(1086 S. K. m. 381, 388, 389) (2709 S. K. m. 141)
Dava: Taraflar arasındaki "hizmet tespiti" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kartal 1. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 25.12.2001 gün ve 8-760 sayılı kararın incelenmesi davalılardan SSK Başkanlığı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 13.5.2002 gün ve 3088-4360 sayılı ilamı ile, bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Dava, hizmet tespiti istemine ilişkindir.
Mahkemece "davanın kısmen kabulüne, davacının davalı işyerinde 20.11.1990 tarihinden beri devamlı çalıştığı ve halen çalışmasını sürdürdüğü, bu çalışmalarının kuruma bazı dönemlerde eksik bildirildiği anlaşıldığından 1990/3 dönemde noksan bildirilen 14 gün,1991/1 dönemde bildirilmeyen 120 gün, 1991/2 döneminde noksan bildirilen 60 gün, 1991/3 dönemde bildirilmeyen 119 gün, 2000/2 dönemde noksan bildirilen 96 gün, 2000/3 döneminde bildirilmeyen 110 gün süreyle ve belirtilen ücretlerle, bildirilmeyen dönemlerde asgari ücretle hizmet akdi ile çalıştığının 506 sayılı yasanın 79. maddesine göre tespitine" ilişkin önceki kararda direnilmiştir.
Ne var ki direnme kararı verilirken aslaolan kısa kararda direnilen ilk karardaki başlangıç tarihi olan "20.11.1990" yerine "20.10.1990 tarihinden" hükmüne de yer verilmiş, gerekçeli kararda ise yine ilk karardaki gibi "20.11.1990" tarihi belirtilmiştir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki; yerel mahkemece verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin kısa karar, bir davayı sona erdiren ( Niha-i ) temyizi mümkün olan son kararlardandır. Bu kararla mahkeme davadan elini çeker ve davayı sona erdirmiş olur. Bu aşamada yapılması zorunlu iş, gerekçeli kararı kısa karar doğrultusunda ve yasal gerekçeleriyle birlikte mahkemenin yazmasından ibarettir. Artık bu karardan dönme ( Rücu ) olanaklı olmadığı gibi, kararın asli unsurlarından olan gerekçenin de hüküm fıkrasında uygun biçimde kararda yer alması gerekir ( Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 1991/7 E; ve 1992/4 K. sayılı ve 10.4.1992 günlü kararı ). Esasen ilamın tefhim edilen karara uygun yazılması ve gerekçe taşıması Kamu düzeni ile doğrudan ilgili temel kurallardan olup, bu kurala Yasa koyucu H.U.M.K.Md. 381. ve 388. maddeleriyle varlık kazandırmıştır.
Gerçekten de, H.U.M.K.nun 381. ve 388. maddeleri kamu düzeni amacıyla konulmuş, emredici hükümlerdendir Bu maddeler hükmünce kararların alenen tefhim edilmesi gerekir. Yine Anayasamızın "Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması" başlıklı 141. maddesinin 3. fıkrasında ; "Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır." Hükmüne yer verilmiştir.
Mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 388. maddesinde belirtilmiştir. Hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait her hangi bir söz tekrar edilmeksizin isteklerin her biri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların mümkünse sıra numarası altında birer birer açık şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir.
Aynı kural HUMK.nun 389. maddesinde de tekrarlanmıştır. Keza HUMK.nun 381. maddesi ( kararın tefhimi en az 388. maddede belirtilen hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçilerek okunması suretiyle olur ). Bu biçim yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir. Aksi hal, yeni tereddüt ve ihtilaflar yaratır. Hatta giderek denebilir ki, dava içinden davalar doğar, Hükmün hedefine ulaşılmasını engeller, Kamu düzeni ve barışı oluşturulamaz. Ayrıca bozma kararı ile ilk hüküm hayatiyetini yitirdiğinden ona atıf suretiyle hüküm tesisinin yukarıda açıklanan kurallara uygun düşmeyeceği de aşikardır.
Davanın reddine veya kabulüne dair karar tefhim edildikten sonra bundan dönülerek yeni ve bundan farklı bir hüküm kurulamayacağı gibi, gerekçeli karar da kısa kararla çelişik olamaz. Aksinin kabulü mahkemelere güveni sarsacağı gibi Anayasa ve yasalarda yer alan açık kurallara aykırılık oluşturur.
Diğer taraftan, mahkemece bozma ilamına direnilmekle bir taraf yararına usulü kazanılmış hak doğacağından direnmeye konu ilk karar dışına çıkarak karar vermenin usuli kazanılmış hakkın ihlali anlamına geleceği de unutulmamalıdır.
O itibarla mahkemece HUMK.nun 381, 388. ve 389 maddelerinin açık hükmü gözetilmeksizin yazılı biçimde karar verilmesi doğru değildir. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.
Sonuç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının iadesine, 30.4.2003 gününde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy