(818 S. K. m. 105, 355) (4721 S. K. m. 6)
Dava : Taraflar arasındaki "munzam zarar" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kadıköy Asliye1. Ticaret Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 26.06.2001 gün ve 1999/1136-2001/809 sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 18.04.2002 gün ve 2001/5260-2002/1930 sayılı ilamı ile; ( "Taraflar arasındaki uyuşmazlık eser sözleşmesi ilişkisinden kaynaklanmıştır. Davada, BK.nun 105. maddesine dayanılarak faizle karşılanmayan munzam zarar alacağı istenmektedir. Mahkemece, hükme dayanak yapılan bilirkişi raporunda davacının ayrıca zararını ispat etmesi gerekmediği zira, yaşanan hayatın gerçekleri karşısında bu zararın kendiliğinden ortaya çıktığı nedenleriyle yıllık enflasyon artış oranı gözetilerek zarar hesabı yapılmış ve bunun sonucu bulunan miktar hüküm altına alınmıştır. Oysa, BK.nun 105. maddesi hükmünce faizle karşılanmayan zararın hüküm altına alınabilmesi için varlığı iddia edilen bu zararı ve miktarını MK. 6. maddesi uyarınca iddia eden tarafın kanıtlaması gerekir. Dairemizin yerleşik uygulamasına göre de bu ispat ancak somut şekilde, örneğin; para alacağının geç ödenmesi nedeniyle bankadan kredi kullanılıp faiz ve komisyon ödenmesi, bu alacağın geç alınmasından yoğun icra takiplerine uğranılması ya da bu gecikmeden ötürü sabit bir değerin elden çıkarılması gibi yapılabilir. Şayet temerrüt faizini aşan zarar somut olarak kanıtlanmamışsa iddia başka bir yolla ispat edilmiş kabul edilemez. Bundan dolayı davacı zararını bazı varsayımlarla gerçek kabul eden bilirkişi görüşü ve bunu benimseyen mahkeme kararı yasa hükmüne uygun düşmemiştir. Davacı, zararın varlığını az yukarıda belirtilen örneklerde sayıldığı gibi somut şekilde ortaya koyarak kanıtlayamadığından davanın reddi yerine zararı varsayımlarla bulan bilirkişi raporu ile bağlı kalınarak istemin yazılı şekilde kabulü bozmayı gerektirir..." ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Davacı vekili; müvekkilinin Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Üsküdar Validebağ Öğretmenler Hastanesinin bir kısım odalarını tefriş işini üstlendiğini, 27.7.1993 tarihinde edimlerini tamamlayarak teslim ettiği halde davalı Milli Eğitim Bakanlığının sözü edilen bu tefriş bedelini ödemediğini, bunun için davalı aleyhine açtığı davada alacağına hükmedilip, kesinleşen alacak için Kadıköy 5. İcra Müdürlüğünün 1996/141 sayılı dosyası ile takibe girişildiğini, ancak hüküm altına alınan alacağın bugüne kadar ödenmediğini, davalı kararın kesinleştiği tarihte bu bedeli ödemiş olsa idi müvekkilinin para alacağı ile elde edeceği kazanımlarının işlemekte olan %50 temerrüt faizinden daha fazla olacağını belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 5.000.000.000.-TL munzam zarar tazminatının eşyanın teslim edildiği 29.7.1993 tarihinden veya önceki davanın açıldığı 19.7.1996 tarihinden itibaren reeskont faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili; dava konusunun daha önce Kadıköy 2. Asliye Ticaret mahkemesinde karara bağlandığını, şimdi bu karar yokmuş gibi eşyanın ilk teslim edildiği veya davanın açıldığı tarihten itibaren terditli dava ile tazminat talep edilemeyeceğini, ayrıca ortada kesin mahkeme hükmü bulunduğunu, munzam zarar adı altında dava açılamayacağını, konu ile ilgili olarak müvekkili idarenin üzerine düşeni yaptığını ve icra dosyasına 22.12.1999 tarihinde ödeme yaptığını, davacının alacağının faizleri ile birlikte kendisine ödendiğini belirterek davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuş, ayrıca duruşmada da ilk celse husumet itirazları olduğunu, ödemeleri yapacak olanın Maliye Bakanlığı olduğunu, Milli Eğitim Bakanlığının hasım gösterilerek açılan davanın reddi gerektiğini, ifade etmiştir. Mahkeme; "...Yargıtay 13 HD ve Hukuk Genel Kurulunun görüşleri karara dayanak alınarak davacının alacağının tazminat alacağı niteliğinde olduğu, ülke koşulları gözetildiğinde enflasyon karşısında paranın değer kaybı olgusunun ispatının ayrıca gerekmediği ve davacının davalıdan munzam zarar tazminatı isteme hakkının bulunduğu kabul edilerek ve dosya kapsamı ile bilirkişi raporuna esas alınarak yapılan hesaplamalara göre karar verilmiştir." Gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 4.044.006.673 TL munzam zarar karşılığı alacağın dava tarihi olan 25.11.1999 tarihinden itibaren 29.12.1999'a kadar yıllık %80, 30.12.1999 dan sonra da %70 ve daha sonraki değişecek oranlarda dikkate alınarak avans işlemlerine ilişkin banka reeskont faizi üzerinden hesaplanacak faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, aşan davacı isteminin reddine, bakiye 173.376.360 TL harcın davalıdan alınmasına karar vermiştir.
Davacı ve davalı vekillerinin temyizi üzerine Yüksek Özel Daire; "...BK.nun 105. maddesi hükmünce faizle karşılanmayan zararın hüküm altına alınabilmesi için varlığı iddia edilen bu zararı ve miktarını MK. 6. maddesi uyarınca iddia eden tarafın kanıtlaması gerekir. Dairemizin yerleşik uygulamasına göre de bu ispat ancak somut şekilde, örneğin; para alacağının geç ödenmesi nedeniyle bankadan kredi kullanılıp faiz ve komisyon ödenmesi, bu alacağın geç alınmasından yoğun icra takiplerine uğranılması ya da bu gecikmeden ötürü sabit bir değerin elden çıkarılması... gibi yapılabilir. Şayet temerrüt faizini aşan zarar somut olarak kanıtlanmamışsa iddia başka bir yolla ispat edilmiş kabul edilemez. Bundan dolayı davacı zararını bazı varsayımlarla gerçek kabul eden bilirkişi görüşü ve bunu benimseyen mahkeme kararı yasa hükmüne uygun düşmemiştir. Davacı, zararın varlığını az yukarıda belirtilen örneklerde sayıldığı gibi somut şekilde ortaya koyarak kanıtlayamadığından davanın reddi yerine zararı varsayımlarla bulan bilirkişi raporu ile bağlı kalınarak istemin yazılı şekilde kabulü bozmayı gerektirir." Gerekçesiyle hükmün temyiz eden davalı yararına bozulmasına, karar vermiştir.
Mahkemece önceki kararda direnilmiş, hükmü davalı vekili temyiz etmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; munzam zarar alacaklısının zararın varlığını ayrıca ispatı gerekip gerekmediği noktasında olup, görüşmeler sırasında dava şartlarının varlığının öncelikle incelenmesi gerektiği hususu ileri sürülmüş, tartışılmış ve uyuşmazlık bu noktada toplanmıştır.
Bir davada öne sürülen maddi olgulara uygulanacak yasa maddelerini bulmak ve uygulamak ve davanın hukuki nitelendirilmesini belirlemek hakimin doğrudan görevidir ( HUMK. Md.76 ).
Dava hukuksal nitelikçe BK.nun 105. maddesine dayalı faizle karşılanmayan munzam zarar alacağı istemine ilişkindir.
Anılan yasa maddesine göre "alacaklının duçar olduğu zarar geçmiş günler faizinden fazla olduğu surette, borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bu zararı dahi tazmin ile mükelleftir".
Munzam zarar sorumluluğu kusura dayanan temerrüdün hukuki bir sonucudur ve borçlunun zararının faizi aşan bölümüdür.
Borçlu para borcunu vadesinde ödemediğinde ( temerrüdü oluştuğunda ) sözleşme veya yasada belirlenen "gecikme faizi" ödeme yükümü altına girer. Bu durumda BK. 103 uyarınca alacaklının mutlak ve tartışmasız bir zarara uğradığı kabul edilmektedir. O nedenle alacaklıya, uğradığı zararı ispat yükümü verilmeksizin, en önemlisi borçlunun, kusuru olup olmadığı araştırılmaksızın yasa gereği kabul edilen zararı giderme hakkı tanınmıştır.
Bunun dışında, alacaklının uğradığı zarar temerrüt faizinin üstünde gerçekleşmiş olması durumlarında ise davada uygulanması gereken BK. 105. maddesi gündeme gelir.
Öncelikle, "munzam zarar"ın hukuki tanımı ve kapsamı üzerinde durulmasında yarar vardır.
Munzam zarar borçlu temerrüde düşmeden borcunu ödemiş olsaydı, alacaklının malvarlığının kazanacağı durum ile temerrüt sonucunda ortaya çıkan ve oluşan durum arasındaki farktır. Diğer bir anlatımla, temerrüt faizini aşan ve kusur sorumluluğu kurallarına bağlı bir zarar şeklinde de tanımlanabilir.
BK. 105. maddesi, kaynağı ne olursa olsun, temerrüt faizi yürütülebilir nitelikte olmak koşuluyla bütün para borçlarında uygulanma olanağına sahiptir. Borcun dayanağı haksız fiil, sözleşme, nedensiz zenginleşme, kanun, vekaletsiz iş görme olabilir.
Bu bağlamda hemen belirtelim ki, munzam zarar borcunun hukuki sebebi, asıl alacağın temerrüde uğraması ile oluşan hukuka aykırılıktır.
O nedenle, borçlunun munzam zararı tazmin yükümlülüğü ( BK.md.105. maddesi ), asıl borç ve temerrüt faizi yükümlülüğünden tamamen farklı, temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar zaman içinde artarak devam eden, asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur. Munzam zarar bu hukuki niteliği ve karakteri itibariyle, asıl alacak ve faizleri yönünden icra takibinde bulunulması veya dava açılmasıyla sona ermeyeceği gibi, icra takibi veya dava açılması sırasında asıl alacak ve temerrüt faizi yanında talep edilmemiş olması halinde dahi ( BK. md.105/2. maddesi ) takip veya davanın konusuna dahil bir borç olarak da kabul edilemez. Hal böyle olunca, asıl alacağın faizi ile birlikte tahsiline yönelik icra takibinde veya davada munzam zarar hakkının saklı tutulduğunu gösteren bir ihtirazi kayıt dermeyanına da gerek bulunmamaktadır. Ayrı bir dava ile on yıllık zamanaşımı süresi içinde her zaman istenmesi mümkündür.
Diğer taraftan, Munzam zarar sorumluluğu, kusur sorumluluğuna dayanır. BK. 105. maddesi kusur karinesini benimsemiştir. Munzam zarardan kaynaklanan tazminat borcunun doğması için aranan kusur borçlunun temerrüde düşmekteki kusurudur. Farklı bir anlatımla, burada zararın doğmasına yol açan bir kusur ilişkisi aranmaz ve tartışılmaz. Sorumluluk için borçlunun temerrüde düşmekteki kusurunun varlığı asıldır. Borçlu ancak temerrüdündeki kusursuzluğunu kanıtlama koşuluyla sorumluluktan kurtulabilir.
Munzam zarar kavramının yukarıda ifade edilen hukuki nitelendirmesi ve değerlendirmesi ışığında somut olay incelendiğinde;
Taraflar arasındaki temel uyuşmazlık eser sözleşmesi ilişkisinden kaynaklanmıştır. Davacı yüklenici davalı iş sahibi Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Üsküdar Validebağ Öğretmenler Hastanesinin bir kısım odalarının tefrişi işini üstlenmiş ve tarafların kabulünde olduğu gibi 29.07.1993 tarihinde teslimi gerçekleştirmiştir. İdarece İhale Devlet İhale Yasası hükümlerine aykırı gerçekleştirildiği gerekçesiyle işin bedeli ödenmemiş , davacı tarafın gerek idareye gerek diğer ilgili makamlara başvuruları sonuçsuz kalınca yüklenici iş bedelinin tahsili için ilk olarak 19.07.1996 tarihinde dava açmış, talebi kısmen kabul edilerek hükmedilen miktarı da 13.01.1998 tarihinde takibe koymuş, kararın 23.06.1998 tarihinde kesinleşmesinden sonra icra takibi sürerken munzam zarar alacağına yönelik eldeki davayı 25.11.1999 tarihinde açmış, bu dava sürerken hükme dayalı alacağını 06.01.2000 tarihinde tahsil etmiştir. Kısacası davacı yanca, eldeki dava icra takibinin devamı sırasında henüz ana para ve faizi tahsil olunmadan, ana para ve faiz alacağı netleşmeden ve aşkın bir zararın varlığı oluşmadan munzam zarar alacağı talep edilmiştir.
Özetle davacı yanca, eldeki dava icra takibinin devamı sırasında henüz ana para ve faizi tahsil olunmadan munzam zarar alacağı talep edilmiştir.
Borçlar Kanununun 105/2. maddesi uyarınca hakim esasa ilişkin bir karar verirken, karar tarihine kadar gerçekleşmiş olan munzam zararın dahi tahsiline hükmedebilir denilmiş ve böylece munzam zararın istenebilmesi için asıl alacağın ve faizinin tahsil edilmiş olmasının zorunlu bulunmadığı şeklinde bir düzenleme yapıldığı düşünülebilinir ise de, bu düşüncenin munzam zararın tazmin ilkesine aykırı olduğu açıktır. Bilindiği gibi kişinin zararı temerrüt faizi üzerinde olabilir. Borçlar Kanununun 105. maddesi uyarınca aşkın zararın istenebilmesi için alacaklının temerrüt faizi ile karşılanamayan aşkın bir zararının gerçekleşmesi, bu aşkın zarar ile borçlunun temerrüdü arasında uygun illiyet bağının bulunması en önemlisi borçlunun kusursuzluğunu kanıtlayamamış olması gerekir. Asıl alacak davasında, asıl alacağın ve faizinin tahsil edilmesi ve davacının gerçek zararının netleşmesi, buna rağmen karşılanmamış aşkın bir zarar var ise buna hükmedilmesi gerekir. Nitekim madde de açıkça "Derhal Takdir Olunabilecek" zarardan söz edildiğine ve davacının asıl alacak ve faizine ilişkin zararı netleşmeden munzam zarar davasının açıldığı durumlarda Borçlar Kanununun 105. maddesinde yazılı derhal takdir olunabilme şartları oluşmadığından bu gerekçe ile davanın reddi gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup, direnme kararının bu gerekçelerle bozulması gerekir.
Sonuç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, 7.5.2003 gününde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy