altında öncelikle dava konusu taşınmazın kadastro sırasında tespitine esas alınan tapu kayıtları ilk tesisinden itibaren bütün intikalleri ile birlikte şahsiyet ve vakfiyet durumlarını gösterir kayıt ve öteki belgeler ilgili merciilerden getirtilmeli, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğünden ve Vakıflar Genel Müdürlüğünden kayda işaret edilmiş vakfın türü hakkında bilgi alınmalı, vakfın niteliği, dava konusu taşınmazın vakıf malı olup olmadığı araştırılıp, belirlenen sonuca göre bir karar vermek gerekirken, eksik inceleme ve araştırma sonucu hak düşürücü sürenin geçtiğinden bahisle red kararı verilmesi doğru görülmemiştir. .. ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Davacı Vakıflar Genele Müdürlüğü vekili, dava konusu 10 parsel sayılı taşınmazın ilk tesis kayıtlarında "Süleyman Veli Vakfı" şerhi bulunduğunu, davacı idarenin talebi üzerine tapu sicil müdürlüğünce bu şerhin en son tapu kaydı üzerine işlendiğini; tapu maliklerinin şerhin kaldırılması için daha önce açtıkları davada, mahkeme kararı olmaksızın işlenmesinin hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle şerhin tapu kaydında silinmesine karar verildiğini; kök tapu kayıtlarında bulunan vakıf şerhinin yeniden işlenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalılar vekili, dava konusu taşınmazın 1940 yılında kadastro gördüğü ve bu çalışmalar sırasında vakıf şerhi bulunmadığından ilk malikleri adına tapuya tescil edildiğini, MK.931 ve Kadastro Kanunundaki zamanaşımı ve hak düşürücü sürelerin geçtiğini ileri sürerek davanın reddini savunmuş; yerel mahkemece 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 12/3. maddesi uyarınca 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçtiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş; hüküm Özel Dairece yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuştur.
Osmanlı Devletinde toprak rejimi Devletin yapısının gereklerine uygun olarak düzenlenmişti. Bu rejimde arazinin büyük bölümünün mülkiyet hakkı devlete ait olup, miri arazi olarak nitelendirilen bu topraklardan kişilerin sadece yararlanma ( intifa ) hakkı mevcuttu. Diğer bir deyişle kuru mülkiyeti ( rakabesi ) devlete tasarruf hakkı kişilere bırakılmıştı. Bunun dışında ülke topraklarının az bir kısmında özel mülkiyet kapsamına giren ve "mülk arazi" olarak nitelendirilen bölüm mevcut idi. Yasal kısıtlamalar dışında, mülk arazi sahibi, taşınmazda her türlü tasarrufta bulunabilirdi.
Gerek "miri arazide", gerek "mülk arazide" yararlanma ve tasarruf hakkının oluşumu, devlet iradesi ile olanaklı idi.Devlet miri arazinin öşürünü, has, tımar, zeamet sahiplerine tevfiz ( para karşılığı miri arazinin ihalesi ) eder, onlar da, devlet adına arz sahibi niteliği ile üçüncü kişilere tevfiz ve intikal işlemlerini yaparlardı.Mülk arazinin tahsisi ise irade, fetva ve fermanlarla oluşurdu.
Mülk ve miri arazi üzerinde tasarruf yetkisi veren devlet iradesinin, Padişahın ( Sultanın ) iradesi ile özdeş olduğu, hakkın doğumu için gerekli iradenin Sultanın doğrudan yahut yetkili kıldığı kişilerce kullanılması gerekeceği de muhakkaktır. Öte yandan, hakkı veren iradenin, onu almakta da mutlak yetkili bulunduğu tartışmasızdır.
Osmanlı Devletinde toprak hukuku alanında ilk ve temelli düzenleme niteliğindeki Arazi Kanunnamesinin 1858 ( 1274 ) yılında yürürlüğe girmesine kadar olan dönemdeki, mülkiyet ve tasarruf haklarındaki belirsizliğin, bir anlamda vakıf hukukunu doğurduğu söylenebilir.
Vakıf, bir islam hukuku müessesesi olup, insanlar tarafından yararlanılmak üzere, bir aynı, Allah'ın mülkü hükmünde olmak şartı ile temlik ve temellükten hapis ve men eylemektir biçiminde tanımlanmış, vakıf mal Allah'ın mülkü hükmünde mütalaa edilmiştir. Bu nedenle vakıf mallar, her türlü nüfuz ve otoritenin ( bu arada tabii ki Sultanın da ) el atmasından uzak kalmış ve vakfın sürekliliği bu suretle sağlanabilmiştir.
Bu güvence ile gelişen vakıf hukuku şemsiyesi altında kurulan vakıflar, uzun süre topluma, insanlığa büyük yararlar sağlamış, olumlu hizmetler sunmuştur. Ne varki, bir yandan vakfiyelerle belirlenen, zamanın bilgili ve becerili kişileri olan "mütevellilerin" ( vakıf yöneticisi ) ölümleri, haleflerinin ise yönetimlerindeki vakıf mallarla yeterince ilgilenmemeleri, diğer yandan, yangın, deprem gibi tabii afetlerin olumsuz etkisi ile vakfedilen taşınmazlar ve üzerinde bulunan bağ, bahçe, binaların harap olması, vakfiyelerle öngörülen amaçların gerçekleşmesini imkansız hale getirmiş, bunun üzerine miri arazi hukukunun tevfiz usulü gözetilerek mukataalı ve icareteynli vakıf türleri oluşturulmuş, bu suretle vakıfların yeniden amaçları doğrultusunda faaliyetlerini sürdürmeleri düşünülmüştür.
Hukuk Genel Kurulunun 19.9.1990 gün 1990/1-333-416 ve aynı tarih 1990/1-332-415 sayılı kararlarında ifade edildiği üzere; Mukataada; vakıf taşınmaz, bina yapmak, ağaç, bağ kütüğü veya bağ çubuğu dikmek ve bunların durması karşılığında, vakfa her sene maktu bir zemin kirası ( icare-i zemin ) ödemek suretiyle kişiye kiralanmış, yapılan bina ve dikilen ağaçlar, yapanın ve dikenin ( mutasarrıfın ) malı sayılmış ve ölüm ile bunların varislerine geçeceği, mukataanın yani kira karşılığının verildiği sürece sözleşmenin bozulamayacağı, arazi üzerine yapılan muhdesatın kaldırılamayacağı kabul edilmiştir.
İcareteynde ise, kiracısından ( mutasarrıfından ) icare-i muaccele ( peşin kira ) denilen vakıf malın gerçek kıymetine yakın veya eşit bir bedel alınıp yanan harab olan bina vakıf tarafından yeniden inşaa ve tamir ettirilerek her sene icare-i muaccele ( veresiye kira ) diye isimlendirilen küçük bir bedel karşılığında süresiz olarak vakıf taşınmaz kiracıya ( mutasarrıfa ) bırakılmıştır. Bu yararlanma hakkı ise kiracının ( mutasarrıfın ) mirasçılarına geçmiştir. Peşin ve her yıl alınan icar ( kira ) usulüne de "iki, çift icare" anlamında icareteyn adı verilmiştir.
Medeni Kanunun kabulünden sonra Miri Arazi Hükümlerine, buna bağlı olarak da "rekabe" - "tasarruf hakkı" ayırımına son verilmiş; tasarruf hakkı, kuru mülkiyet hakkı "rekabe" ile birleştirilmiştir. Diğer bir söyleyişle tasarruf hakkı sahibi tam mülkiyetin maliki olmuştur. Medeni Kanunun bu hükümleri ve yeni düzenlediği vakıf ( tesis ) ile eski vakıflar arasında bir ikilem ( ikili uygulama ) meydana gelmiş, eski vakıfların günün koşullarına uydurulma zorunluluğu doğmuştur. Bu amaçla 13.12.1935 tarihinde 2762 sayılı Vakıflar Kanunu yürürlüğe konulmuştur. Söz konusu yasanın 26. maddesi ile vakfa ait taşınmaz malların icareteyn ve mukataaya bağlanması yasaklanmış, 27, 28, 29, 30. maddelerinde de özetle ( ...mukataalı toprakların ve icrateynli taşınmazların mülkiyetlerinin yirmi misli taviz karşılığında mutasarrıfına geçeceği, on yıl içerisinde taviz verilmek yoluyla icareteyn veya mukataa kayıtları terkin edilmemiş olanlarının mülkiyetinin ise on yıl sonunda kendiliğinden mutasarrıfına geçeceği, vakfın hakkının ivaza dönüşerek taşınmazın ivaz karşılığında birinci derecede ve birinci sırada ipotekli sayılacağı, ayrıca tavizler tamamen ödenmedikçe o mallar üzerindeki temliki tasarrufların tapu dairelerince tescil olunamayacağı hükümleri getirilmek suretiyle eski vakıfların tasviyesi cihetine gidilmiştir. Öngörülen 10 yıllık süre içerisinde pek çok vakfın taviz bedeli ödenip sicilleri terkin olunmayınca bu süre 13.6.1945 tarih 4755 sayılı yasa ile 13.12.1955 tarihine kadar uzatılmıştır. Madde metninden açıkça anlaşılacağı üzere aslolan ivazın peşin veya süresi içerisinde faizi ile birlikte ödenmesidir. Ancak 20 yıllık süre içerisinde ödenmemesi halinde kanun koyucu mülkiyetin mutasarrıfa kendiliğinden geçmesini kabul etmekle beraber, vakfın ivaz alacağını teminat altına alma zorunluluğunu duymuş 29. maddenin birinci fıkrasında "gayrimenkulun tamamı bu ivaz karşılığında birinci derecede ve birinci sırada ipotekli sayılır" hükmünü koymuştur.
Taviz bedeli olarak isimlendirilen, bedele dönüştürülen vakıf alacağının, icare ve mukataa bedeli olduğu tartışmasızdır. Bu bedelin de 2762 sayılı Vakıflar Kanununun 27. maddesinde, icare ve mukataa bedelinin 20 misli olduğu kararlaştırılmış iken, anılan maddede 18.4.1995 gün ve 4103 sayılı yasa ile yapılan değişiklikle, vakıf taşınmazın raiç değerinin yüzde 50'si olacağı öngörülmüş, değişikliğe karşı oluşan yoğun tepki üzerine bu oran 26.6.2001 tarih 4690 sayılı yasa ile yüzde 20'ye düşürülmüştür.
Yasada sözü edilen ve vakıf yararına getirilen teminatın, dolayısı ile taviz bedelinin niteliği tartışma konusu olmuş, yukarıda değinilen Hukuk Genel Kurulu Kararları ile vakfın ivaz alacağının MK. 839. ( önceki MK.754 ) ve takibeden maddeleri ile düzenlenen "taşınmaz yükü" ( gayrimenkul mükellefiyeti ) olduğu vurgulanmıştır.
Bu kabul ve belirlemenin, doğal ve yasal sonucu olarak da, yasanın 844. ( önceki 756 ) maddesi gereğince, mükellefiyetin tescile tabi olmadığı, yani tapu sicilinde vakıf şerhi olmasa dahi hüküm ifade edeceği, ayrıca, önceki kayıt ve belgelerde aslının vakıf taşınmaz olduğunun anlaşılması halinde, vakıf şerhinin intikal ( gitti ) kayıtlarına sonradan işaret edilmiş olsun, olmasın, yeni malikin bu mükellefiyetten, yani taviz bedelini ödemekten kurtulamayacağı, yasadan doğan bu mükellefiyet karşısında sonraki malikin iyiniyet savunmasında bulunarak MK. 1023. ( önceki 931 ) ve 713. ( önceki 638 ) maddelerinden yararlanmasına imkan olmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır.
Belirtilen nitelikte ağır hukuki sonuçlar doğuran düzenlemenin, kadastro görmemiş taşınmazlar bakımından uygulama yeri bulabileceği düşünülebilirse de, kadastroya tabi tutulan, öncesi vakıf taşınmaz olup da, bu vasfı tespit tutanaklarında yer almayan yerler bakımından, özellikle, kadastro yasalarının tasfiye yasaları olma niteliklerinin tabii sonucu olan hak düşürücü süre yönünden yapılan düzenlemeler karşısında, hüküm ifade edeceğini söyleyebilme olanağı yoktur.
Öncelikle, hak düşürücü süreye tabi olup olmayacağı tartışılan taviz bedelinin 2762 sayılı Vakıflar Yasasıyla yapılan düzenlemeler karşısında durumun belirlenmesinde yarar vardır.
Yukarda da değinildiği üzere, 2762 sayılı yasanın temel amacının icareteyn ve mukataaya bağlanan vakıfların tasfiyesi olduğu tartışmasızdır. Sözü edilen yasanın 2888 sayılı yasa ile değişik 29. maddesi aynen "... bu kanun hükümlerine göre taviz vermek yolu ile icareteyn veya mukataa kayıtları terkin edilmemiş olan gayrimenkulların mülkiyeti on yıl sonunda kendiliğinden mutasarrıfına geçer, vakfın hakkı ivaza döner. .." hükmünü taşımaktadır. Bu kesin düzenleme karşısında vakfın, vakıf taşınmaz üzerinde mülkiyete, ayna yönelik bir hakkının kalmadığı açıktır. Vakfın hakkı ivaza, paraya dönüşmüştür. Para alacağından ibaret olan bir kişisel hakka kamusal nitelik vermek suretiyle, kamu malları ile özdeşleştirmek ve hak düşürücü süre dışında tutmak olanaksızdır.
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 26.5.1935 gün ve 78/6 sayılı kararında da vakıf malların devlet malı olmadığı vurgulanmıştır. Öte yandan, yine Vakıflar Kanunun 8. maddesi ile doğrudan hayrattan olan vakıf mallar hakkında kazandırıcı zaman aşımı işlemez denmesine karşın, aynı yasanın 41. maddesi, hayratlar dışındaki vakıf malların zilyetlikle edinilebileceği hükmünü getirmiş bulunmaktadır. Daha sonra yasa koyucu, 13.7.1967 tarih 903 Sayılı Yasa ile 17.2.1926 tarih 743 sayılı Türk Medeni Kanununun 81/B maddesini ekleyerek vakıf malların zilyetlikle mülk edinme yolunu kapatmış, halen meri olan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunun 17. maddesi ile aynı hüküm tekrarlanmıştır. Sonradan önlense bile zilyetlikle edinilebileceği yasa ile ifade ve kabul edilen bir taşınmaza kamu malı vasfı verilmesi, bunların 3402 sayılı Kadastro Yasasının 16. maddesinde sayılan taşınmazlarla bir tutulması doğru görülemez.
Diğer taraftan, taviz bedelinin aslını oluşturan, icarei müeccele ve icarei mukataanın, zaman aşımına uğrayıp uğramayacağı, uğrayacağı kabul edilirse zaman aşımı süresinin ne olması gerekeceği konusunda Daireler arasında beliren görüş aykırılığı Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nun 3.4.1940 tarih 1939/12-1940/65 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına konu olmuş Büyük Kurul söz konusu kararıyla, "Mukataa ve icareteynli vakıf taşınmaz malların mukataa ve icarei müeccelsinde beş yıllık zaman aşımı uygulanır" sonucuna varmıştır.
3402 Sayılı Kadastro Kanunun 12/3. maddesi "Bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz"... hükmünü taşımaktadır. Yasa hükmü genel niteliktedir. Vakıf taşınmazlar ve bunlardan kaynaklanan haklar yönünden bir ayrıcalık getirmemiştir. Yorum yoluyla istisna getirmek mümkün değildir. Taviz bedelinden ibaret alacak hakkı veren vakıf şerhi de, niteliği ne olursa olsun, tutanaklarda belirtilmesi gereken bir haktır. Belirtilmemişse tespitin, dolayısı ile tutanağın kesinleşmesinden itibaren yasada öngörülen 10 yıllık süre geçmişse, artık hakkın düştüğü kabul edilmelidir.
Bilindiği üzere, gayrimenkul mükellefiyeti " Taşınmaz yükü " sınırlı ayni haktır. Mutlak aynı hak olan mülkiyeti ortadan kaldıran hak düşürücü sürenin, sınırlı ayni hakkı ortadan kaldırmayacağı da düşünülemez.
Somut olayda, dava konusu taşınmaz 07.10.1940 tarihinde kadastroya tabi tutulmuş kadastro tutanağı şerhsiz olarak 07.10.1940 tarihinde kesinleşmiştir. Davacı vakıf şerhinin tapulamadan önceki ilk tedavül kayıtlarında bulunduğu iddiasıyla, vakıf şerhinin tapu siciline işlenmesi için davasını 27.06.2001 tarihinde açmıştır. 3402 sayılı Yasa ile öngörülen 10 yıllık hak düşürücü süre geçtiğine göre, vakıf şerhinin sicile yazılması isteğinin yerel mahkemece reddedilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Bu nedenle direnme kararı usul ve yasaya uygun olup, onanmalıdır.
Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 18.11.2003 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy