(1086 S. K. m. 151, 381, 388/2, 389)
Dava: Taraflar arasındaki "alacak" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Pendik Asliye 2.Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 25.12.2002 gün ve 760-857 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine,Yargıtay 5.Hukuk Dairesi'nin 27.05.2003 gün ve 3420-7336 sayılı ilamıyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Mahkeme hükmünün hukuki varlık kazanabilmesi için onun tefhim edilmesi gerekir. Verilen kararın ne şekilde tefhim edildiğinin duruşma tutanağına yazılması zorunludur ( HUMK.151/2 ).
HUMK.nun 3156 sayılı Kanunla değişik 381. maddesi ile de hükümlerin nasıl tefhim edileceği düzenlenmiştir. Bu madde hükmüne göre; mahkeme hazır olan tarafın iddia ve savunmalarını dinledikten sonra yargılamanın sona erdiğini bildirerek kararını tefhim eder.
Kararın tefhimi en az 388. maddede belirtilen hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle olur.
Zorunlu nedenlerle yalnız hüküm sonucunun tefhim edildiği hallerde gerekçeli kararın tefhim tarihinden başlayarak onbeş gün içinde yazılması gerekir.
Hüküm sonucunun ne olduğu ise HUMK.nun 388/2. maddesinde belirtilmiştir. Anılan maddede; "Hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin istek sonuçlarından herbiri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, mümkünse sıra numarası altında birer birer, açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir." Hükmüne yer verilmiştir.
Aynı kural, HUMK.nun 389. maddesinde de tekrarlanmış, "verilen karar ile iki tarafa tahmil ve bahşedilen vazife ve haklar şüphe ve tereddütü mucip olmayacak surette gayet sarih ve açık yazılmalıdır." denilmiştir.
Kısa karar ve gerekçeli kararın uyum içerisinde bulunması gerekir.
Bu kurallar yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir. Aksi hal yeni tereddüt ve ihtilaflar yaratır. Hatta giderek denebilir ki, dava içinden davalar doğar, hükmün hedefine ulaşmasını engeller, kamu düzeni ve barışı oluşturulamaz.
Somut olayda; aslolan kısa kararda "1-Eski kararda ısrar edilmesine ve buna göre yasal faiz uygulanmasına yer olmadığına dair karar taraf vekillerinin yüzlerine karşı Yargıtay inceleme yolu açık olmak üzere usulen okunup anlatıldı..." şeklinde karar verilmiştir.
Gerekçeli kararda ise kısa kararla çelişki yaratacak biçimde; "1-Eski kararda ısrar edilerek dava açıldıktan sonra vaki ödeme nedeni ile davanın konusu kalmadığından karar tertibine yer olmadığına; Olayda temerrüt gerçekleşmediğinden faiz uygulanmasına da gerek olmadığına; ferağ yolu ile davacı idareye geçen tapunun davalıya iadesine.
2-Fazla alınan 622.574.000 TL. harcın istek halinde davacıya iadesine;
3-Davalının vekalet ücreti ve yargılama gideri ile sorumlu tutulmasına gerek olmadığına dair; ..."
cümlesi eklenmiştir.
Kısa kararla gerekçeli karar arasında açıklanan şekilde çelişki bulunduğu gibi direnilen ilk karardan da farklı bir hüküm kurulmakla direnme kararı ile davalı yararına gerçekleşen usuli kazanılmış hak ilkeleri de ihlal edilmiştir. Mahkemece direnme kararı verildiğine göre kısa kararında ilk karara uygun biçimde hüküm fıkrası oluşturulmalı ve gerekçeli karar da bu karara uygun yazılmalıdır.
Bu itibarla; kamu düzeni ile ilgili ve kendiliğinden ( resen ) gözönünde bulundurulması gereken bu usul kuralına aykırı biçimde yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının iadesine, 07.04.2004 gününde oybirliği ile karar verildi.
Full & Egal Universal Law Academy