(818 S. K. m. 355)
Dava: Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye 9. Ticaret Mahkemesince davanın reddine dair verilen 26.04.2001 gün ve 1999/1116-2001/450 sayılı kararın incelenmesi davacı TRT vekili tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 25.06.2002 gün ve 2500-3455 sayılı ilamı ile;
(..1-) Davalı hakkında açılan ve Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davada, davacı Kurum alacak miktarını da belirterek 25.2.1998 tarihinde davaya katılmıştır. Mahkemece verilen 16.12.1998 günlü kararda müdahil İdarenin şahsi haklarının saklı tutulmasına hükmedilmiş bu karar Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 29.4.1999 gün, 2511/2507 sayılı kararı ile değişik gerekçe ile isabetli görülmüş, davalı hakkındaki ceza davası ortadan kaldırılmış ve bu tarihte kesinleşmiştir. Eldeki dava hukuk mahkemesinde 15.12.1999 tarihinde, yani ceza mahkemesi kararının kesinleşmesinden itibaren bir yıl içerisinde açılmıştır. Ceza davasında zamanaşımı dolmadan şahsi hak miktarı da gösterilerek davada müdahil sıfatı alınmış ve hukuk mahkemesindeki dava da ceza davasının ortadan kaldırılmasından itibaren bir yıl içinde açılmış olmasına göre davalının zamanaşımı varlığına dayanan temyiz itirazları yerinde değildir.
2-) İşle ilgili ve davalının yargılandığı Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 1997/290 Esasında kayıtlı davada dinlenen bilirkişilerden alınan raporda sanığa isnat edilen dolandırıcılık işlem ve olaylarından bir kısmının varit olduğu ve devlet zararına yol açıldığı görüşüne yer verilmiştir. Bu raporun 8. sayfasında ise giderlerin gerçekten 32. Gün programına ait olup-olmadığı hususunun tespitinin kendi uzmanlık alanları dışında kaldığı belirtilmiştir. Öte yandan kamu kuruluşu olan TRT tarafından eldeki dava, ihbar üzerine yapılan müfettiş soruşturması sonucu alınan rapora dayandırılmıştır. Davalının işlem ve eylemlerinin dolandırıcılık suçunu teşkil ettiği Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 23.6.1977 gün ve 1977/6226-6984 sayılı kararıyla saptanmıştır. Suç teşkil eden eylem nedeniyle doğan zarara dayalı kamu alacağından feragati içeren ibra işleminin yasal prosedüre ne derece uyularak yapıldığı ortaya çıkarılmış değildir. Kaldı ki sadece 32. Gün programı için yapılan sözleşmedeki bu ibranın Kıbrıs Belgeseli ve Mozaik programlarına dair sözleşme hükümlerinin ihlal edilmesiyle doğan zararları kapsadığı da söylenemez. Bu belgenin tanziminden sonra vaki ihbarlara dayanılarak yapılan soruşturma sonucu müfettişlerce düzenlenen rapor münderecatı da mahkemece irdelenmemiştir.
Sayılan hususlar üzerinde durulmadan noksan araştırmayla, soyut protokolün varlığına bakılarak işin niteliği ve önemi ile uyumlu bilirkişi kurulunca inceleme yapılıp, alınacak raporla ortaya çıkacak hale göre değerlendirme yapılmadan sonuca gidilmesi isabetli olmadığından temyiz edilen kararın davacı yararına bozulması gerekir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Sayılan hususlar üzerinde durulmadan noksan araştırmayla, soyut protokolün varlığına bakılarak işin niteliği ve önemi ile uyumlu bilirkişi kurulunca inceleme yapılıp, alınacak raporla ortaya çıkacak hale göre değerlendirme yapılmadan sonuca gidilmesi isabetli olmadığından temyiz edilen kararın davacı yararına bozulması gerekir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu Kararı
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Dava, eser sözleşmelerinden kaynaklanan alacak istemine ilişkindir.
Davacı Kurum vekili dava dilekçesinde; davalı ile aralarında uzun yıllar boyunca üç ayrı program yapımı konusunda sözleşme yaptıklarını, bunlardan ilk yapılanın haber program olması nedeniyle bütçesinin kısıtlanmadığını, sonradan yapılan iki sözleşmede ise nitelikleri gereği harcama sınırlarının belirlendiğini, davalının bütçesi kısıtlı diğer iki programla ilgili olarak naylon faturalara dayalı alacağını sanki ilk programa ait gibi göstererek davacı kurumdan aldığını, müvekkili ile davalı arasında ilk programın hesaplarına yönelik ibraname düzenlediklerini, ancak bu ibranamenin diğer iki program giderlerini kapsamadığını, ifadeyle, davalının haksız ve fazladan tahsil ettiği anlaşılan ve bu ibraname dışında kalan 238.799 ABD Doları, 105.766 İngiliz Sterlini, 250.380 Belçika Frangı ve 1.281 Rublenin tahsil tarihindeki kur üzerinden ödendikleri tarihten itibaren döviz faizi ile birlikte tahsiline, karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili; programların hazırlanıp Kuruma teslim edildiği ve yayınlandığını, müvekkilinin sözleşme gereği her programa ait sözleşmedeki ücret dışındaki bir parayı tahsil etmediğini, uyuşmazlığın haksız ödeme yapıldığı noktasında toplandığını, oysa tarafların 23.01.1992 tarihinde düzenledikleri protokolle ibralaştıklarını, Ankara Asliye 1. Ticaret Mahkemesine davacı kurumun Karacan aleyhine açtığı davanın da bu ibra nedeniyle redle sonuçlanıp, onanarak kesinleştiğini, 18.03.1996 tarihinde kesinleşen bu kararın yanı sıra Ankara Asliye 17. Ceza Mahkemesince de ibranameye atıfla davacının uğradığını ileri sürdüğü zararın daha önce karşılanmış olması itibariyle bu hususta hüküm kurulmasına yer olmadığına karar verildiğini, ifadeyle, 32. Gün programı harcamaları için 23.01.1992 tarihli protokolün 4. maddesi gereğince tarafların birbirlerini gayrıkabili rücu olmak üzere ibra etmeleri nedeniyle davanın reddini istemiştir.
Yerel mahkeme Dava; gerçeğe uymayan faturalar nedeniyle haksız eylem sonucu uğranılan zararın tazminine ilişkindir. Harcamalara ilişkin uyuşmazlık doğması üzerine taraflar 23.01.1992 tarihli Protokolü düzenlemişlerdir. Protokolle davacı kurum ile dava dışı şirket ve davalının kurumda bulunan; protokol anına kadar yapılmış olan programlardan kaynaklanan alacağı ile takas ve mahsup edilmiş, 32 Gün programı dolayısıyla birbirlerine karşı herhangi bir mütalebede bulunmayacakları ve birbirlerini kesin ve kabil-i rücu olmamak üzere ibra ettikleri; TRTnin bu uyuşmazlıktan dolayı başkaca herhangi bir zarar ve ziyanının kalmadığı kabul edilmiş; Kıbrıs Belgeseli ve Mozaik Programlarına ilişkin sözleşmelerde sınırlandırılmış ücret tahakkuk ettirildiği fazla fatura ödemesi yapılmadığı, bu programlara ilişkin faturaların 32. Gün programına dahil edildiği iddiadan da anlaşılacağı gibi, daha önceden yukarıda bahsedilen Ankara 1. Ticaret Mahkemesinin konusunu da teşkil eden merkezi Londra'da bulunan firmalara ilişkin naylon, yanıltıcı belge ve faturaların, davalı ile yapılan 23.01.1992 tarihli Protokol kapsamında kalmaktadır. gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir.
Taraf vekillerinin temyizi üzerine Yüksek Özel Daire; 1.bentte davalının temyiz itirazlarının reddine; 2. bentte ise; yukarıda karar başlığında ayrıntısı açıklanan nedenlerle ve sonuçta noksan araştırmayla, soyut protokolün varlığına bakılarak işin niteliği ve önemi ile uyumlu bilirkişi kurulunca inceleme yapılıp, alınacak raporla ortaya çıkacak hale göre değerlendirme yapılmadan sonuca gidilmesi isabetli olmadığından temyiz edilen kararın davacı yararına bozulması gerektiği, gerekçesiyle hükmün davacı yararına bozulmasına, karar vermiştir.
Yerel mahkeme; önceki kararında direnerek davanın reddine karar vermiş; hükmü davacı TRT vekili temyiz etmiştir.
Taraflar arasında ayrı ayrı sözleşmelere konu her üç programın da hazırlanarak kuruma teslim edildiği ve yayınlandığı; bedellerinin yapımcı tarafından ibraz edilen faturalar karşılığı davacı yanca ödendiğinde; bunlardan 32. Gün programına ait olanlarının bir kısmının 23.01.1992 tarihli protokol ile takas mahsup edilip, bir kısmının ise ibra edildiğinde uyuşmazlık yoktur.
Özel Daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık; dava konusu yapılan alacak kalemlerinin taraflar arasındaki 23.01.1992 tarihli protokol kapsamında kalıp kalmadığı noktasında toplanmaktadır.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, TRT Yönetim Kurulunun 25.01.1992 tarih ve 1992/23 sayı ile onayladığı protokol geçerlidir.
Anılan Protokolün tarafları davacı TRT Kurumu, dava dışı Karacan Yayıncılık ve ticaret Anonim Şirketi ile davalı Mehmet Ali Birand olup, belgenin başında aşağıda belirtilen şartlar altında bir sulh ve ibra anlaşması akdedildiği belirtilmiş; bu protokolün 1 'inci maddesinde, 1986 yılından beri TRT televizyonu birinci kanalında ayda bir defa yayınlanan 32.Gün adlı program için yapılmış olan harcamalar, dava dışı şirket ve davalının kurumda bulunan ve protokol anına kadar yapılmış olan programlardan kaynaklanan alacağı ile takas ve mahsup edilmiş; 4' üncü maddesinde ise, 32 Gün Programı dolayısıyla birbirlerine karşı herhangi bir mütalebede bulunmayacakları ve birbirlerini kesin ve kabil-i rücu olmamak üzere ibra ettikleri ve TRT'nin bu uyuşmazlıktan dolayı başkaca herhangi bir zarar ve ziyanının kalmadığı, kabul edilmiştir.
Şu durumda, protokolün 1. maddesindeki
32.gün adlı program için yapılmış olan harcamalar dolayısıyla ... 4. maddedeki Taraflar 32. gün programı dolayısıyla ... birbirlerini kesin ve kabil-i rücu olmamak üzere ibra ettikleri ... şeklindeki ifadelerden, ibranın 32. Gün program yapımına ilişkin olduğu, başka bir anlatımla, 02.03.1989 günlü Kıbrıs Belgeseli ve 29.03.1990 tarihli Mozaik adlı program yapımı sözleşmelerini kapsamadığı açık-seçik görülmektedir.
Hemen burada, protokolün konusunu oluşturan ibra kavramı ve hukukumuzdaki yeri üzerinde durmakta yarar vardır:
Borçlar Kanunumuzda, kaynak İsviçre Borçlar Kanununun ibra ile ilgili 115 nci maddesi yer almamıştır. Diğer kanunlarımızda da ibraya ilişkin açık hükümlere rastlanmamaktadır. Buna karşın hukukumuzda ibranın varlığı duraksama konusu olmamış; borçlar hukukumuza hakim ve anayasal dayanağa sahip sözleşme serbestisi ilkesinin sonucu olarak kabul görmüş ve uygulamasını bulmuştur.
Öğretide de ibra, İsviçre Borçlar Kanununun 115. maddesi Borçlar Kanunumuzda varmış gibi yorumlanmış; İsviçre Hukuku anlamında incelenmiştir. Böylece; İbra, alacaklının alacak hakkından vazgeçmesini ve bu suretle borçlunun borçtan kurtulmasını kapsayan akittir. Şeklinde ( Tekinay tarifi) tanımlandığı gibi; sadece feragat mukavelesi olarak da (Oğuzman tarifi) tanımlanmıştır.
İbranın yargı kararlarından ortaya çıkan tanımı ise hakları düşürücü bir irade açıklaması ve bunu kabul şeklinde gerçekleşen sözleşme , hukuki mahiyetçe var olan bir hakkı yitirme sonucunu doğuran tasarrufi işlem ya da Hukuk Genel Kurulunun 27.03.1971 gün ve 1969/9-1112 esas, 1971/201 karar sayılı ilamında yer aldığı üzere O tarihe kadar gerçekleşen hakları ortadan kaldıran ve ibrada bulunan kişiyi bağlayan bir tasarruf işlemidir. şeklindedir.
Sonuçta, hukukumuzda ibra en belirgin ve öz ifadesiyle Bir borcun ifa edilmeden sona ermesini sağlayan özel bir sükut sebebi olarak tanımlanmakta ve yerini bulmaktadır.
İbra belgesinin mutlaka sözleşme şeklinde gerçekleştirilmesi zorunlu değildir. Haktan vazgeçme durumunda olduğu gibi tek yanlı işleme de bürünmesi mümkündür.
Diğer taraftan, Yargıtay, bir takım ödemelerin yapılmış olduğunu kapsayan ibra belgesindeki ibra bildiriminin hasren o ödemeyle ilgili kalemlere ait bulunduğuna işaret etmektedir. Durum böyle olunca, dava konusu edilen alacağın ibraname kapsamında olup olmadığının bu çerçevede belirlenebilmesi gereği ortaya çıkmaktadır.
Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 26.06.1971 gün ve 1970/9-58 esas, 1971/418 karar sayılı ilamında da henüz doğmuş olduğu şüpheli bulunan bir haktan ibra söz konusu olamaz şeklinde ifade edildiği üzere, ibraya konu olan alacağın şüpheli olmaması, doğmuş olması ve belirgin olması gerekir. Özünde bir haktan feragat anlamına da geldiğine göre, hangi haktan feragat edildiğinin açık ve tereddütsüz biçimde belirtilmesi gereği de unutulmamalıdır. Zira borçtan kurtulma, ibra belgesinin açık ve kesin olmasına bağlıdır. Bu konuda zan, şüphe ve tereddüdün yeri yoktur
Somut olayda olduğu gibi, yanlar arasında birden fazla sözleşme ilişkisi varsa bunlardan bir veya bir kaçı ya da tamamı için yapılabileceği gibi, sözleşmenin sadece bir bölümü için de yapılabilir. Ancak, ibranın kapsamının tereddütsüz ortaya konulması, gerekmektedir. Öyle ki, sona erdirilen borcun ne olduğu, neden kaynaklandığı, içerik ve miktarı belirlenebilmelidir.
Bu bakımdan, dava konusu alacağın hangi sözleşmelerden kaynaklandığı ve ibra sebebiyle istenemez hale gelen miktar içinde bu sözleşmelerden kaynaklanan alacağın bulunup bulunmadığının tespiti önem arz etmektedir. Alacağa konu teşkil eden kalemlerin sadece doğum tarihleri değil, ortaya atılan sahtecilik iddiası da nazara alınarak tespit ve talep tarihleri de değerlendirmede etkili olacak; ibra tarihindeki durumunun da göz önüne alınması gerekecektir. Unutulmaması gereken diğer bir husus, ibraya ilişkin belge düzenlenirken gerçek iradenin hangi kalemlere yönelik ve ne şekilde olduğunun tüm şartlar birlikte değerlendirilerek belirlenmesi gereğidir.
İlave edelim ki, ibranamenin yorumlanmasında ibranamenin tamamının kül olarak nazara alınması yorumla ilgili ana ilkeler gereğidir. Kural olarak, ibra belgesini bilirkişi değil, bizzat hakim yorumlamalıdır. Ancak, bu yorumda uzmanlığı gerektiren işlerde alınan bilirkişi raporlarındaki değerlendirme ve yapılan hesaplamalardan da yararlanacağı kuşkusuzdur.
Bu açıklamaların ışığında, mahkemece yapılması gereken iş; 23.01.1992 tarihli toplam 371.043.192 liralık ibra kapsamına kurumun hangi alacaklarının girdiğini taraflardan sorup saptadıktan sonra, çekişmenin niteliğine uygun uzmanlardan oluşturulacak bilirkişi kuruluna; ceza davaları, bu davalardaki bilirkişi raporları, kurum teftiş elemanlarınca düzenlenen raporlar ile belirlenen hususlar ve davacı vekilinin açıklama dilekçelerinde bildirdikleri dikkate alınarak, davalının 32.Gün program yapım sözleşmesinin sınırsız harcama yetkisinden yararlanarak "Mozaik" ve "Kıbrıs Belgeseli" programları için yapılan harcamaları 32. Gün program harcaması olarak gösterip göstermediğini, aynı programlar nedeniyle temin edilen belgelerle davacı kurumdan ayrı bir ödeme alıp almadığını yahut sahtecilik suretiyle haksız bir menfaat sağlayıp sağlamadığını, bunun ayrıntıları ve gerekçelerinin ne olduğunu açığa kavuşturmak, bunlardan 23.01.1992 tarihli protokol kapsamındakileri saptayarak salim bir sonuca ulaşmak olmalıdır.
Bu gerek göz ardı edilerek davanın reddi ve bu kararda direnilmiş olması bozmayı gerektirir.
Sonuç: Davacı TRT kurumu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMKnun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 28.04.2004 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy