(1086 S. K. m. 237, 295) (818 S. K. m. 53) (1412 S. K. m. 358, 361, 364)
Dava : Taraflar arasındaki "maddi ve manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kadıköy 2.Asliye Hukuk Mahkemesi'nce davanın reddine dair verilen 30.4.2003 gün ve 2002/933-2003/524 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4.Hukuk Dairesi'nin 19.11.2003 gün ve 11728-13683 sayılı ilamıyla; ( ...Dosyadaki kanıtlara göre davacı ile dava dışı Osman Çakmak arasında alım-satım nedeni ile bir senet düzenlendiği, daha sonra bu senedin takibe konulması üzerine senet borçlusunun ölü olduğu anlaşılmış ve böylece davacı hakkında sahte bono düzenlemek suçundan kamu davası açıldığı ve sonuçta davacının hükümlülüğüne karar verildiği anlaşılmaktadır.
Davacı eldeki bu dava ile senet altındaki imzanın borçlu Osman Çakmak'a ait bulunduğunu uyuşmazlığın senetteki diğer bilgilerle ilgili olduğunu iddia etmiştir. Davacı senedi vekil olarak tayin ettiği Av. Tuğrullah Yıldırım'ın bürosuna götürdüğünü, Osman Çakmak'tan alacaklı olduğunu belirterek tahsilini istemiştir. Davacı bunun dışında herhangi bir eylemi bulunmadığını, senedin içeriğinin davalı tarafından doldurulduğunu, böylece adiyen bir belge niteliğinde olan senedin bono niteliğine getirildiğini bu hususunda cezalandırılmasını ve verilen cezanın arttırılması sonucu doğurduğunu iddia etmiştir. Şayet senet adi bir senet olsa idi bu şekilde daha ağır bir ceza almayacağını, böylece adi senetteki sonuca göre işlem yapılacağını ileri sürmüştür. Bu iddiasını da senet kapsamının kendisi tarafından doldurulmadığı nedenine dayandırmıştır.
Gerçekten davacının sahte bono düzenlemekten dolayı hükümlülüğüne karar verildiği ve kesinleştiği anlaşılmaktadır. Ne var ki davacı ceza dosyasındaki delillerin dışında başka kanıtları bulunduğunu, bu bağlamda gerek ceza dosyasında, gerek bu dosya da senet kapsamının kendisi tarafından doldurulmadığını, başka bir anlatımla alacak belgesinin kambiyo senedi niteliğine kendisi tarafından getirilmediğini, senetteki yazıların davalıya ait bulunduğunu, böylece davalının haksız eylemi ile daha fazla ceza almasına neden olduğunu belirtmiş ve bu hususun Adli Tıp Kurumundan alınacak kapsamlı bir raporla belirleneceğini iddia etmiştir. Dosya da birden fazla rapor alınmış ise de, bu tür konularda asıl yetkili olan Adli Tıp Kurumu'ndan kapsamlı bir raporun alınmadığı görülmüştür. Daha önce ceza mahkemesince davacının hükümlülüğüne karar verilmiş olmasında bir usulsüzlük bulunmamaktadır. Bu husus davacının da kabulündedir. Ancak davacı, davalının eyleminden dolayı ağır nitelikte bir suçla yargılanarak fazla ceza tertip edilmiştir. Senedin davacı tarafından kıymetli evrak niteliğine dönüştürülmediği anlaşıldığı takdirde suçun ve bu bağlamda cezanın nitelik ve miktarıda değişmiş olacaktır.
Şu durumda yapılacak iş, davacının dayandığı bu iddianın incelenmesi böylece ceza mahkemesindeki hükümlülük kararının hukuk hakimini bağlamayacağı düşünülerek, Adli Tıp Kurumu'ndan rapor alınarak, olayın gelişimi de gözetilerek, varılacak sonuca göre bir hüküm kurulmak gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın reddi doğru görülmemiştir. Kararın bu nedenle bozulması gerekirken, onanmış bulunduğundan yukarıda açıklanan nedenlerde gözetilerek davacının karar düzeltme istemi HUMK'nun 440-442. maddeleri uyarınca kabul edilmeli, onama kararı kaldırılmalı ve karar yukarıda gösterilen nedenlerle bozulmalıdır... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Dava, haksız eylem nedeniyle tazminat istemine ilişkindir.
Davacı, dava dışı Osman Çakmak'a bir taşınmaz sattığını, karşılığında imzalı boş bir belge aldığını, aradan uzun zaman geçtikten sonra bir vesileyle bu belge ortaya çıkınca, hukuk işlerini takip eden avukatların bulunduğu büroya gittiğini, burada sekreter olarak bulunan davalı Aysel'in belgeyi bizzat elyazısı ile doldurup kambiyo senedi haline getirdiğini, bilahare özel takip yolu ile icra takibi yapıldığını, bu aşamada Osman mirasçılarının, babalarının 1990 yılında öldüğünü, 1995 tanzim tarihli senedi düzenlemelerinin mümkün olmadığını ileri sürerek sahte senet düzenlemekten yaptığı şikayet sonucu, resmi evrakta sahtecilik suçundan mahkum olduğunu, mevcut belge ile icra takibi yapsa idi TCK.m.345'e göre özel evrakta sahtecilik suçundan daha az ceza alması gerekirken, belgenin davalı Aysel tarafından kambiyo senedine dönüştürülmesi nedeni ile TCK.m.342'ye göre resmi evrakta sahtecilik suçundan daha fazla ceza aldığını, davalının bu şekildeki davranışı sonucu maddi ve manevi zarara uğradığını ileri sürerek 2 milyar TL. manevi, 100 milyon TL. maddi tazminata karar verilmesini istemiştir.
Davalı, ağır ceza mahkemesinde ve asliye hukuk mahkemesinde verilen kararlarla söz konusu belgeyi davacının sahte olarak düzenleyip icraya koyduğunun saptandığını ve bu hususun kesin hüküm haline geldiğini, bu kararların mahkemeyi bağlayacağını, öte yandan sürekli olarak sekreter olarak çalıştığı avukatın yanına gelip giden davacının "senin yazın güzeldir" diyerek bonoyu kendisine doldurttuğunu, ancak bu senetteki bilgileri davacının dikte ettiği biçimde doldurduğunu, davacının amacının kendisini ceza kararının infazından kurtarmak olduğunu ileri sürerek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemenin, Kadıköy 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2.11.2000 gün 1998/57 E. 2000/281 K. sayılı ilamı ile davacının sahte bono düzenlemek suçundan TCK.m.342/1 maddesinden mahkum olup, hükmün kesinleştiği, aynı olayla ilgili olarak Kadıköy 2.Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan menfi tespit davasında da aynı hususun saptandığı, bu durumda davacının sahte bono düzenlemek eyleminin hem ceza hem de hukuk mahkemesi kararı ile kesin olarak belirlendiği, davacının söz konusu eyleminin gerçekleşmesinde davalının yönlendirmesi ve azmettirmesi gibi bir iddianın hukuksal bir dayanağının bulunmadığı gerekçesiyle, davanın reddine ilişkin olarak kurduğu hüküm, özel dairece; ceza mahkemesinde hükme dayanak alınan raporun Adli Tıp Kurumu'ndan alınmaması nedeniyle yeterli olmadığı ve bu nedenle ceza mahkemesindeki hükümlülük kararının hukuk hakimini bağlamayacağı gerekçesiyle bozulmuş, mahkeme önceki hükümde direnmiştir.
Yerel mahkeme ile özel daire arasında çıkan uyuşmazlık ceza mahkemesinde resmi belgede sahtecilik suçundan mahkum olan davacının kesinleşen mahkumiyet kararının hukuk hakimini bağlayıp bağlamayacağı, aynı iddiaların yeniden hukuk mahkemesinde tartışılıp tartışılamayacağı konularında toplanmaktadır.
Burada öncelikli olarak belirtilmelidir ki, hukuk ve ceza davalarının konuları, tarafları ve amaçları farklı olduğundan ceza mahkemesi kararları kural olarak hukuk mahkemesi için kesin hüküm oluşturmaz. Ancak aslında medeni yargıya tabi olan ve fakat özel yasa hükümleri ile ceza mahkemelerinde görülebileceği kabul edilmiş olan davalarda, ceza mahkemesi kararları hukuk mahkemesinde kesin hüküm oluşturur. Bu kuralın istisnaları ise şunlardır;
I-Ceza Mahkemesi Kararının Hukuk Mahkemesinde de Kesin Hüküm Oluşturması:
1-Haksız Eylemden Doğan Tazminat Davalarında Ceza Mahkemesi Kararının Hukuk Mahkemesinde Kesin Hüküm Oluşturması:Bunun için öncelikli koşul, suçtan zarar gören kişinin sanık aleyhine açılan ceza davasında şahsi hak ( tazminat ) istemiş olmasıdır.
a )Ceza mahkemesi sanığı tazminata mahkum etmiş ise, bu karar, aynı tazminat için aynı taraflar arasında açılan hukuk davasında kesin hüküm oluşturur. Çünkü, ceza davasındaki tazminat talebi ile hukuk davasının tarafları, konusu ve dava nedeni aynıdır. ( HUMK.m.237 ).
Buna karşılık, ceza mahkemesinde yalnız manevi tazminat istenmişse hukuk mahkemesinde maddi tazminat, yada ceza mahkemesinde yalnız maddi tazminat istenmişse hukuk mahkemesinde manevi tazminat davası açılabilir. Çünkü her iki davanın konusu farklıdır.
b )Ceza Mahkemesinin tazminat isteminin reddine ilişkin kararı da aynı tazminat için aynı taraflar arasında açılan hukuk davasında kesin hüküm oluşturur.
c )Suçtan zarar gören kişi, ceza davasından hukuk mahkemesinde tazminat davası açma hakkını ( şahsi hakkını ) saklı tutmaksızın vazgeçerse ( CMUK.m.361-364 ), artık hukuk mahkemesinde tazminat davası açamaz ( TCK.m.111 ).
d )Ceza mahkemesi tazminat hakkında bir karar vermeyerek, bu konuda müdahilin hukuk mahkemesine başvurabileceğine karar vermişse ( CMUK.m.358/II ), suçtan zarar gören hukuk mahkemesinde dava açabilir.
e )Ceza mahkemesi, ceza davasını karara bağlarken, tazminat talebi hakkında olumlu yada olumsuz bir karar vermemişse, bu konuda bir kesin hüküm olmadığından suçtan zarar gören hukuk mahkemesinde tazminat davası açabilir.
2-Ceza mahkemesi bir senedir sahte olduğunu tespit ederek sahtecilik suçunu işleyenler hakkında mahkumiyet kararı verir ve bu karar kesinleşirse, bu konudaki ceza mahkemesi kararı hukuk mahkemesinde kesin hüküm oluşturur. Yani, artık hukuk mahkemesinde o senet için sahtecilik davası açılamaz.
3-Ceza mahkemesinin yaş düzeltmeye ilişkin kararı ( CMUK.m.255/IV ) hukuk mahkemesinde kesin hüküm oluşturur.
Önemle belirtelim ki, ceza mahkemesi kararlarının hukuk mahkemesinde kesin delil oluşturması uygulaması daha yaygındır ( Prof.Dr.Baki Kuru Hukuk Muhakemeleri Usulü, Altıncı Baskı 2001, Cilt V, s:5103 vd. ).
Somut olayla ilgili kısım bakımından bu konuya bakıldığında görüleceği üzere;
1-Ceza mahkemesinin mahkumiyet kararı haksız eylemin tespiti bakımından hukuk mahkemesinde kesin delil oluşturur.Borçlar Yasasının 53.maddesinin son cümlesinin karşıt yorumundan bu sonuca varılabileceği gibi, kesin hükmün kesin delil oluşturması ( HUMK.m.295 ) ilkesi de bu görüşü haklı kılar.Çünkü, ceza mahkemesinin kesin biçimde saptadığı bir olayın var olup olmadığının hukuk mahkemesinde yeniden araştırılması kesin hükmün amacına aykırı düşer. Nitekim aşağıda aktarılan içtihatlardan da anlaşılacağı gibi, uygulama da bu yöndedir.
2-Bununla birlikte, ceza mahkemesinin mahkumiyet kararı hukuk mahkemesinde ( tazminat davasında ) kusurun takdiri zararın miktarının tayini ve uygun illiyet bağının mevcut olup olmadığı hususları bakımından kesin delil oluşturmaz.
Borçlar Yasasının konu ile ilgili 53.maddesine göre; "Hakim kusur olup olmadığına, yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için, ceza hukukunun mesuliyete dair hükümleriyle bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinden verilen beraat karariyle de mukayyet değildir.
Bundan başka ceza mahkemesi kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarının tayini hususunda dahi hukuk hakimini takyit etmez."
Ceza ve hukuk mahkemeleri kararları arasındaki ilişkiyi düzenleyen bu hükme; göre hukuk hakimi kural olarak kesinleşen ceza kararı karşısında, maddi hukuk bakımından bağımsızdır. Ancak bu bağımsızlık sınırsız bir bağımsızlık değildir.Her ne kadar, ceza hakiminin delil yetersiz beraate ilişkin olarak verdiği karar, kusurun var olup olmadığı, ölçüsü, miktarı, temyiz kudreti ve illiyet bağı gibi hususlarda hukuk hakimini bağlamaz ise de,her mahkumiyet kararı o eylemin hukuka aykırılığını tespit etmesi bakımından hukuk hakimini bağlayıcı niteliktedir ( Y.HGK.10.1.975 gün ve 1971/T-406 E. 1975/1 K. sayılı ilamı; Y.HGK.23.1.1985 gün ve 1983/10-372 E.ve 1985/21 K.sayılı ilamı ). Bilindiği gibi kesin hüküm, ilişkin olduğu konuda uyuşmazlığı ortadan kaldırır. Bu yüzdendir ki, açılan bir dava hakkında kesin hüküm bulunmaması bir yargılama koşuludur. Özellikle bir ceza mahkemesinin, uyuşmazlık konusu olayın tespitine; diğer bir söyleyişle, olayın varlığına ve sanık tarafından işlenildiğine ilişkin maddi olgulara ilişkin kesinleşmiş saptaması, aynı konudaki hukuk mahkemesinde de kesin hüküm oluşturur. Bunun nedeni, ceza yargılamasındaki ispat araçları bakımından ceza hakiminin hukuk hakiminden çok daha elverişli bir konumda olmasıdır.
Bilindiği üzere, hukuk usulü bir şekil hukukudur. Davanın açılması,itirazların ileri sürülmesi, tanıkların ve diğer delillerin bildirilmesi belirli süre koşullarına bağlı kılındığı gibi, ikinci tanık listesi verilememesi, iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağı gibi, yargılamanın süratle sonuçlandırılması gayesi ile belirli kısıtlamalar getirilmiştir. Bunun sonucunda, hukuk hakimi şekli gerçeği arayacak, maddi gerçek öncelikli hedef olmayacaktır. Ancak ceza hakimi bunun tersine öncelikli hedef olarak maddi gerçeğe ulaşmaya çalışacaktır. O halde ceza mahkemesinin maddi nedensellik bağını ( illiyet ilişkisi ) tespit eden kesinleşmiş hükmünün hukuk hakimini bağlamasına, Borçlar Yasasının 53.maddesi bir engel oluşturmaz ( Y.HGK.16.9.1981 gün 1979/1-131 E. ve 1981/587 K. sayılı ilamı, Mustafa Çemberci, Hukuk Davalarında Kesin Hüküm. 1965 s.22 vd. ).
Yargıtay'ın yerleşik uygulamasına ve öğretideki genel kabule göre, maddi olgunun tespitine ilişkin ceza mahkemesi kararı hukuk hakimini bağlar. Ceza mahkemesinde bir maddi olayın varlığı ya da yokluğu konusundaki kesinleşmiş kabule rağmen, aynı konunun hukuk mahkemesinde yeniden tartışılması olanaklı değildir ( Y.HGK.11.10.1989 gün ve 1989/11-373-472 sayılı ilamı ). Ceza mahkemesinde bir tarafın kusurlu olduğu kabul edilmişse,artık hukuk mahkemesinde o kişinin kusursuz olduğuna hükmedilemez.Ancak kusur oranı incelenebilir.
Somut olayda dava dışı olup hakkında davaya konu bono düzenlenen Osman Çakmak'a ait nüfus kaydı örneğine göre; 21.7.1990 tarihinde öldüğü anlaşılmaktadır.
Tazminat davasına konu edilen Kadıköy 2.Ağır Ceza Mahkemesinin 2.11.2000 gün ve 1998/587 E. ve 2000/281 K.sayılı dosyasında, sanık Azimet Şahlanoğlu hakkında, Osman mirasçıları tarafından yapılan şikayet üzerine sahte bono düzenlemek suçundan kamu davası açıldığı, sanığın hazırlıktaki ifadesinde bono niteliğindeki imzalı boş belgenin diğer tüm unsurlarını kendisinin doldurduğunu beyan ettiği, mahkemedeki ifadesinde ise, okuma yazma bilmesine rağmen imza dışındaki diğer kısımları işçilerine yazdırdığını beyan ettiği, mahkemece Emniyet Müdürlüğü'nde görevli grafoloji ve sahtecilik uzmanı bilirkişiden alınan rapora göre, bono üzerindeki imzanın Osman'a ait olmadığının anlaşıldığı ve sonuçta sanık Azimet'in altındaki imza da dahil olmak üzere tümüyle sahte olan bonoyu Osman'ın öldüğünden haberdar olmasına rağmen, bilerek ve isteyerek düzenleyip icra takibine konu ettiği ve bu şekilde resmi evrakta sahtecilik suçunu işlediği anlaşılarak, TCK. 349/2 maddesi yollaması ile TCK. 342 maddesinden cezalandırılmasına karar verilmiş, verilen karar Yargıtay 6.C.D. 7.6.2001 gün ve 2001/9040-9397 sayılı onamından geçerek kesinleşmiştir. Sanığın özel olarak aldığı fotokopi belge incelemesine dayalı bilirkişi raporlarını dayanak yaptığı karar düzeltme ve yargılamanın yenilenmesi istemleri de reddedilmiştir.
Osman mirasçılarının Azimet tarafından aleyhlerinde girişilen icra takibine karşı açtıkları menfi tespit davasında Kadıköy 2.Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.4.2000 gün ve 2000/495 E. ve 2000/366 K. sayılı ilamında; Osman'ın ve mirasçılarının Azimet'e borçlarının bulunmadığı, girişilen icra takibinin haksız olduğu, Osman'ın ölüm tarihinden sonra bono düzenlemesinin olanaksız olduğu gerekçeleriyle davanın kabulüne karar verilmiş, karar Yargıtay 19.H.D.nin onamından geçerek kesinleşmiştir.
Bu genel ilke ve açıklamaların ışığında somut olaya baktığımızda; ceza ve hukuk mahkemesi kararları, tanık beyanları ile tüm dosya kapsamından; davacı Azimet'in, yanında işçi olarak çalışan dava dışı Osman'a, taşınmaz maliki dava dışı Ahmet'e vekaleten bir taşınmaz sattığı, aradan uzun bir süre geçtikten ve Osman'ın ölümünden sonra, Osman mirasçılarıyla arasında geçen bir sürtüşme nedeniyle sahte bir bono düzenleyip davalı Aysel'in sekreter olarak çalıştırdığı hukuk bürosuna tahsile konulması amacıyla götürdüğü, her ne kadar yukarıda da belirtildiği gibi davacı Osman'dan aralarındaki alacak borç ilişkisi nedeniyle bu senedi aldığını iddia etmişse de, gerek kesinleşmiş Kadıköy 2.Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.4.2000 gün ve 1999/495 E. ve 2000/366 K. sayılı ilamında; Osman'ın 1990 yılında ölmesi nedeniyle takibe konu bonoyu ölüm tarihinden sonra düzenlemesinin mümkün olmadığı ve bono nedeniyle davacı Osman mirasçılarının, davalı Azimet'e borçlarının bulunmadığının tespit edildiği, yine Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesinin 2.11.2000 gün ve 1998/57 E. ve 2000/281 K. sayılı ilamında; Osman ile sanık Azimet arasında hiçbir alacak borç ilişkisi bulunmadığı, Osman'ın 1990 yılında öldüğünü bilen sanığın borçlusu Osman olan 1995 tanzim tarihli altındaki imza da dahil olmak üzere tümüyle sahte olan bonoyu tanzim ettiği ve icra takibine koyarak ihtiyati haciz yoluna gittiği, bu surette sanık Azimet'in ısrarla resmi evrakta sahtecilik suçunu işlediği sabit olduğundan, TCK.349/2 maddesi yollaması ile TCK. 342/1 maddesinden ceza aldığı ve bu cezasının aşamalarından geçerek kesinleştiği anlaşılmaktadır.
Hal böyle olunca yukarıda değinilen ilkeler karşısında somut olayda kesin delil niteliğindeki hukuk mahkemesi ilamı ve ceza mahkemesi ilamları ile Azimet'in dava konusu bonoyu sahte bir biçimde bizzat düzenleyerek icra takibine konu ettiği sabit hale gelmiş olmasına rağmen bu hususun yeniden araştırılmasına hukuken olarak bulunmamaktadır. Kaldı ki, ceza ilamında senetteki imzanın Osman'a ait olmadığı ve sahte olduğu, saptanmış bulunduğundan, artık imzası sahte olan bu senetteki boş kısımların davacı tarafından ya da başka birisi tarafından doldurulmuş olması, davacının sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bu nedenle yerel mahkemenin direnme kararı yerindedir.
Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başka harç alınmasına mahal olmadığına, 12.5.2004 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy