(1086 S. K. m. 381, 382, 388, 389)
Dava: Taraflar arasındaki kira tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Eskişehir Sulh 1. Hukuk Mahkemesince kısmen kabulüne davanın dair verilen 03.10.2002 gün ve 2002/98-1236 sayılı kararın incelenmesi Davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 02.12.2002 gün ve 2002/13936-14201 sayılı ilamıyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN: Davacı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 26/2/1985 gün ve 3156 sayılı yasayla değişik 381. maddesi: Mahkeme, hazır olan tarafın iddia ve savunmalarını dinledikten sonra yargılamanın sona erdiğini bildirerek kararını tefhim eder. Kararın tefhimi, en az 388 inci maddede belirtilen hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle olur. Zorunlu nedenlerle yalnız hüküm sonucunun tefhim edildiği hallerde, gerekçeli kararın tefhim tarihinden başlayarak on beş gün içinde yazılması gerekir. Hükmünü amirdir. Aynı Kanunun 382. maddesinde ise; Karar hafiyyen müzakere ve ittihaz olunur ve alenen tefhim edilir. denilmektedir.
Mahkeme kararlarının hangi hususları kapsayacağı ve hüküm sonucunun şeklinin nasıl olacağı ise aynı Kanunun 26/2/1985 gün ve 3156 sayılı yasayla değişik 388. maddesinde belirtilmiştir. Maddede aynen; Karar aşağıdaki hususları kapsar:
1. Kararı veren mahkeme ile hakim veya hakimlerin ve tutanak katibinin ad ve soyadları ve sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa kararın hangi sıfatla verildiği,
2. Tarafların ve davaya katılanların kimlikleri ile varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adresleri,
3. İki tarafın iddia ve savunmalarının özeti, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar, ihtilaflı konular hakkında toplanan deliller, delillerin tartışması ret ve üstün tutma sebepleri, sabit görülen vakıalarda bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebep,
4. Hüküm sonucu ile varsa kanun yolları,
5. Kararın verildiği tarih ve hakim veya hakimlerin ve tutanak katibinin imzaları,
Hüküm sonucu kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, istek sonuçlarından her biri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, mümkünse sıra numarası altında birer birer, açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir. İfadelerine yer verilmiştir.
Aynı Kanunun 389. maddesinde ise; Verilen karar ile iki tarafa tahmil ve bahşedilen vazife ve haklar şüphe ve tereddüdü mucip olmıyacak surette gayet sarih ve açık yazılmalıdır. Hükmü yer almaktadır.
Açıklanan hükümlerle getirilen bu biçim koşulları yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir. Eş söyleyişle, kanunun amacı hükmün açıklığı ve anlaşılırlığı kadar infaz kabiliyetini de sağlamaktır. Aksi hal, yeni tereddüt ve ihtilaflar yaratır. Hatta giderek denebilir ki, dava içinden davalar doğar. Hükmün hedefine ulaşmasını engeller, Kamu düzeni ve barışı oluşturulamaz. Görülmektedir ki, uyuşmazlıkların çözümünde yargıya düşen en önemli görevlerden birisi de açık ve net çözümler bulmak, anlaşılabilir, tutarlı kararlarla kamu düzen ve barışını sağlanmasına hizmet etmek olmalıdır. Tarafların çözüm aramak için geldikleri yargısal makamların açık ve net hükümlerle üzerine düşen görevleri yerine getirmesi gerekir. 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile getirilen ve yukarıda açıklanan yasal düzenlemelerin nihai amacı da budur.
Nitekim anılan maddeler, yukarıda değinilen biçimde, 3156 sayılı Yasa ile değiştirilirken, değişikliği öngören Hükümet gerekçesinde, yürürlükteki yasada, kararın gerekçesiyle birlikte tefhimi öngörülmüş ise de, uygulamada buna uyulmadığına, bu bakımdan en azından hüküm sonucunun duruşma tutanağına yazılarak tefhimi yoluyla maddeye işlerlik kazandırılmasına; 388. maddenin son fıkrası ile de hüküm sonucu kısmının neyi ifade ettiği açıklanmak suretiyle, hükmün gerekçesiyle birlikte açıklanmaması halinde, tefhim konusu olacak hususların neler olduğunun tereddüde yer vermeyecek biçimde açıklanmasına, çalışıldığı belirtilmiştir. Yasa koyucunun esasen daha önce 389. maddede var olan aynı nitelikteki daha genel bir hükmü, açıklayarak ve genişleterek özellikle yinelemesi, benzer hükmü de olduğu gibi bırakması, Hükümet gerekçesinde de ifade edildiği gibi, tefhim edilen kararın mutlaka ve gerekçeli karardaki biçimiyle, tefhim anında eksiksiz olarak tutanaklara geçirilmesine özen gösterilmesini zorunlu göstermesinden kaynaklanmaktadır. Anılan Yasanın şifahi usule tabi işlere ilişkin 489. maddesinde de paralel bir düzenleme yapması, bu özenin bir ifadesidir.
Bu itibarla ve 3156 sayılı Yasa ile yapılan bu değişiklik sebebiyle, artık, gerekçeli kararın kalemden alınması veya ekli kararın tefhim kılındığının belirtilmesi biçiminde karar tefhimi söz konusu olmadığı gibi, hükmün sonuç kısmının özetlenerek açıklanmasına; karar ile taraflara yükletilen borç ve tanınan hakların bir kesiminin belirtilmemiş bulunmasına; bunun yanında, tefhim edilen karara sonradan eklentiler yapılmasına ya da gerekçedeki ifadelerin tekrarı suretiyle hüküm sonucu gösterilmeden karar oluşturulmasına yasal olanak kalmamıştır.
Sonuç olarak; mahkemece verilen kısa kararın hüküm sonucunu içermesi, hüküm sonucunda ise gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, istek sonuçlarından her biri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, mümkünse sıra numarası altında birer birer, açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi, yasanın açıkça aradığı hususlardır. Bu kadar açık düzenlemeye karşın hüküm sonucunu içermeyen, gerekçe ve hüküm sonuçlarına ayrı ayrı yer vermeyen mahkeme kararlarının usul ve yasaya aykırılığı yanında, infazında da tereddüde düşüleceğinde hiç kuşku yoktur.
Diğer önemli bir husus da tutarlılıktır. Aslolan kısa karar ile buna uygun yazılması gereken gerekçeli kararın çelişik hükümler içermemesi gerekir. Gerek Anayasanın koymuş olduğu yargılamanın açıklığı kuralı, gerekse 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 382. maddesi hükmü gereği olarak verilen kararlar alenen tefhim edilmelidir. O halde, zorunlu nedenlerle yalnız hüküm sonucunun tefhim edildiği hallerde sonradan yazılacak gerekçeli karar ile tefhim olunan hüküm sonucunun başka başka mahiyette olmaları aleniyet kuralına aykırı düşer ki, bu da mahkemelere olan güveni sarsar.
Mahkemece verilen karar yasanın açıkladığı anlamda hükmün unsurlarını taşımadığı gibi, hüküm sonucu da açıklanmadığından ve gerekçeli kararla da çelişkili olduğundan usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.
Gerçekten, kısa kararda kira bedelinin 01.11.2001 tarihinden itibaren 402.564.102 TL olarak tespitine karar verilmişken, sonra bundan dönülerek gerekçeli kararda başlangıç tarihi de belirtilmeden okunaklı olmayan 341.600.000 TL (311.600.000 TL de anlaşılabilecek şekildedir.) artış öngören bir ilamın varlığı düşünülemez. Diğer bir deyimle, ilamın tefhim edilen karara uygun olarak düzenlenmesi zorunludur. Yargıtay'ın yerleşmiş uygulaması bu doğrultudadır. O halde aslolan son oturumda taraf vekillerinin yüzlerine karşı tefhim olunan kısa karar olduğuna göre buna uygun gerekçeli karar yazılıp taraflara tebliğ edilmesi gerektiğinden temyiz olunan gerekçeli karar bu nedenle bozulmalıdır.
O itibarla mahkemece HUMK. nun 388. maddesinin açık hükmü gözetilmeksizin yazılı biçimde hüküm sonucu da içermeyen çelişkili karar verilmesi doğru değildir. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.
Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK. nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının iadesine, 09.07.2003 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy