-Hukuk İstinaf No. 17/72
(Dava No. 4/70; Lefkoşa)
YÜKSEK MAHKEME HUZURUNDA
Mahkeme Heyeti: M.Necati Münir Başkan, Ülfet Emin ve Ahmet İzzet
İstinaf eden: Ahmet Şakir, Kurumanastır, Lefkoşa
- (Davalı)
ile
Aleyhine istinaf edilen: Birtan Hüseyin'in babası ve en yakın akrabası sıffatıyle Hüseyin Ahmet, Kurumanastır
(Davacı)
- arasında
İstinaf eden namına: Denis Baker, Q.C., Feyyaz Tehan, Menteş Aziz ve Hasan Murat.
Aleyhine istinaf edilen namına: Ali Dana, Fuat Veziroğlu ve Şefika Hilmi.
Trafik Kazası - Ağır yaralanmaya neden o-lan kaza - Kazadan doğan özel ve genel tazminat talebi.
Araba Parketme - Kıbrıs Highway Code'un 35. paragrafı - Taşıt vasıtalarının mümkün olduğu kadar yolun kenarına parkedilmesi gerekir.
Haksız Fiiller - İhmalkârlık - Haksız Füller Yasasının 51 ve 57. m-addeleri - İhmalkârlık, makul ölçüde ihtiyatlı (reasonable prudent) bir şahsın, hal ve şartlara göre, yapmaması gereyen bir eylemin yapılması veya yapması gereken bir eylemin yapılmamasıdır - İhmalkârlık her meselenin olgularına göre tespit edilir.
Makul -Dikkat - Makul dikkat herhangi bir makul kişinin göstereceği dikkattir - Bir şahsın makul olarak önceden görebileceği (reasonably foresee) eylem veya ihmallerden (omissions) kaçınmak için makul dikkat göstermesi gerekir.
Tazminat - İspat Külfeti - Zarar g-örenin ispat külfeti - Tazminat davalarında zarar görenin zarar yapanın ihmalkâr olduğunu ve zararın bu ihmalkârlığın doğrudan doğruya sonucu olduğunu kanıtlaması gerekir. Zarar gören isbat yükünü yerine getirmezse kendisi kusursuz olsa bile herhangi bir t-azminat alamaz.
Hukuk Usulû - İstinaf - İstinaf Mahkemesinin İlk Mahkemenin bulgularına. müdahale etmesi - İlk Mahkemenin bulgularının doğrudan veya çevre şahadete dayanması - İlk Mahkemenin sözkonusu bulgulara varmak için gösterdiği gerekçeler ikna edici- değilse Yüksek Mahkemenin müdahale edebilmesi.
Hukuk Usulü - İstinaf - İlk Mahkemenin bulgusu doğrudan şahadete değil, şahadetin yorumuna (inferences) bağlıysa, İstinaf Mahkemesi şahadeti farklı yorumlayarak değişik sonuçlara varabilir.
Hukuk Usulü - Şa-hadet - Doğrudan (direct) ve çevre (circumstancial) şahadet.
Hukuk Usulû - Şahadet - Davalının muhtelif tarihlerde verdiği şahadetlerde esasa ilişkin farklılıklar olması. Davalının bir önceki şahadetteki zayıflığı ortadan kaldırmak için farklı şahadet ver-mesi.
Hukuk Usulû - Talep takriri - Talep takririnde karşı tarafa atfedilen ihmalkârlığın ayrıntılı olarak belirtilmesi gerekir.
Hukuk Usulû - İspat külfeti - Bir kazanın nasıl meydana geldiğini ispat etmek Davacıya düşer.
Kıbrıs Trafik Kanun ve Nizamla-rı - Bu kanun ve nizamlarda bir arabanın geri geri giderken ne yapması gerektiği hususunda herhangi bir hüküm bulunmaması - İngiltere Highway Code'unun 85, 86 ve 87. maddelerinde yer alan kuralların uygulanması.
Adli İhbar (Judicial Notice) - Otobüs veya- kamyon sürücülerinin geri geri giderken yan taraftaki dikiz aynasından faydalandıkları ve vücutlarını kapıdan dışarıya çıkarıp başlarını arkaya döğru döndürmedikleri Mahkemeler tarafından adli ihbar olarak nazarı dikkate alınabilir.
Tazminat - Tespit edi-lecek tazminat miktarının makul ve adil olması ve zarar yapanı cezalandırır nitelikte olmaması.
Tazminat - Özel tazminat - Davacının duruşma gününe kadarki maddi zararını (tedavi ücreti, kazanç kaybı v.s.) özel tazminat olarak almaya hakkı olması.
Tazmin-at - Genel tazminat - Davacının duruşma tarihinden sonra düçar olması muhtemel maddi zararıyla kazadan dolayı kaza gününden itibaren çekmiş olduğu ve çekeceği acı ve ızdırap ile herhangi bir hayat nimetinden mahrum oluşu nedeniyle uğradığı zararları genel -tazminat olarak almaya hakkı olması.
Tazminat - Uygulanacak hukuki prensipler - İngilterede ve Kıbrıs'ta uygulanan prensipler aynı olduğu için İngiliz emsal içtihatlarından yararlanmak mümkündür.
İhmal - Katkısal kusur - Küçük çocukların katkısal kusuru.-
Çocuklarda Kusur - Küçük çocuklara kusur atfedilememesi.
OLAY: Davalı otobüsünü geri geri sürerken 20 aylık bir çocuk olan Davacıya çarptı ve ağır yaralanmasına sebep oldu.
Davacı en yakın akrabası olan babası vasıtasıyle dava açarak kazadan dolayı uğr-adığı zararın tazminini talep etti.
Davalı dikkatsiz ve ihmalkârane sürdüğünü kabul etmedi ve kazanın evinden yola fırlayan çocuğun kapı önünden geçmekte olan otobüsün arka tarafına elleri ile çarpıp düşmesi sonucu meydana geldiğini iddia etti.
İlk Mahkeme- Davalının otobüsü, çocukların mevcudiyetini ve her an dışarı çıkmaları ihtimalini düşünmeden sürdüğünü, geri geri giderken bir kılavuzun yardımından yararlanmadığını, boru çalmadığını ve küçük çocuğun evinin kapısına çok yakın bir mesafeden geçtiğini dikk-ate alarak Da.valının kazanın meydana gelmesinde kusurlu bulunduğu kanısına vardı. Küçük bir çocuğun müterafik (karşıt) kusuru olamıyacağını da dikkate alan İlk Mahkeme Davalıyı kazadan %100 oranında sorumlu tuttu. Kaza sonucu küçük çocuğun bel kemiğindeki- kesilme nedeniyle her iki bacağının felç olduğunu, idrar ve büyük abdestini tutamadığını, yerinde oturamadığını göz önünde tutan İlk Mahkeme Davacı leyhine 15000 K.L. genel tazminat ve 300 K.L. özel tazminata hükmetti.
Davalı İlk Mahkemenin ihmalkârlıkla -ilgili bulgularının hatalı olduğunu ve tazminat miktarının çok yüksek olduğunu öne sürerek istinaf etti.
SONUÇ: Yüksek Mahkeme çoğunluk kararında, İlk Mahkemenin kazanın nasıl meydana geldiği hakkında sarih bir bulgu yapmamakla beraber huzurundaki şahadet-e göre çocuğun ani fırlaması ile kazanın oluştuğu ihtimalini reddetmekle ve Davalının her ifade veya şahadet verdiğinde şahadetini değiştirdiğini gözönünde tutarak, kazanın çocuk kaldırımın üzerinde iken meydana geldiği bulgusunu yapmakla hata etmediği kan-ısına vardı. Çoğunluk kararı İlk Mahkemenin bulguları ve onlardan çıkardığı sonuçları tatminkâr bulmamakla birlikte netice itibarıyle doğru olduğu kanısına vardı. İlk Mahkemenin hükmettiği tazminat miktarnın, müdahale edilecek kadar fahiş olmadığını belir-ten çoğunluk kararı istinafı reddetti.
Azınlık kararında, zararı yapanın ihmalkâr olduğunun ve zararın bu ihmalkârlığın doğrudan doğruya sonucu olduğunun kanıtlanması gerektiği belirtildi. İlk Mahkemenin çarpma noktası ile ilgili bulgusunun verilen tüm şah-adetle bağdaşmadığını, tüm şahadet incelendiğinde otobüsün çocuğa veya çocuğun otobüse çarptığı anın kesin olarak tespit edilmediğini belirten azınlık kararı, İlk Mahkemelerin bulguları direkt veya çevre delillere dayanıyorsa ve bu bulgulara varışta verile-n gerekçeler ikna edici değilse İstinaf Mahkemelerinin bu bulgulara müdahale edebileceğini vurguladı.
Azınlık kararı Davalıya isnat edilen ihmallerin hiçbirinin kanıtlanamadığını, ayrıca kanıtlanmış olsa bile kazaya bu ihmallerin sebebiyet verdiğinin ispat- edilmediğini belirtti ve istinafın kabul edilerek verilen hükmün iptal edilmesi gerektiği sonucuna vardı.
Azınlık kararı ayrıca, bu tür dava.larda tespit edilecek tazminatın makul ve adalete uygun olması, fakat ihmalkâr şahısları ceza2landırır nitelikte o-lmaması gerektiğini belirtti ve Davacı lehine verilen tazminatın aşıâr surette fahiş olduğu sonucuna vardı.
Atıfta Bulunulan Bilimsel İçtihatlar:
1. Charles Worth On Negligence 15. baskı sayfa 124.
Atıfta Bulunulan Yargısal İçtihatlar:
1.The Wagon Mound- (No:2) Overseas Tankship (U.K.), Ltd. v. The Miller Steamship Pty. Ltd. and Another (1966) 2 All E.R. s.709, s.718;
2. M.R. Ward v. James (1951) 1 All E.R. s.563, sayfa 573, 574;
3. Woods v. Duncan and Others (1946) A.C. s.401, sayfa 419;
4. Holmes v. M-ather 44 L.J. Ex. s.176, sayfa 179;
5. Fletcher v. Rylands (1866) L.R. 1 Exch. S.265 sayfa 286;
6. Southport Corporation v. Esso Petroleum Co. Ltd. (1952) 2 All
E.R. s.1204, sayfa 1208, 1209;
7. Watt or Thomas v. Thomas ( 1947) A.C. s.484, sayfa 486,487,4-88;
8. The Glanibanta (1876) 1 P.D. s.287 sayfa 288;
9.L.C. Mersey Docks and Harbour Board v. Procter (1923) A.C. H.L. 258 sayfa 262;
10. Halsbury L.C. Wakelin v. London and South Western Ry. Co. (1886) 12 App. Cases s.44;
11. Fardon Harcourt - Rivington- (1932) All E.R. s.81 sayfa 83;
12. Donoghue v. Stevenson (1932) All E.R. s.l sayfa 11;
13. Glasgow Corp. v. Muir and Others (1943) App. Cases s.448 sayfa 456;
14. Doughty v. Turner Manufacturing Co. Ltd. (1964) 1 All E.R. s.98 sayfa 103-104;
15. Maugham- Searle v. Wallbank (1947) A.C. s.341 sayfa 351;
16. Hay or Bourhill v. Young (1943) A.C. s.92 sayfa 102;
17. Billings and Sons Ltd. v. Riden (1958) A.C. H.L. s.240 sayfa 255;
18. Henderson v. Henry E. Jenkins and Sons (1970) A.C. 2.282 sayfa 301;
19. Ra-tcliffe v. Evans (1892) 2 Q.B.D. s.524 sayfa 529, 531, S32 ve 533;
20. Fowler v. Lanning (1959) 1 Q.B.D. s.426 sayfa 431, 432;
-21. Türkan Necati ile Hüseyin Ahmet Çıraklı Hukıik İstinaf 34/67.
22. Kemal Hacı Faik v. Hüveylâ Osman Nuri Hukuk İstinaf 9/70.
23. Eleni Panayiotou Iordanou v. Polycarpos Neofytou Anyftos 24 C.L. R. s.97 sayf a 106;
24. Philips v. Philips (1878) 4 Q.B.D-. s.127 sayfa 133, 138, 139; 25. Bell and Another v. Lever Brothers Ltd. and Others (1932) A.C. s.161 sayfa 198;
26. London Passenger Transport Board v. Moscrop (1942) A.C. s.332 sayfa 347;
27. Esso Petroleum Co. Ltd. v. Southport Corp. Ltd. (1956) A.C. H.-L. s.218 sayfa 238, 241, 242, 243,244;
28. Kıbrıs İstinaf Mahkemesinin 2678 sayılı ceza davası;
29. Watson v. Thomas (1966) 1 A-ll E.R. s.122 sayfa 123;
30. Andrews v. Freeborough (1966) 2 W.L.R. s.342 sayfa 345, 346;
31. Qualcast Ltd. v. Hayness (1959) 2 All E.R. s.38 sayfa 46
32. McWilliams v. Sir William Arrol and Co. Ltd. (1962) 1 W.L.R. s.295 sayfa 305, 306;
33. Stapley v. Gy-psum Mines Ltd (1953) A.C. s.663 sayfa 687,688;
34. Admiralty Commissioners v. S.S. Volute (1922) 1 A.C. s.129 sayfa 136. 144;
35. The Eurymedon (1938) P s.41 sayfa 49, 50;
36. The Monte Rosa (1893) P s.23 sayfa 31, 32;
37. Cavanagh v. Ulster Weaving Co.- Ltd. (1959) 2 All E.R. s.745 sayfa 751;
38. Clarke v. Winchurch and Others (1969) 1 All E.R. s.275 sayfa 278, 279, 280, 281, 282
39. Hunter v. Wright (1938) 2 All E.R. s.621 sayfa 625;
40. Warren and Another v. King and Others (1963) 3 All E.R. s.521 say-fa 528;
41. H. West and Son Ltd. and Another v. Shephard (1963) 2 All E.R. s.625 sayfa 631, 633, 634, 636, 643;
42. Fletcher v. Autocâr and Transporters Ltd. (1968) 1 All E.R. s.726 sayfa 733, 736, 743;
43. S. and Another v. Distillers Co. (Biochemicals)- Ltd. (19 9) 3 All E.R. s.1412 sayfa 1414, 1422
44. Watson v. Powles (1967) 3 All E.R. s.721 sayfa 722,723,725;
45. Singh (an infant) v. Toong Fong Omnibus Co. (1964) 3 All E.R. s.925 sayfa 927;
46. Smith v. Central Asbestos Ltd. (1971) 3 All E.R. s.204 s-ayfa 213;
47. Povey v. Governors of Royal School (1970) 1 All E.R. s.841;
48. Mitchell (by his next f riend Hozel Doreen) v. Mullholland and
Another (No:2) (1971) 2 All E.R. s.1205, 1217, 1219-1220;
49. Daish (a.n infant by his next friend Albert Edward -Daish) v. Wauton (1972) 1 All E.R. s.25 sayfa 34;
50. M. v. Lester (1966) 1 All E.R. s.207;
51. Oliver and Others v. Ashman and Another (1961) 3 All E.R. s.323;
52. Ma-ckennell v. White (1971) S.L.T. s.61;
53. Safa Tahsin ile Selma Selim Hukuk İstinaf 11/70;
54. Ahmet Yusuf ile Ayhan Salâhi Hukuk istinaf 1/73, sayfa 1,4;
55. Emir Ahmet Cemal v. Zim Israel Navigation Co. Ltd. (1968) 9 J.S.C. s.1000 sayfa 1002, 1008;
56. -Costakis Andreou v. Costakis Karkallis and Others (1971) 1 J.S.C. s.135 savfa 136, 138-139;
HÜKÜM
M. Necati Münir, Başkan:
Davacı küçük bir çocuk (sabi) olup babası vasıt ile bir trafik kazasında uğradığı zarar ziyan için dava etmeketedir. Davacı 19 Ar-alık 1967 doğumlu olup kazanın vukubulduğu zaman takriben 20 aylıktı.
Davalı Minareliköylü olup Kurumanastırda (Çukurova'da) ikamet etmekte idi ve TR 436 plâka numaralı otobüsün sahibi ve sürücüsüdür ve kaza olduğu zaman Çukurova ile Lefkoşa arasında yolcu- taşımakta idi. Davalı ile davacının ikamet etmekte oldukları evler Çukurova köyünün içinde bir yan yolda olup birbirlerinin ittisalindedir. Bu yol ÇukurovaLefkoşa ana yolunu bağlayan yoldan doğu istikametinde giden bir yoldur, yani Lefkoşadan Çukurovaya g-elindiğinde Lefkoşa ana yolundan ayrılıp köyün yolunu takip ettikten sonra sola dönen yan yoldadır. Davalı birkaç seneden beri, Lefkoşadan geldikten sonra otobüsünü bu yan yolda, davacının ve kendi evini geçtikten sonra sağ tarafta duvara çok yakın bir yer-de parketmekte idi. Sabah Lefkoşaya gideceğinde otobüsünü parkettiği yerden geri geri sürüp Lefkoşa ana yolunu bağlayan yola çıkıp Lefkoşaya giderdi. Davalının ve davacının evlerinin bulunduğu yan sokak 16 ayak genişliğinde toprak, çukurluk ve taşlık bir y-ol olup doğuya doğru hafif meyillidir. Davalının otobüsünü parkettiği yerden daha ileride tarlalar ve bir harman yeri vardır. Davacının evi Lefkoşa ana yoluna çıkan yol kavşağından aşağı yukarı 20 ayak uzakta ve yolun sağ tarafındadır. Yolun bu tarafında d-avacının kapısının önünden geçen ve davalının otobüsünü parkettiği yere kadar devam eden bir kaldırım vardır. Davalı otobüsünü her zamanki yere parkettiği zaman otobüsün arkasından davacının evinin kapısına kadar aşağı yukarı 8 ayaklık bir mesafe vardı. Da-valının otobüsünün genişliği 6 ayak, uzunluğu ise 22 ayaktır.
Kaza 9 Ağustos 1969 tarihinde bulmuştur. Davalı her zaman yaptığı boyunca geri geri gitmeye başlamış, cının giriş kapısının önünde davacıya
sabah saat 6.00 raddelerinde vukugibi arabasını çalı-ştırarak kaldırım 5-6 ayak ilerledikten sonra davaçarpmış ve onu yaralamıştır.
Davacı 3 Ekim 1970 tarihinde. dosyaladığı bir dava ile davalının 9 Ağustos 1969 tarihinde Kurumanastırda TR 436 plâka numaralı otobüsünü dikkatsiz ve ihmalkârane veya kanuni ve-cibelerini ihlâl ederek sürerek davacıya ça.rptığını ve davacının ağır surette yaralanmasına ve büyük ölçüde zarar ziyana uğramasına sebep olduğunu iddia etmektedir. Davalı ise müdafaasında bu iddiaları reddetmiş, davacının kendi evinden koşarak yola çıkma-ya çalıştığı bir sırada elleri ile otobüsün arka kısmına çarparak kapı dışındaki merdivenin üstüne düşüp yaralandığını ve kazanın tamamı ile davacının kusur ve ihmalinden meydana geldiğini iddia etmiştir.
Bidayet Mahkemesi davacının iddialarını isbat ettiğ-i gerekçesi ile davalıyı ihmalkârane sürüşten kabahatlı bulmuş ve davalı aleyhine K.L. 15,000.- genel ve K.L.300.- özel, cem'an K.L.15,300.- zarar ziyan için hüküm vermiştir. Davalı bu hükümden istinaf etmiştir. Bidayet Mahkemesi ayrıca takriben 20 aylık o-lan davacıda herhangi bir müterafik kusur olamayacağı kanaatına varmıştır. Hükmün bu kısmından, kanaatımca gayet doğru olarak, herhangi bir istinaf yapılmamıştır.
Davanın esasına değinmederı önce, kısaca bir hususa temas etmeyi uygun buldum, o da davalının- otobüsünü kaldırımdan ne kadar uzakta parkettiğidir. PÇ. Ekrem Hilmi Ersöz'ün ifadesine göre davalı otobüsünü kaza gününden bir akşam ewel kaldırımdan 3 inç uzakta parketmiştir. Davalı bu mesafenin 3 inç olmayıp 1-1 1/2 ayak olduğunu iddia etmişse de tut-anakların 22. sayfasında bu mesafenin 1 ayak olduğunu kabul etmiştir.
Kaza vukubulduğu zaman göz şahidi olmadığı için vaka hakkındaki şahadet (1) davalının kazadan iki gün sonra PÇ.585 Ekrem Hilmi Ersöz'e yaptığı beyanat, (2) 12 Ağustos 1969 tarihinde Ciha-ngir karakolunda davalının ayni polis çavuşuna verdiği açık ifade (Emare 2) ve (3) davalının Bidayet Mahkemesi duruşması esnasında verdiği şahadetten ibarettir. Ayrıca davalının 25 Şubat 1972 tarihinde aleyhine getirilen ceza davasında verdiği şahadetin bi-r sureti de Emare 3 olarak mahkemeye ibraz edilmiştir.
(1) PÇ.585 Ekrem Hilmi Ersöz'ün şahadetine göre Çukurovada bir trafik kazasının vukubulduğunu 11 Ağustos 1969 tarihinde Abohorda (Cihangirde) öğrenince ayni gün Çukurovaya gidip sanığı buldu ve sanık i-le beraber kazanın olduğu yere gittiler. Davalı orada otobüsünü nereye parketiğini ve kazanın nasıl olduğunu Polis Çavuşuna anlâtmıştır. Çavuşa göre davalı şöyle demiştir:-
"Sabahtan kalktım... Otomobilime girdim ateşledim otomobilimi ve ateşledikten sori-ra geri geri ana yola çıkmak için hareket ettim bunun üzerine geri geri geldim 8 ayak sonra ayni anda farkettim ...... bir çocuğa çarptığımı ani stop bastım frenleri çektim ve çarpılan çocuk olduğunu gördüm annesine babasına eve götürdüm."
Davalının geri -geri giderken ne şekilde baktığını, nereye baktığını söyleyip söylemediği hususunda sorulan bir suale Ekrem Çavuş şu cevabı vermiştir:-
"Hiç bir tarafa bakmadığını, arkasında biri var mı yok mu söylemedi bana otomobilini hareket ettirdiğini ve çocuğu bast-ığını ön aynasından gördüğünü söyledi."
Boru çalıp çalmadığı hakkında sorulan bir suale de "Hayır ne boru çaldı ne arkasına baktığını söyledi" dedi.
Ekrem Çavuş ayni zamanda davacının evinin önünde yarım ayaklık bir kaldırım olduğunu, davalının otomobilin-in kaldırımdan ne kadar uzakta parkettiğini davalının kendisine gösterdiğini ve bu gösterdiği yerin kaldırımdan 3 inç uzakta olduğunu ifade etti.
(2) 12 Ağustos 1969 tarihinde Cihangir karakolunda davalının verdiği açık ifadenin (Emare 2'nin) ilgili kısıml-arı şöyledir:".............. iyi hatırlarım ki 8.8.1969 tarihinde yolcu arabam TR 436'yı her zaman olduğu gibi evimin yanına saat 15.00 raddelerinde koydum ve 9.8.1969 tarihinde sabah saat 06.00 raddelerinde Lefkoşaya gitmek için arabamı hareket ettirdim b-u esnada arabamın yanınCa komşum Hüseyin Ahmet'in kızı Yıldan S yaşlarında dururdu, yan tarafında ve kendisini kaçırdım ayni zamanda yine komşum Fatma Mustafa dahi arabamın önünde takriben 2-3 adım ötede zibil taşımakta idi, yolda keza orda Fatma hanımdan -veya çocuk Yıldandan başkası yoktu arabamı harket ettirdim ve ana yola geri geri arabamın aynasına bakarak takriben 4-5 adım hemen ilerledim gördüm ki komşum Hüseyin Ahmet'in evinden küçük çocuk atıldı yola ani ve arabamın arka sağ tekerleğinin çamurluğuna- çarptı ve hemen ben stop bastım ve durdum."
Görüleceği gibi davalı bu ifadede, ilk ifadesinde söylediklerine ilâveten, aynasına baktığını ve evden küçük bir çocuğun yola ani atıldığını gördüğünü söylemektedir.
Davalı ceza davasındaki verdiği şahadette, da-ha da ilâve ederek otobüse girmeden önce sol tarafına, sonra sağ tarafına baktığını yani etrafı kontrol ettiğini ve kimse olmadığını söylemiştir. Bunu Bidayet Mahkemesinin duruşmasında söylememiştir.
Davalının Bidayet Mahkemesinde soru (examination-in-chie-f) esnasında sayfa 23'de verdiği şahadet ise şöyledir:-
"C. O gece parkettim sabahleyin kalktım ve gittim gaboyu açtım radyatörü açtım su isterdi gittim çeşmeden su doldurdum geldim suyunu koydum arabanın gittim tenekesini koydum gaboyu kapadım içeri giri-yordum makinayı işleteyim Fatma hanım çıktı ve Yıldan beraber orada yan tarafımda dururdu.
S. Yıldan dediğin yaralanan çocuğun kardeşidir?
C. Evet kızkardeşidir. Dururdu halasının yanında dedim çekil biraz öteye taraf makineyi işleteceğim ve öne gideceği-m dedim. Fatma hanım çocuğu çekti 3 adım arabanın ön kısmından durdular. Ben hemen sağ tarafına geçtim vitezi boşalttım hareket etmeden işlettim arabamı 2-3 dakika araba kızdıktan sonra vitezi koydum aynayı aldım gözüme ve geri geri hareket etmeye çalıştım-. Bir müddet hareket ederken aşağı yukarı 5-6 ayak kadar çocuk kapıdan fırladı arabanın üzerine değdi düştü öne, ben durdum Fatma hanım dedi bana ani olarak durduğumda ne oldu Ahmet ağa dedi, dedim çocuk çarptı arabaya."
"S. 6 ayak hareket ettin çocuk fı-rladı dedin ve arabaya deydi düştü çocuk nereye düştü?
C. Yana düştü sekinin üzerine ve çocuk orada kaldı."
Kazanın nasıl vukubulduğuna dair şahadet yukarıda belirtilenlerden ibarettir. Bidayet Mahkemesi hükmünde bu şahadete sayfa 50-51'de kısaca değindik-ten sonra kazanın nasıl vukubulduğu hakkında sarih bir bulgu yapmamış ve " Şimdi kazanın kimin ihmalkârlığından vuku'a geldiğini tesbit için vakayı bir kere daha gözden geçirip eleştirelim" diyerek ihmalkârlık konusuna geçmiştir. Müdafaa avukatının iddiası-na göre Bidayet Mahkemesi şahadet muvacehesinde çocuğun kapıdan fırladığı bulgusunda buiunmalıydı, bunu yapmadıklarına göre de kaza esnasında çocuğun nerede olduğuna dair bir bulgu izhar etmeliydiler. Fakat Bidayet Mahkemesinin hükmü iyice tetkik edildiği -zaman hükmün hangi bulguya istinat edilerek verildiği ortaya çıkmaktadır kanaatındayım.
Bidayet Mahkemesi sayfa 52'de şöyle demektedir:
"Çocuğa kapı eşiğinde çarptığına göre ve çocuğun da kapı eşiğine düştüğüne ihtilâf olmadığına göre çocuk kapı eşiğinde -bulunduğu bir anda otobüsün bu eşiğe çok yakın bir mesafeden seyir etmekte olduğu aşikârdır."
Bu pasajdan ve altını çizdiğim kelimelerden görüldüğüne göre Bidayet Mahkemesi kaza vukubulduğu zaman çocuğun kapı eşiğinde yani sokak kapısının önündeki kaldırı-mda olduğunu farzetmiştir. Keza daha sonra sayfa 53'de Bidayet Mahkemesi şöyle demektedir:"Davalının bu şahadetinden de anlaşılacağı veçhile civar evlerden her an için bir çocuğun kapıdan dışarı çıkması ihtimali olduğu bilgisi dahilinde olmasına rağmen lâz-ım gelen makul ve tedbirli kimselerin yapması icap ettiği gibi tedbiri almamış ve arkasını gözetleyen birisi olmadan geri geri giderek kapı eşiğindeki çocuğa çarpmıştır."
Bu pasajda da çocuğun "kapı eşiğinde" olduğundan bahsedilmektedir. Diğer taraftan, d-avacının kapıdan fırlamasına Bidayet Mahkemesi ihtimal vermemiştir. Bu hususta sayfa 53'de şöyle denmektedir:
"Kaza anında çocuğun kapıdan fırlayıp otobüse çarpması hususundaki iddiasını da makul karşılamadık.
Otobüs kapı hizasına gelmek üzere iken çocuk -fırlamış olsaydı, otobüsün altında kalıp ezilmesi lâzım gelirdi. Otobüs kapı hizasına geldikten sonra çocuğun kapıdan fırlamasına ihtimal vermiyoruz.
Dikiz aynasından devamlı arkasını kontrol ettiğini söyleyen davalı çocuğu kapıdan çıkarken veya fırlarke-n gördüğünü bize söyleyememiş ancak otobüse dayalı olarak gördüm diyebilmiştir."
Yukarıda iktibas edilen pasajlardan görülüyor ki Bidayet Mahkemesinin kanaatına göre davacı kapıdan dışarı fırlamamış, kaza davacının kaldırımın üzerinde bulunduğu bir esnada- vukubulmuştur. (Bidayet Mahkemesi "kapı eşiğindeki çocuğa çarpmıştır" demişse de bundan otobüsün tekerleklerinin kaldırıma çıktığı ve çocuğa kaldırım üzerinde çarptığı anlaşılmamalıdır. Zaten davanın herhangi bir safhasında böyle bir iddia da yapılmış değ-ildir.) Müdafaa avukatının iddiasına göre Bidayet Mahkemesini bu kanaata sevkedecek şahadet mevcut değildir. Aşağıda izah edeceğim sebeplerden dolayı kanaatımca Bidayet Mahkemesi bu kanaata varabilirdi:
Davalı 11 Ağustos 1969 tarihinde vaka yerinde PÇ. Ekr-em Hilmi Ersöz'e verdiği sözlü ifadede 8 ayak kadar geri geldikten sonra ayni anda bir çocuğa çarptığını farkettiğini ve durduğunu ve çocuğu bastığını ancak ön aynasından gördüğünü söyledi. Bu ifadeden çıkan mana şudur: Davalı otobüsünü geri geri sürerken -arkasına bakmamış ve çocuğun kaldırımda olduğunu görmemiştir.
Müdafaa avukatı bu sözlü ifadenin kabul edilmemesini ileri sürmüştür. Müdafaa avukatının iddiasına göre bu ifade yapıldığında Ekrem Çavuş ifadeyi not defterine yazmış olsa bile, not defterini b-ulamadığı için kendisine söylenenleri not defterine bakıp hatırlamak (refresh his memory) fırsatını bulamamıştır. Bu bakımdan bu ifadeye gerekli önemin verilmemesini, bunun yerine 12 Ağustos 1969 tarihinde Cihangir Polis istasyonunda verdiği açık ifadeye (-Emare 2'ye) önem verilmesini talep etmiştir. Bu ifadede davalı davacının evden ani olarak atıldığından ve arabanın arka sağ tekerleğinin çamurluğuna çarptığından bahsetmektedir. Davalı otobüsünü geri geri sürerken komşusu Hüseyin Ahmetin evinden küçük bir -çocuğun ani yola atıldığını açık ifadesinde söylediği gibi bidayet duruşmasında da söylemiştir. Fakat bu iddianın istintak neticesi ne şekle döküldüğünü araştıralım. Bidayet Mahkemesinde sorgu esnasında davalının ne söylediği daha yukarıda iktibas edilmişt-ir. İstintak ise şöyle cereyan etmiştir (Sayfa 29):
"C. 6 ayak kadar geri gittim ağır ağır.
S.Çocuğu görürsün aynadan çocuğun çıktığını görürsün çocuğun çıkması ile vurması bir oldu?
C.Çocuğun çıktığını görmüyorum; çocuk ani olarak çıkıyor ve arabaya da-yanıyor ve düşüyor ve ani olarak ben duruyorum. Evin içini aynadan göremem ya.
S. Çıkarken kapının hizasından gördün mü görmedin mi?. C. Kapıdan atılırken dayandı arabaya.
S. Kapıdan atılırken dayandı fakat kapıdan atılırken gördün mü?
C. Çocuk atılırken -arabaya dayandı ve düştü.
S. Sen çocuğu kapının hizasından çıkarken gördün mü, görmedin mi ?
C.Arabaya değerken gördüm. Kapıdan atılırkenden arabaya deydi ve düştüğünü gördüm.
S.Kapıdan çıkarken görmedin arabaya çarparken gördün ama henüz atılmış olması -lâzımdır?
C. Her halde. Çocuk yürürdü, yollarda koşardı."
Bu pasaja göre davalı çocuğun evden çıktığını veya otobüse doğru hareket ettiğini görmemiş sadece çocuğu otobüse çarptığı esnada görmüş ve bundan da çocuğun evden fırladığı sonucuna varmıştır. Bu d-urumda davalının çocuğun sokak kapısından dışarı fırladığı hususundaki iddiasını Bidayet Mahkemesi reddetmiştir. Çocuğun dışarı fırladığı ihtimalini reddettikten sonra, Bidayet Mahkemesi davalının sözlü ifadesini ve biraz sonra temas edeceğim hususu, yani -davalıya inanılıp inanılmama hususunu da, nazarı itibara alarak diğer bir ihtimali, yani çocuğun kaldırımın üzerinde bulunduğu ihtimalini kabul etmiştir ki kanaatımca bunu, yukarıda bahsedilen şahadet muvacehesinde, yapabilirdi.
Bidayet Mahkemesinin bu ka-rara varmasında başka bir faktör daha rol almıştır: o da davalıya inanılıp inanılmaması hususudur. Davalının kazanın nasıl vukubulduğu hakkındaki muhtelif zamanlarda söyledikleri incelenecek olursa arada büyük bir farkın mevcut olduğu ve tarih sırasıyle he-r ifadeye veya şahadet verdiğinde müdafaasına yarayacak beyanlar eklendiği görülecektir, 11 Ağustos 1969 tarihinde Polis Çavuşuna vaka yerinde söylediği ifadede aynasına baktığını ve çocuğun evden fırladığını gördüğünü söylememiş, sadece çocuğa çarptığını -ani olarak farkettiğini söylemiştir. İki gün sonra polise verdiği açık ifadede geri geri giderken otobüsürı aynasına baktığını ve çocuğun evden ani yola atıldığını ilâve etmiştir. 25 Şubat 1972 tarihinde ceza davasındaki verdiği şahadette (Emare 3'te) ise -geri geri giderken aynasına baktığına ilâveteri, otobüse girmeden önce sol tarafına sonra sağ tarafına baktığını, etrafı kontrol ettiğini ve kimse olmadığını görünce hareket ettiğini beyan etmiştir. Hukuk davasının duruşmasırida yani Bidayet duruşmasında i-se sorgu esnasında çocuğun fırladığını söylemiş, fakat istintakta çocuğun fırladığını otobüse çarpmasından istihraç ettiğini söylerrıiştir. Bu durum muvacehesinde Bidayet Mahkemesi davalının şahadetinin hiç olmazsa bir kısmına inanmamakta haklı idi.
Şimdi- de davalının ihmalkârlığı olup olmadığını ve mahkemenin bu husustaki bulgularını ele alalım; fakat bundan önce şunu belirtmek yerinde olur: davacı avukatı Bidayet Mahkemesinde davalının otobüsünü sağ tarafa parkedip ertesi gün geri gideceği yerde, parketm-eden önce ilerideki harman yerinin ve tarlaların içerisinde otobüsünü döndürüp otobüsün önü batıya bakar bir şekilde ve geri geri gitmesini gerektirmeyecek bir şekilde parkedebileceğini iddia etmiştir. Davalı avukatının istinafta doğru olarak işaret ettiği- gibi, otobüsün parkedilmesinde herhangi bir ihmalkârlık olduğuna dair dava takrirlerinde bir iddia yoktur. Bu sebeple davalıya atfedilebilecek ihmalkârlık, otobüsünü işletip geriye doğru hareket ettiği andan sonraki hareketlerinde aranmalıdır.
Dava konusu- kazanın vukubulması - için iki ihtimal mevcuttur. (1) Davacı evin önünde kaldırımın üzerinde iken davalı arkasına bakmadan otobüsünü geriye sürüp kaldırımdan inmekte olan veya vücudunun bir kısmı kaldırımdan taşmakta olan davacıya çarpmıştır. (2) Davalı o-tobüsünü geri sürerken davacı evden sokağa çıkmış veya fırlamış ve davalının kamyonu ile çarpışmıştır. Öyle görülüyor ki Bidayet Mahkemesi yalnız birinci ihtimali incelemiştir. Bidayet Mahkemesi davalının kapı eşiğine çok yakın bir mesafede seyrettiği (s.5-2) ve arkasını aynadan devamlı gözetlemediği. (s.53) kanaatına vararak davalının ihmalkârane araba sürdüğü neticesine varmıştır. Bidayet Mahkemesi davalının s.29'daki ve yukarıda bizim de iktibas ettiğimiz şahadetini iktibas ettikten sonra şöyle demektedir- (s.53):-
"Gerek davalının bu şahadeti gerekse Mahkeme huzurundaki diğer emareler ve şahadeti muvacehesinde davalının kaza anında otobüsünü geri geri sürerken gerekli dikkat ve ihtimamı göstermediği yukarıda aynen iktibas ettiğimiz şahadeti esnasındaki so-ru ve cevaplardan da anlaşılmaktadır."
Kanaatımca Bidayet Mahkemesinin davalının ihmalkârlığı hakkındaki esas bulgusu budur. Tutanakların 52 ve 53. sayfalarından görüleceği gibi Bidayet Mahkemesi ihmalkârlık konusunu incelemiş, yukarıdaki iktibastan hemen- evvel bahsettiği bulgulara varmış ve iktibas edilen pasaj ile kararın ihmalkârlık kısmını bitirmiştir. Bunu müteakip Bidayet Mahkemesi zarar ziyan konusunu ele almıştır.
Bidayet Mahkemesinin kabul ettiği birinci ihtimal iizerinden hareket ettiğimiz zaman,- arkasını devamlı kendisi veya başka birisi vasıtası ile gözetlemeden geri gittiği için davalı ihmalkârane araba sürmüştür.
Bidayet Mahkemesi birinci ihtimal üzerinden hareket ettiği halde ikinci ihtimali yani davacının evden çıkması ihtimalini bir türlü a-klından çıkaramamıştır. Bunun böyle olduğu iki pasajdan görülmektedir. Birincisi daha ewel iktibas ettiğimiz pasajdır:
"Davalının bu şahadetinden de anlaşılacağı veçhile .. .. çocuğa çarpmıştır."
Bidayet Mahkemesinin bahsettiği "davalının bu şahadeti" s.-52'de iktibas edilen şahadettir ki bu davalının kapı eşiğine çok yakın bir mesafeden geçtiğini göstermek maksadıyle iktibas. edilmiştir. Eğer davacı Bidayet Mahkemesinin farzettiği gibi kapı eşiğinde idiyse "kapıdan dışarı çıkması ihtimali" mevzu bahis ola-mazdı.
İkinci pasajda ise, Bidayet Mahkemesi ihmalkârlık konusundaki kanaatını izah ettikten ve zarar ziyan konusunu eleştirdikten sonra müterafik kusuru incelemeden ihmalkârlık konusunu özetlemek istemiş ve daha evvel davacıya atfetmedikleri bazı ek kusur-ları da davalıya atfetmişlerdir. Bu pasaj (s.55) aynen şöyledir:-
"Bütün bu yukarıda şimdiye kadar söylediklerimizdan ve davalının otobüsünü, çocukların mevcudiyetini ve her an dışarı çıkmaları muhtemel olduğunu bildiği halde gerekli tedbir almadan, böyle- bir durumda bir kılavuz yardımcılığı ile selâmetle geri gitmesini temin etmeden, borusunu çalmadan, davacı kapısının önünden o kadar yakın bir mesafeden geçerek ani kapıdan bir çocuğun fırlaması imkânı olduğunu makul ve tedbirli şahısların yapacağı ve ala-cağı tedbirleri almaması yüzünden davalının bu- kazada ihmalkârlığı olduğuna kanaat getirdik."
Burada da Bidayet Mahkemesi çocuğun evden çıkması ihtimalinden bahsetmektedir.
Biraz yukarıda belirttiğim gibi, davalı çocuğun kapıdan çıktığını görmediği ve sa-dece otobüse çarptığı an gördüğü için, Bidayet Mahkemesi çocuğun evden fırladığı iddiasını reddetmiştir. Bunu da yaparken davalının inanılır bir şahit olup olmadığını göz önünde tutmuştur. Şahadet tüm olarak incelendiğinde çocuğun evden fırladığı bulgusu b-elki de daha makul olurdu. Fakat Bidayet Mahkemesi birinci şıkkı seçmiştir. Şunu da hatırdan çıkarmamak lâzımdır ki bu davada kazanın nasıl vukubulduğuna dair şahadet, gerek ifade şeklinde gerekse yemin tahtinde, tamamıyle davalıdan gelmiştir. Bu sebeple d-avalıyı dinleyen Bidayet Mahkemesi davalının şahadetini değerlendirmek bakımından en avantajlı bir durumda idi.
Her ne kadar da Bidayet Mahkemesi ikinci ihtimali incelemedi ise, bu ihtimali incelemiş olsaydı hangi neticeye varacaklarını tezekkür edelim.
D-avalı geri geri giderken kaldırıma çok yakın bir mesafeden yani kendisinin de kabul ettiği gibi bir ayak mesafeden geçmiştir. Bu durumda hareket ederken komşusu Hüseyin Ahmetin sokak kapısını ne dereceye kadar gördüğü mahkemede verdiği şahadetten ortaya çı-kmaktadır (s.28):-
"S. ..... senin çocuğa çarptığın yer kapının önünde idi? C. Evet sokak kapısının önünde idi.
S.Sen olduğun yerden hareket etmezden ewel otomobilin aynasından sokak kapısı görülür mü idi?
C. Evet, İçi görülmez kapı görülür tabü.
S. Seni-n durduğun yerde bu kapının içi görülür mü idi:
C. Hayır hizası görülürdü.
S.Ve senin iddiana göre hareket ettiğinde kapının kendisi görünmezdi?
C.Kapının içi görünmezdi kapı görünürdü. Kapınin içi görünmeı, kapı tahtası görünmez, hizası görünür.
S. Deme-k kapının tahtası görünmediğine göre açık olup olmadığı görünmez hareket etmeden ewel?
C. Görünmez tabü çünkü içe açılır."
Keza davalı kendi şahadetinde kabul etmiştir ki davacının herharıgi bir an kapıdan çıkması muhtemeldi. Davalı s.28'de yukarıda iktib-as edilen pasajdan hemen sonra şöyle demektedir:-
"S.Sen hareket ederken hiç aklına geldi mi, madem kapının açık olup olmadığı belli değildiı olmaya ki ansızın bu kapı açılır ve çocuk dışarı çıkar ve otomobile çarpar?
C.Öyle birşey hatırıma gelirdi ağır- ağır giderdim varmaya ki bir çocuk atılır kapıdan ve kendini çiğnerim diye.
S.Demek sen böyle bir ihtimali göz önünde bulundurarak çok ağır giderdin?
C. Evet."
Bu pasajdan daha ewel yani s.27'de davalı kaldırıma çok yakın seyretmenin tehlikeli olabilece-ğini, evden çıkanlara çarpabileceğini ve komşu evde çocuk olduğunu bildiğini şu sözlerle izah etmektedir:
"S.Doğrudan çıktığında, meselâ kaldırımın dibinde olsan ve kaldırımı yavaş yavaş geri geri çıkarsan tehlikeli olmaz mı?
C. Çarpma tehlikesi olabilir. -Köşeye çarpma olabilir.
S. Yahut evden çıkanlara çarpma olabilir?
C. Şayet çıkarsa çarpar tabii.
S.Senin söylediğin gibi kaldırımın tekmilden dibinden gidersen ya kaldırıma ya evden çıkan birisine çarpma tehlikesi vardır?
C. Daha fazla tehlikesi vardı ta-bü.
S.Sen oturduğun şöför yerini bir dikiz aynası vardır bir de orta aynan arka pencereden görmek fakat uzağı görür.
C. Evet.
S. Dedin 5-6 ayak gittikten sonra bu çocuğa çarptın yahut çoçuk sana çarptı. Demek senin otomobilin arka kısmı aşağı yukarı bu ço-cuğun kapısından 5-6 ayak uzakta idi?
C. Kapıdan 5-6 ayak ileride idi.
S. Komşunundur da bu çarptığın çocuk bilirsin o yerde çocuk olduğunu.
C. Bilirdim."
Demek ki davalı kazanın olduğu gün arabasını çalıştırıyor, kaldırıma bir ayak mesafeden geri geri gi-diyor; arkasını yan aynadan gözetliyor fakat aynadan görüş açısı o kadar dardır ki kapının açık veya kapalı olduğunu bile göremiyor; davacının evinde çocuk olduğunu, bu çocuğun herhangi bir an dışarıya atılabileceğini biliyor; kapıdan değil küçük bir çoçuk-, büyük bir insan dahi çıksa araba ile çarpışacağını idrak ediyor; bunlara rağmen geri geri giderken başka birisinin kılavuzluğuna lûzum hissetmiyor. Böyle bir durumda olan bir sürücünün, arabayı geri geri sürmeye başladığı andarı, vazifesi (duty of care) -nedir? Burada, diğer ihmalkârlık meselelerinde olduğu gibi 'reasonable foresight' prensibi şamildir. Bu tabirin tarifi The Wagon Mound (No.2} Overseas Tanksahip (U.K.), Ltd. v. The Miller Steamship Co.Pty. Ltd and Another (1966) 2 All E.R 709 davasında ya-pılmıştır. Bu davanın vakıaları şöyle izah edilmektedir.
"On Oct. 30,1951, two of the respondents' vessels wereundergoing repairs at Sheerlegs wharf, Morts Bay in Sydney Harbour. On the same day the vessel Wagon Mound on character by demise to the appell-ant, was taking in bunkering oil from Caltex wharf when, due to the carelessness of the appellant's engineers a large quantity of furnace oil overflowed on to the surface of the water and drifted to Sheerlegs wharf, where it subsequently caught fire causin-g extensive damage to the respondents' vessels. In an actiori by the respondents for damages based on nuisance and or negligence, the trial judge that the officers of the Wagon Mound would regard furnace oil as being very difficult to ignite on water, but -their experience would have been that this had very rarely happened, and that they would have regarded it as a "possibility but one which would become an actuality only in very exceptional circumstances". He thus found that the damage to the respondents' v-essels was not reasonably foreseeable by those for whose acts the appellant was responsible, and he gave judgment; in regard to the issue of negligence, against the respondents. In regard to the issue of nuisance he found that liability did not depend on f-oreseeablity and gave judgment for the respondents on that issue. On appeal and cross appeal,
Held: on the evidence in the present case (which was different from that in the Wagon Mound (No.l) ) there would have been present to the mind of a reasonable ma-n in the position of the engineer of the appellant that there was a real risk of fire, through a continuing discharge of furnace oil on the water, and his knowledge that oil so spread was difficult to ignite and that that would occur only very exceptionall-y would not, in the circumstances of this discharge, make such a reasonable man think it justifiable to neglect to take steps to eliminate the risk; accordingly negligence, for which the appellant was vicariously responsible, was established, the damages w-ere not too remote and the respondents were entitled to recover on the issue of negligence."
Lord Reid sayfa 718'de şöyle dem-ektedir:
"So the first question must be what is the precise meaning to be attached in this context to the words "foreseeable" and "reasonably foreseeble".
Before Bolton v. Stone the cases had fallen into two classes: (i) those where, efore the event, the -risk of its happening would have been regarded as unreal either because the event would have been thought to be physically impossible or because the possibility of its happening would have been regarded as so fantastic or far-fetched that no reasonable man- would have paid any attention to it- "a mere possibility which would never occur to the mind of a reasonable man" (per Lord Dunedin in -Fardon v. HarcourtRivingtorı - or (ü) those where there was a real and substantial risk or chance that something like the event which happens might occur and then the reasonable man would have taken the steps necessary to eliminate the risk.
Bolton v. St-one posed a new problem. There a member of a vısiting team drove a cricket ball out of the ground on to an unfrequented adjacent public road and it struck and severely injured a lady who happened to be standing in the road. That it might happen that a ball- would be driven on to this road could not have been said to be a fantastic or Far-fetched possibility: according to the evidence it had happened about six times in twenty-eight years. Moreover it could not have been said to be a far-fetched or fantastic p-ossibility that such a ball would strike someone in the road: people did pass along the road from time to time. So it could not have been said that, on any or
dinary meaning of the words, the fact that a ball might strike a person in the road was not fores-eeable or reasonably foreseeable. It was plainly foreseeable; but the chance of its happening in the foreseeable future was infinistesimal. A mathematician given the data could have worked out that it was only likely to happen once in so many thousand year-s. The House of Lords held that the risk was so small that in the circumstances a reasonable man would have been justified in disregarding it and taking no steps to eliminate it.
It does not follow that, no matter what the circumstances may be, it is just-ifiable to neglect a risk of such a small magnitude. A reasoriable man would only neglect such a risk if he had some valid reason for doing so: e.g., that it would involve considerable expense to eliminate the risk. He would weigh the risk against the diff-iculty of eliminating it. If the activity which caused the injury to Miss Stone had been an unlawful activity there can be little doubt but that Bolton v: Stone would have been decided differently. In their Lordships' judgment Bolton v. Stone did not alter- the general principle that a person must be regarded as negligent if he does not take steps to eliminate a risk which he knows or ought to know is a real risk and not a mere possibility which would never influence the mind of a reasonable man. What that d-ecision did was to recognise and give effect to the qualification that it is justifiable not to take steps to eliminate a real risk if it is small and if the circumstances are such that a reasonable man, careful of the safety of his neighbour, would think -it right to neglect it.
In the present case there was no justification whatever for discharging the oil into Sydney Harbour. Not only was it an offence to do so, but also it involved considerable loss financially. If the ship's engineer had thought about -the matter there could have been no question of balancing the advantages and disadvantages. From every point of view it was both his duty and his interest to stop the discharge immediately.
It follows that in their Lordship' view the only question is whet-her a reasonable man having the knowledge and experience to be expected of the chief engineer of the Wagon Mound would have known that there was a real risk of the oil on the water catching fire in some way: if it did, serious damage to ships or other prop-erty was not only foreseeable but very likely. Their Lordships do not dissent from the view of the trial judge that the possibilities of damages "must be significant enough in a practical sense to require a reasonable man to guard against them", but they t-hink that he may have misdirected himself in saying
'There does seem to be a real practical difficulty, assuming that some risk of fire damage was foreseeable, but not a high one, in making a factual judgment as to whether this risk was sufficient to attr-act liability if damage should occur.'
In this difficult chapter of the law decisions are not infrequently taken to apply to circumstances far removed from the facts which give rise to them, and it would seem that here too much reliance has been placed on- some observations in Bolton v. Stone and similar observations in other cases.
In their lordships' view a properly qualified and alert chief engineer would have realised there was a real risk here, and they do not understand Walsh, J., to deny that; but h-e appears to have held that, if a real risk can properly be described as remote, it must then be held to be not reasonably foreseeable. That is a possible interpretation of some of the authorities; but this is still an open question and on principle their -lordships cannot accept this view. If a real risk is orıe which would occur to the mind of a reasonable man in the position of the defendant's servant and which he would not brush aside as far-fetched, and if the criterion is to be what that reasonable man- would have done in the circumstances then surely he would not neglect such a risk if action to eliminate it presented no difficulty, involved no disadvantage and required no expense.
In the present case the evidence shows that the discharge of so much oi-l on to the water must have taken a considerable time, and a vigilant ship's engineer would have noticed the discharge at an early stage. The findings show that he ought to have known that it is possible to ignite this kind of oil on water, and that the sh-ip's engineer probably ought to have known that this had in fact happened before. The most that can be said to justify inaction is that he would have known that this could only happen in very exceptional circumstances; but that does not mean that a reasona-ble man would dismiss such risk from his mind and do nothing when it was so easy to prevent it. If it is clear that the reasonable man would have realised or foreseeri and prevented the risk, then it must follow tjıat the appellants are liable in damages. -The learned judge found this a difficult case: he said that this matter is 'one on which different minds would come to different conclusions'. Taking a rather different view of the law from that of the learned judge, their lordships must hold that the resp-ondents are entitled to succeed on this issue."
Kanaatımca davalının aynaya bakarak geri geri gitmesi, bu davanın şartları alt-ında, kâfi değildi; komşu evin bir tehlike (hazard) arzettiğini göz önünde tutarak yolu ve bilhassa komşu evin kapısını bir kılavuz vasıtası ile gözetlemeli idi. Bunu yapmak da gayet kolaydı. Otobüse girmeden önce otobüsün önünde Fatma Hüseyiıı isimli karş-ı komşusunun durduğu şahadette mevcuttur. Fatma Hüseyine davacının evini gözetlemesini istemek en kolay bir işti. Bu yapılmış olsaydı kaza önlenebilirdi.
Netice itibarıyle Bidayet Mahkemesinin bulguları ve onlardan çıkardığı sonuç tatminkâr olmamakla berab-er, nihai karar hatalı değildir ve davalıyı ihmalkârlıktan kabahatlı bulmakla Bidayet Mahkemesi hata etmiş değildir.
Bidayet Mahkemesinin hükmettiği zarar ziyana gelince, şahadeti Bidayet Mahkemesi tarafından kabul edilen Dr. Akan Sonuç!a göre kaza netices-i davacının göğüs kemiklerinin 5-6 veya 6-7 hizasında bel kemiği iliği kopmuştur. Bunun neticesi davacının göbek hizasından aşağı olan, bacakları da dahil, bütün- uzuvları felce uğramıştır. Doktorun şahadetine göre eğer felçler bel kemiğinden biraz daha aş-ağıda olmuş olsaydı durum tamamen değişik olacak ve o zaman bazı kalça adaleleri çalışabileceği için ileride bazı bacak hareketleri mümkün olabilecekti. Fakat kalçada hiçbir hareket olmadığı için davacının felçli durumunda ileride hiçbir iyileşme olacak de-ğildir.
Kazayı müteakip davacı babası tarafından Mağusada Dr. Hacı Gago'nun kliniğine götürülmüş ve çocuk orada 29 gün kadar tedavi görmüştür. Bunu müteakip çocuk birkaç gün için köye getirilmiş, daha sonra Rum Hastahanesine götürülmüş, birkaç gün de orada- kaldıktan sonra Kızılay Hastahanesine getirilmiş ve en nihayet Dr. Akan Sonuçun tedavisine müracaat edilmiştir. Dr. Akan Sonuç çocuğu bir ay kadar tedavi ettikten sonra daha fazla birşey yapamayacağını belirtmiş ve doktorun tavsiyesi üzerine davacı iki de-fa Türkiye'ye tedaviye gönderilmiştir. Bunlar da hiçbir netice sağlamamıştır. Babasının şahadetine göre kazadan önce sıhhatli ve hareketli olan davacı kazadan sonra oturamıyor, ayakta duramıyor, yürüyüp veya koşamıyor, hatta emeklemeye bile muktedir değild-ir; sadece elleri ile yerde karnı ile sürüklenerek kısa bir mesafe katedebiliyor, büyük ve küçük idrarını tutamıyor. Dr. Akan Sonuç davacıyı en son dava duruşma günü olan 29 Şubat 1972 tarihinde yani kazadan 1 1/2 sene sonra muayene etmiştir.
Kaza neticesi- davacı bütün hayat nimetlerinden mahrum olmuştur, bütün hayatı boyunca ruhi rahatsızlık ve işkenceye düçar olacaktır. En iptidai ihtiyaçlarını bile karşılayamadığı içiıi daimi olarak başkasının bakımına muhtaç kalacaktır.
Bidayet Mahkemesinin bulgusuna gö-re davacının belden aşağı adale dokuları felçli olduğundan ve oturacak vaziyette olmadığından hayatı boyunca normal surette iş yapıp para kazanabilecek bir duruma gelemeyecektir. Bidayet Mahkemesi davacının istikbalde kayıp edeceği kazanç için davacıya K.L-.5000.- taıminat hükmetmiştir. İlk bakışta bu miktarın bir esasa istinad etmeden tespit edildiği görülürse de bu gibi
hallerde davacının yaşı küçük olduğu zaman ileride hangi mesleği seçeceği, ne kadar para kazanacağı sual işaretleri ile dolu bir husustur-. Bu bakımdan yaşı çok küçük olan çocuklara istikbalde kaybedeceği kazanç için tazminat verildiğinde ancak tahmini olabilir ve diğer zarar ziyan için verilen tazminat ile kıyasen, istikbalde kaybedeceği kazanç için tazminatı veren hakim ve mahkemenin çok g-eniş takdirine bağlı olan bir şeydir. Kanaatımca istikbalde kaybedilecek kazanç için verilen K.L.5000.- fazla olmasına rağmen, bu başlık altında davacının alması gereken miktarı incelemektense, bu miktarı davada verilen bütün tazminat ile beraber alarak bü-tün tazminatın makul olup olmadığını incelemek daha doğru olur.
Yaptığım tetkik ve araştırmalardan ve diğer davalarla mukayeseden sonra davacı için verilen K.L.15,000.- genel tazminatın müdahale edecek derecede fahiş olmadığı kanaatındayım. Davacının düça-r olduğu zarar ziyanın çok ciddi olduğu bu gibi hallerde, Mahkemelerin hükmettiği tazminat, uzun tecrübe sonucu, adet haline gelmiş rakamlardır. Bunun izahını Denning M.R. Ward v. James (1965) 1 All E.R. 563 davasında s.573'de şöyle yapmaktadır:
"Although -you cannot give a man so gravely injured much for his "lost years", you can, however, compensate him for his loss during his shortened span, that is, during his expected "years of survival". You can compensate him for his loss of earnings during that time,- and for the cost of treatment, nursing and attendance. But how can you compensate him for being rendered a helpless invalid? He may, owing to brain injury, be rendered unconscious for the rest of his days, or, owing to a back injury, be unable to rise fro-m his bed. He has lost everything that makes life worth while. Money is no good to him. Yet judges and juries have to do the best they can and give him what they think is fair. No wonder they find it well nigh insoluble. They are being asked to calculate t-he incalculable. The figure is bound to ba for the most part a conventional sum. The judges have worked out a pattern, and they keep it in line with the changes in the value of money."
-Ayni hakim daha sonra s.574'de şöyle demektedir:
"If those case had been tried by a judge alone, he would have had before him the comparable cases of people paralysed in two limbs (paraplegics) where the general run of awards is K.L.15,000 or K.L.20,000 -(see the cases collected in Kemp and Kemp on Damages, pp.347 to 369), and he might well have arrived for a quadriplegic at a figure of K.L.30,000 to K.L.35,000.-, which is the very figure that this court thought proper in each case. But the jury had no gui-dance at all.
Lessons of Recent Cases. These recent cases show the desirability of three things: First, assessability. In cases of grave injury, where the body is wrecked or the brain destroyed, it is very difficult to assess a fair compensation in money,- so difficult that the award must basically be a conventional figure, derived from experience or from awards in comparable cases. Secondly, uniformity. There should be some measure of uniformity in awards so that similar decisions are given in similar case-s; otherwise there will be great dissatisfaction in the community and much criticism of the administration of justice. Thirdly, predictability. Parties should be able to predict with some measure of accuracy the sum which is likely to be awarded in a parti-cular case, for by this mean cases can be settled peaceably and not brought to court, a thing very much to the public good."
Bidayet Mahkemesi istikbaldeki kazanç kaybı da dahil tüm tazminat olarak K.L.15,000.- için hüküm vermiştir ki, kanaatımca bu mikta-r fahiş değildir. Bu sebeple K.L.300.- özel tazminat da dahil, Bidayet Mahkemesinin verdiği K.L.15,300.- tazminat hükmünü tasdik ederim.
Yukarıdaki sebeplerden dolayı istinafın reddolunması taraftarıyım. İstinaf masraflarını istinaf edenin (davalının) öde-mesi gerektiği kanaatındayım.
Ülfet Emin:
Davacı küçük bir çocuk olup en yakın akrabası, babası vasıtasıyle dava etmektedir. Davacı davalının, takriben 9.8.1969 tarihinde, Kurumanastır'da TR.436 plâka numaralı otobüsünü dikkatsiz ve/veya ihmalkârane ve/ve-ya kanuni vecibelerini ihlâl ederek sürmek ve/veya idare etmek sureti ile davacıya çarptığını ve/veya davacıyı çiğnediğini ve ağır surette yaraladığını iddia ederek davalının aleyhine 4/70 sayılı davayı Lefkoşa Kaza Mahkemesinde ikame ederek davalıdan özel- zara.r ziyan olarak K.L.375.- ve genel tazminat olarak da K.L.20,000.- talep etti. Davacı kaza gününde bir yaşında 7 aylık ve 21 günlüktü. Davacı talep takririnin 4. paragrafında davalının dikkatsizliğini ve/veya ihmalkârlığının tafsilâtını şu şekilde ver-miştir:
"(a)Gereken tedbirleri almadan arkaya doğru araba kullanmak.
(b)Gerektiği şekilde veya herhangi bir şekilde etrafa bakmamak.
(c) Etrafı kontrol etmeden arkaya doğru sürüş yapmak.
(d) Klâkson çalmamak.
(e)Başkalarının selâmetini kaale a-lmadan vasıta kullanmak.
(f) Dikkatsiz ve ihmalkârane vasıta kullanmak."
Davalı dosyaladığı müdafaa takriri ile TR.436 plâka numaralı oto- büsünü 9.8.1969'da Kurumanastırda kullandığını ancak dikkatsiz ve/veya ihmalkârane ve/veya kanuni vecibelerini ih-lâl ederek sürdüğünü ve davacıyı çiğnediğini reddetti.
Davalı otobüsünü çalıştırmazdan önce etrafa bakıp gerekli tedbiri aldığını ve geri gelirken dikiz aynasından etrafa baktığını, kısa bir mesafe geri gittiğini, davacı kendi evinden koşarak yola çıkmaya -çalıştığı bir sırada elleri ile otobüsün arka kısmına çarparak kapı dışındaki merdivenin üzerine düşüp yaralandığıni ve davacının kusur ve ihmalinden kaza meydana gelmiş olduğunu iddia etti.
Bidayet Mahkemesi davacının şahitlerini ve davalı ile şahitlerini- dinledikten sonra davalının otobüsünü, çocukl'arın mevcudiyetini ve her an dışarı çıkmaları muhtemel olduğunu bildiği halde, gerekli tedbir almadan, böyle bir durumda bir kılavuz yardımcılığı ile selâmetle geri gitmesini temin etmeden, borusunu çalmadan, -davacı kapısının önünden o kadar yakın bir mesafeden geçerek makul ve tedbirli şahısların yapacağı ve alacağı tedbirleri almaması yüzünden davalının kazada ihmalkârlığı olduğuna ve netice olarak çocuğun bel kemiğindeki murdar iliğinde vaki kesilme dolayısı-yle her iki bacakta felç, idrar ve büyük abdesti tutamama ve oturamaz bir vaziyete gelmesine müncer olduğuna kanaat getirdi. Bidayet Mahkemesi davalının davacıya özel tazminat olarak K.L.300.-, davacının istikbalde kaybedeceği kazanç kaybı için K.L.5000.ve- hayatta kaybettiği nimetler v.s. için de K.L.10,000.- cem'an K.L. 15,300.- zarar ziyan ödemesine emir verdi.
Davalı diğer şeyler meyanında Bidayet Mahkemesinin olgularla ilgili bulgusunun hatalı olduğunu, Bidayet Mahkemesinin şahadeti yanlış değerlendirdi-ğini, davalıya herhangi bir ihmalkârlık atfedilmemesi gerektiğini ve kesilen tazminatın pek fazla olduğunu ileri sürerek hükmün aleyhine istinaf eylemiştir.
Davalı ile davacının evleri Kurumanastırda bir yan sokaktadır. İşbu yan sokak harman yerine ve tarl-alara çıkar. Verilen şahadete göre yan sokak esas sokak girişinden ileriye doğru hafif meyilli olup gayri muntazam, çukurlu ve taşlıktır. Tarafların evlerinin önünde küçük bir kaldırım vardır. Bu kaldırımın genişliği Bidayet Mahkemesinin bulgusuna göre dav-acı evinin hemen yanında batıya doğru 9 2/10 inç, onun biraz daha ilerisinde genişleyerek 10 8/10 inç ve sonra 1 ayak 2 4/10 inç olarak devam eder. Kaldırım iki tarafa doğru uzanır. Davacının evinin girişinde kırık bir beton döşeme mevcuttur.
Davacı talep -takririnde davalının otobüsünü Kurumanastırda nerede, hangi yolda ve kazanın olduğu anda. davacının nerede olduğu hususunda herhangi bir iddia yapmış değildir.
Her davada olduğu gibi ihmalkârlık davalarında da davacı davasını ispat etmek için talep takriri-nde ileri sürdüğü iddiaları mahkemede ispat etmesi gerekir. Davacının tazminat talebinde muvaffak olabilmesi için davacının üç hususu ispat etmesi gerekir.
(1)Davalının, talep takririnde iddia edildiği gibi, gereken dikkatı göstermediğini ve/veya gereken -tedbirleri almayı ihmal ettiğini;
Davalının davacıya karşı dikkatli olması gerektiğini;
(3) Davalının ihmalkârlığı davacıya zarara sebep olduğunu.
Bu hususta Woods v. Duncan and Others (1946) A.C.401 Viscount Simon sayfa 419'da şunları söy-ledi:-
"Before the liability of a defendant to pay damages for the tort of negligence can be established in an action brought by or on behalf of an injured man, three things have to be proved. - (1) that the defendant failed to exercise due care; (2) that -the defendant owed to the injured man a duty to exercise due care; and (3) that the defendant's failure was the "cause" of the injury in the proper sense of that term."
-Zarar gören şahıs zararı yapanın ihmalkâr olduğunu ve zararın bu ihmalkârlığın doğrudan doğruya neticesi olduğunu ispat etmedikçe, zarar gören şahıs herhangi bir tazminat alamaz. Yolları kullanan zarar gören şahıslar kabahatsız olsalar dahi, zararı yapan ş-ahsın herhangi bir ihmalkârlığı yoksa, maalesef tazminat alamazlar. Bu hususta Holmes v. Mather 44 L.J. Ex 176, sayfa 179'da Bramwell B. şunları söyledi:
"For the convenience of mankind and for carrying on the affairs of life persons who use roads must exp-ect these occasional mishaps, which the reasonable care of man cannot prevent. I think this action is no more maintainable than an action would be for a splash of mud in the eye, or on the dress, or on the fresh painted door of the plaintiff. If people li-ve together in populous places, they must expect to incur these risks. Such are my general views on this subject. I will now address my observations more specifically to the argument of Mr. Herchell. He says that if the driver had done nothing, there is no- reason to suppose this mischief would have happened; but that the man gave the horses a pull in the direction which they took towards the plaintiff, and so to some extent directed them thither; true, he afterwards endeavoured to direct them away from her -by pulling aside, but did not succeed; and it is said that if the defendant had not by his driver given them this impulse they would not have come upon the plaintiff. But I think that contention is not tenable. In the first place, we may say that here we m-ust look to the immediate act of mischief, that is, to what the driver was doing immediately before the mischief and not to the act next before that, otherwise we might have to go back still further, and, perhaps, say that if the defendant had not turned d-own that particular street or even started from home on that day the accident would not have occurred."
ve Fletcher v. Rylands -(1866) L.R. 1 Exch.265 Blackburn J. sayfa 286'da şunları söyledi:-
"Traffic on the highways, whether by land or sea, cannot be conducted without exposing those whose persons or property are near it to some inevitable risk; and that being so, those who go -on the highway, or have their property adjacent to it, may well be held to do so subject to their taking upon themselves the risk of injury from that inevitable danger. ..."
Blackburn J. hükmünde bu gibi şahısların karşı tarafın ihmalkâr olduğunu ve kazan-ın karşı tarafın ihmalkârlığının direkt neticesi olduğunu ispat etmedikçe herhangi biı tazminat alamayacağını belirtti.
Blackburn J.'in yukarıda iktibas ettiğim prensibi Devlin J. tarafından South ort Cor oration v. Esso Petroleum Co. Ltd. (1953) 2 All E.R-. 1204, sayfa 1208, 1209'da tasvip edildi.
İlk önce davacının tazminat talebinde muvaffak olabilmesi için üzerine düşen ispat külfetini yerine getirip getirmediği hususundaki verilen şahadeti ve Bidayet Mahkemesinin bulgularını inceleyelim. Davacı şahit ol-arak kaza olduğu zaman Abohor köyünde vazifeli olan P.Ç.585 Hilmi Ersöz ü çağırmıştır. Bu şahide göre 11 Ağustos 1969 tarihinde Abohor'da olduğu bir sırada Kurumanastırda bir çocuğa çarpma kazası olduğunu haber aldı ve bunun üzerine Kurumanastıra gitti. Ku-rumanastıra öğleden sonra gitmişti. Orada davalıyı buldu ve kazanın nasıl olduğu hususunda davalıdan izahat istedi. Bu şahidin mahkemeye bu hususta verdiği şahadet aynen şöyledir:-
"S. Orada sana şifahi olarak izah etti kaza nasıl oldu diye?
C. Evet.
- S. Bu şifahi izahatında kısa olarak ne şekilde olduğunu izah etti sana?
C. Sabahtan evimden kalktım ben Lefkoşaya gitmek için yolcu toplayım köyün içerisinde her gün olduğu gibi, çocuğun evi ile şöförün evi ayni hizadadı-r, arabasına girdi arabasını ateşledi ve bu esnada otobüsün önünde bir çocuk ve bir kadın vardı o çocuğa oradan kaçma.sını çünkü hareket edeceğini otomobili diye kaçmasını söyledi çocuğa.
S. Şifahen kendi ağzından sana ne söylediğini isti-yorum.
C. Sabahtan kalkdık dedi otomobilime girdim ateşledim otomobilimi ve ateşledikten sonra geri geri anayola çıkmak için hareket ettim bunun üzerine geri geri geldim 8 ayak sonra ayni anda farkettim dedi bir çocuğa çarptığımı ani stop- bastım frenleri çektim ve çarpılanın çocuk olduğunu gördüm annesine babasına eve götürdüm.
S. Sana bu şifahi olarak anlattığı izahında otomobilini geri
geri giderken ne şekilde baktığını nereye baktığını söyledi mi-?
C. Hiçbir tarafa bakmadığını, arkasında yahut arkasında biri var mı yok mu söylemedi bana.
otomobilini hareket ettirdiğini ve çocuğu bastığını ön aynasından gördüğünü söyledi.
S. Boru çaldım d-edi mi sana?
C. Hayır ne boru çaldı ne arkasına baktığını söyledi."
Polis çavuşuna göre davalıdan izahat aldıktan sonra davalının huzurunda bazı ölçüler aldı ve bir plân hazırladı. Polis hazırladığı plânı mahkemeye Emare I olarak ibraz et-miştir. Polis mahkemeye ibraz ettiği bu plâna ve şahadete göre kazanın olduğu sokak bir yan sokaktır ve davalı otobüsünü bu yan sokağın en ucunda doğuya bakarken yolun sağ tarafında kazadan bir gün evvel parketmişti. Polisin mahkemeye verdiği ifade ve hazı-rladığı plâna göre otobüsün parkedildiği yerde ve davacının evinin önünden geçen 6 inç genişliğinde bir kaldırım vardır ve polise göre davalı otobüsünü işbu kaldırımdan 3 inç uzakta parketmiştir. Yine polisin verdiği ifadeye göre davalı geri geri giderken -kaldırıma olan bu 3 inçlik mesafeyi muhafaza etti. Polisin bu husustaki şahadeti de dava notlarında sayfa mavi 9-10'da aynen şöyledir:-
"S. Yarım ayaklık bir kaldırım var bu çocuğun evinden uzanır gider; bu arabanın durduğu yerde araba ne kadar yakın yani- kaldırımdan ne kadar uzakta idi?
C. 3 inç.
S.Kendi gösterdi sana burada idi araba onun gösterdiği yere göre 3 inç vardı kaldırım ile kendi arasında?
C. Evet.
S.Kapının önünde şu çocuğa çarptığı yerde arabanın yine ne kadar mesafesi vardı kaldırıma?
- C.Yine 3 inç, ayni olduğu şekilde doğru geri geldi hiçbir tarafa dönmeksizin."
Polis Çavuşu mahkemeye verdiği ifadede otobüsün enliliğinin 6 ayak, uzunluğunun ise 22 ayak olduğunu söyledi. Polis Çavuşuna göre şifahi izahatı ve gereken- ölçüleri aldıktan sonra davalıdan ertesi gün yazılı bir ifade almıştır. Bu ifade de polis çavuşu tarafından Emare II olarak ibraz edilmiştir. Emare II olarak ibraz edilen bu ifadenin kaza ile ilgili kısımları aynen şöyledir:-
"Ben Minareliköylü olup şimd-i göçmen olarak Çukurovada şöför olarak çalışmaktayım ve yolcu arabam TR.436 vardır ve Çukurovadan Lefkoşa'ya yolcu götürüp getiririm. Ayni zamanda mücahitlik yaparım ve iyi hatırlarım ki, 8.8.1969 tarihinde yolcu arabam TR 436'yı her zaman olduğu gibi evi-min yanına saat 15.00 raddelerinde koydum ve 9.8.1969 tarihinde sabah saat 06.00 raddelerinde Lefkoşaya gitmek için arabamı hareket ettirdim. Bu esnada arabamın yanında komşum Hüseyin Ahmet'in kızı Yıldan beş yaşlarında dururdu. Yan tarafında ve kendisini -kaçırdım ayni zamanda yine komşumun Fatma Mustafa dahi arabamın önünde takriben iki üç adım ötede zibil taşımakta idi, yolda veya orda Fatma hanımdan veya çocuk Yıldandan başkası yoktu arabamı hareket ettirdim ve ana yola geri geri arabamın aynasına bakara-k takriben 4-5 adım hemen ilerledim gördüm ki komşumun Hüseyin Ahmet'in evinden küçük çocuk atıldı yola ani ve arabamın arka sağ tekerleğinin çamurluğuna çarptı ve hemen ben stop bastım ve durdum."
Polis çavuşu davalının avukatı tarafından istintaka tabi -tutulduğunda şifahi ifade ile yazılı ifade arasında herhangi bir fark olup olmadığı hususunda sual sorulduğunda cevaben aynen şunları söyledi:
"S. Her iki ifadeyi bugün mahkemeye izah ettin benim sorum o değildir o gün yazılı ifadesini aldığın zaman sözlü -ifadesi ile yazılı ifadesi arasında fark olup olmadığını farkettin mi, sorum budur ve Türkçedir.
C. Zannederim vardır farkı. Sizin anlatmak istediğiniz herhalde başka birşey vardır.
S. Neyi açıklamak istiyorsunuz.
C. Boru çalmadı arka arka gelirken v-e tertibat almadı arkasına geri geri gelmek için
lâzımdı bir başka şahıs olsun baksın yolun temiz olup olmadığını ve işaret etsin kendine geri gel ve temizdir yol bunu da yapmadı bu şoför."
Davalının polis çavuşuna verdiği iddia olunan gerek şifahi -gerekse yazılı ifadesi tetkik edildiğinde görülüyor ki kaza olduğu an yani çocuğun otobüse veya otobüsün çocuğa çarptığı an otobüs yolun üzerinde seyretmekte idi ve çavuşun şahadetine göre yolun sağ kenarında olan kaldırımdan asgari olarak 3 inç uzakta bul-unmakta idi Davalı daha sonra verdiği şahadette otobüsün kaldırımdan yalnız 3 inç uzakta seyretmekte olduğunu kabul etmeyip, 1 - 1 1/2 ayak uzakta seyretmekte olduğunu iddia etmiştir. Daha ewel bahsettiğim kanuni prensipleri ve iktibas ettiğim içtihat kara-rlarını göz önünde tutarak davacının davalının kaza anında otobüsünü ihmalkârane bir şekilde sürdüğünü ispat etmesi gerekir. Bu gibi durumlarda davalı otobüsünü sürerken ihmalkâr olmadığını ispat etmesi gerekmez.
Davacı davasını kapattıktan sonra kaza mahk-emeleri ceza davaları sorumlusu olan Remzi Genç'i şahit olarak çağırmış ve bu kaza ile ilgili 2997/69 sayılı ceza davasının dosyasını Emare III olarak ibraz etmiştir. Bu dosyada ceza davasında kaza ile ilgili davalının verdiği yemin tahtındaki şahadet de m-evcuttur. Ceza davasındaki ifadesinde davalı kaza ile ilgili şunları söylemiştir:-
"Bu davada sanığım. TR.436 plâkalı aracın sahibi ve esas zamanda sürücüsü idim. Geceleri Çukurovada kalırım ve bu sokakta arabayı park ederim. Bu mahallede benimle beraber -4 aile kalır. Mahallede küçük çocuk 4 tanedir. O gün sabah saat 06.00'da kalktım, arabanın radiyatörüne baktım. Makinaya su dökerken Fatma Mustafa da kendi kapısından çıktı ve zibil arabası beraber benim arabanın önüne kadar geldi. Yıldan da yan tarafında -biraz arkada idi. Fatma hanım "Günaydın Ahmet Ağa" dedi. Ben de "Günaydın" dedim. Fatma hanım benimle Lefkoşa'ya selâm gönderdi, Yıldan arabanın sol tarafında idi. Ben Yıldan'a; "çekil dedem" dedim. Çocuk Fatma hanımla ki halasıdır yürüdüler ve arabadan 3 -adım kadar önüne geldiler. Ben arabaya girmeden önce sol tarafıma baktım, sonra sağ tarafıma baktım. Yani etrafı kontrol ettim. Kimse yoktu. Kapıyı açtım ve içeri girdim. Vitezi boşalttım. Makineyi işlettim. 1-2 dakika bıraktım makine işleyip kızması için,- geri vitezini koydum. Sağ taraftaki aynaya baktım. Bu ayna geriyi görmek içindir. Ağır ağır geriye gitmek için hareket ettim. Aşağı yukarı ağır ağir 6 ayak hareket ettim geriye doğru. O anda gördüm ki, çocuk kapıdan dışarı fırladı ve arabaya değdi ve düşt-ü. Çocuk yan arka üstü kendi evinin sekisinin üstüne düştü. Ben ani olarak stopladım. Çocuğun atılması, stoplamam ve durmam ani oldu: Stoplama olunca araba ne ileri gitti ne de geri gitti."
Ayni ifadede polis tarafından yapılan istintakta ise davalı aynen- şunları söyledi:-
"O gün arabaya girmeden hem sol taraftan hem sağ taraftan etrafı kontrol ettim. Ben polise verdiğim ifadede bunu söyledim. Belki yazmadı. Ben otomobilime girince vitezi boşlattım. Otomobili işlettim. Araba ısındı ve geri vitezi koydum. A-ynaya baktım ve geri geri hareket ettim. Sağ tarafın bütün arkası aynadan görünür. Sol tarafım. görülmez. Otomobil hareket etmezden önce tekrar aşağıya inip kontrol etme hissiyatını duymadım. Çocuğun atıldığını arabaya dayandığında gördüm. Çocuğun kapıdan -atılıp arabayı bulması 2 ayak kadar bir mesafe içerisinde olmuştur. Çocuk iki elini sağ arka tekerleğin çamurluğuna dayadı ve yan üstü düştü. Bu hususu polis çavuşu Ekrem'e söyledim. Yazdı mı, yazmadı mı bilmiyorum. Geri giderken boru çalmadım. Çocuğun yan- düştüğünü gördüm. Fatma hanım çocuğu görmedi. Çocuk düşüp ağlayınca Fatma hanım "Nedir Ahmet Ağa" diye sordu. Ben de "çocuk otomobile gelip çarptı" dedim. Ben Fatma hanıma "çocuğu çiğnedim" demedim. Çiğnesem pastelli gibi olurdu zaten. Ben ifademde çavuşa- ağır ağır kelimesini kullandım. Çarpma, stoplama ve durma ani oldu. Bunu çavuşa o gün söyledim. Doğru değildir ki ben Hüeyin'e "Nasıl olduğunu görmedim. Geri geri giderdim ve çocuğu çiğnedim" dedim, Raif'in kahvesinde. Daima geri geri çıktığım için o gün -de öyle yaptım. Tabü ki o gün harman yerinde çamur gibi bana engel ola.bilecek bir husus yoktu. Polise kazayı bildirmedim. Çünkü Hüseyin'in o gün şikâyeti yoktu. Ekrem çavuş geldiğinde ben o gün köyde yoktum ve kroki yapıldığında hazır değildim. Ben o gün -etrafımı kontrol ettim ve geri geri gittim. Aksi iddia doğru değildir. Ana yola geri geri gitmek için 20 ayak mesafe vardır. Kanaatimce bir rehbere ihtiyaç yoktur. Çünkü tarla bir yoldur. Dikkatsiz sürdüğümü ve bir kazaya sebebiyet verdiğimi kabul etmiyoru-m."
Davalı hukuk davasında da yemin tahtinde şahadet vermiş ve kendisinin aslen Minareliköylü olup göçmen olarak Kurumanastıra gittiğini ve kaza gününe kadar 4 1/2 sene kadar uzun bir zaman otobüsünü her gün ayni yere parkettiğini, kaza gününde yaptığı gi-bi a.yni şekilde geri geri gittiğini, otomobilini parkettiği yolun yan ve kısa bir yol olduğunu, bu yolun çıkışı tarlalara gittiğini, o yolda otobüsünü parkettiği tarafta 3 ev olduğunu, karşı tarafta da bir ev olduğunu belirtti. Sağ tarafta olan evlerin ke-ndisinin, davacının babasının ve dedesinin olduğunu, davacının halasının evinin de karşı tarafta olduğunu, söyledi. Bu sokakta hep 4 çocuk olduğunu, bunların üçü davacı ile onun iki kardeşi olduğunu, 4. çocuğun da davacının halasının kızı olduğunu söyledi.- Davalı şahadetine devam ederek kaldırımdan 1 veya 1 1/2 ayak uzakta parkettiğini yani kaldırım ile araba arasında 1-1 1/2 ayak mesafe olduğunu iddia etmiştir. Kaza ile ilgili ise hukuk davasında davalının verdiği şahadet aynen şöyledir:-
"S. O gece park e-ttin ertesi gün sabahleyin ne yaptın?
C. O gece park ettim sabahleyin kalktığımda gittim kaboyu açtım radiatörü açtım su isterdi gittim çeşmeden su doldurdum geldim suyunu koydum arabanın gittim tenekesini koydum kaboyu kapadım içeri giriyordum makineyi i-şleteyim Fatma hanım çıktı ve Yıldan beraber orada yan tarafımda dururdu.
S. Yıldan dediğin yaralanan çocuğun kardeşidir?
C. Evet kız kardeşidir. Dururdu halasının yanında dedim
çekil biraz öteye taraf makineyi işleteceğim ve öne gideceğim dedim. Fatma ha-nım çocuğu çekti 3 adım arabanın ön kısmından durdular. Ben hemen sağ tarafına geçtim vitesi boşalttım hareket etmeden işlettim arabamı 2,3 dakika araba kızdıktan sonra vitesi koydum aynayı aldım gözüme ve geri geri hareket etmeğe çalıştım. Bir müddet hare-ket ederken aşağı yukarı 5-6 ayak kadar çocuk kapıdan fırladı arabanın üzerine değdi düştü öne, ben durdum Fatma hanım dedi bana ani olarak durduğumda ne oldu Ahmet Ağa dedi, dedim çocuk çarptı arabaya."
Davalı, davacı avukatı tarafından istintaka tabi tut-ulduğunda ise kaza ile ilgili şunları söyledi:-
"S.Komşunundur da bu çarptığın çocuk bilirsin o yerde çocuk olduğunu.
C. Bilirdim.
S.Olduğun yerden geri geri hareket etmeğe başladığında dikiz aynasına bakarken sen yahut başka sorayım, senin
çocuğa çarpt-ığın yer kapının önünde idi?
C. Evet sokak kapısının önünde idi.
S. Sen olduğun yerden hareket etmezden ewel otomobilinin aynasından sokak kapısı görülür mü idi?
C. Evet. İçi görünmez, kapı görünür tabü.
S. Senin durduğun yerde bu kapının içi görülür mü id-i? 236
C. Hayır hizası görülürdü.
S Ve senin iddiana göre hareket ettiğinde kapının kendisi görünmezdi?
C.Kapının içi görünmezdi kapı görülürdü. Kapının içi görünmez, kapının tahtası görünmez, hizası görülür.
S.Demek kapın-ın tahtası görünmediğine göre açık olup olmadığı görünmez hareket etmezden evvel?
C. Görünmez tabü çünki içe açılır.
Sen hareket ederken hiç aklına geldi mi ki madem kapının açık olup olmadığı belli değil
olmaya ki ansız-ın bu kapı açılır ve çocuk dışarı çıkar ve otomobile çarpar.
Öyle birşey hatırıma gelirdi ağır ağır giderdim varmaya ki bir çocuk atılır kapıdan ve kendini
çiğnerim diye.
S.Demek sen böyle bir ihtimali göz önünde bu-lundurarak çok ağır giderdin?
C. Evet.
S.İşte hesabın uymadı, sen hesapladın ağır ağır gidersin ve çarpmayasın diye hesapladın.
C. Evet.
S. İşte buna rağmen atılan bir çocuğa çarptın.
- C. Ne yapmam lâzımdı benim.
S.Ve yine senin iddiana göre takriben 6 ayak gittikten sonra çarptın bu çocuğa?
C. Aşağı yukarı 6 ayak.
S. Bu çocuğun kapının içinden atıldığını da gördün?
C. Kapıdan- ani olarak atılıp ve arabaya değmesini gördüm.
S. Kapıdan çıkarken gördün mü?
C. Kapı dan ani olarak atıldığını gördüm.
S. Kapının denginden giderdin sen?
C. Tabii.
S.Çocuk kapıdan çıktı s-en dedin 6 ayak hareket ettin ve çocuğa çarptığının farkına vardın ve
çocuk kapıdan çıktığı anda sen ne kadar hareket etmiştin?
C. 6 ayak kadar geri gittim ağır ağır.
S. Çocuğu görürsün aynadan çocuğun çı-ktığını görürsün çocuğun çıkması ile vurması bir oldu?
Çocuğun çıktığını görmüyorum, çocuk arü olarak çıkıyor ve arabaya dayanıyor ve düşüyor
ve ani olarak ben duruyorum. Evin içini aynadan göremem ya.
S. Çı-karken kapının hizasıridan gördün mü görmedin mi?
C. Kapıdan atılırken dayandı a.rabaya.
S.Kapıdan atılırken dayandı fakat kapıdan atılırken gördün m ü ?
C. Çocuk atılırken arabaya dayandı ve düştü.
- S.Sen çocuğu kapının hizasından çıkarken gördün mü görmedin mi?
C. Arabaya değerken gördüm. Kapıdan atılırkenden arabaya değdi ve düştüğünü gördüm."
Davalı kendi avukatı tarafından tekrar istintaka tabi tutulduğunda kazadan hemen -önce kaza anındaki hareketleri ile ilgili dava zabıtlarında mavi 31'de aynen şunları söyledi:-
"S.Kaldırımdan 3 inç olsun 1 ayak olsun senin orda. yapabileceğiri bir şey var mıydı?
C.Çocuğu ben kaldırımın yahut kapının içerisinde yahut biraz dışarısında- kapının içinde durmuş olduğunu görseydim hemen dururdum.
S.Sen hareket ettiğin andan çocuğun gelip de üstüne çarpacağı ana kadar gözünü dikiz aynasından hiç kaçırdın mı?
C. Hayır.
S.Sen bütün bu zaman zarfında herhangi bir surette bu arkadan görüşürıüz -kayboldu mu?
C. Gözükür.
S. Herhangi bir görüş mesafesi kaybettin mi?
C. Hayır."
Davalı Bidayet Mahkemesinin bir hakimi tarafından kazanın nasıl olduğu hususunda kaza ile ilgili sorulan suallere verdiği cevaplarda dava zabıtları mavi 31'de aynen şunları s-öyledi:-
"S.Hakim Fazıl Beye: Sen Aziz beyin suallerine diyorsun ki dikiz aynasından hiç gözünü ayırmadın?
C. Evet. Yandakine bakıyordum.
S. Niye yandakine bakıyordun da içeridekine bakmıyordun?
C. İçerideki ayna uzağı gösterir dikiz aynası yakını ve uz-ağı
gösterir ve yanı da gösterir.
S. Demek hep bütün gözün orada idi?
C. Evet.
S.Bu sağ tarafta olan aynadan sol taraftaki yanı nasıl görüyorsun?
C. Sol tarafına daha ewelden bakarsın.
S. Sağ tarafına bakmazmısın daha evvel?
C. Bakarsın.
S. Baktın mı burd-a?
C. Baktım tabü.
S. Bir de bu otomobilin duruş vaziyetini anlat bize, onların evinin yanında dururdun senin kendi evinin yanında niye durmuyordun?
C. Babasının evi benim sokak kapısına gayet yakındı ve benim evin dibine koyduğumda babasının kapısının önü-nde olurdu onun için babası bana o zaman dedi ki buraya koy arabanı ve oraya koydum ben de."
Kaldırımın genişliği hususunda ihtilâf olduğu için mahkeme bizzat yeri ziyaret etmiş ve mahkeme huzurunda yeniden ölçü alınmıştır. Polis çavuşu ilk önce mahkemeye- verdiği şahadette ve ibraz ettiği plânda kaldırımın genişliğinin 6 inç olduğunu söylemiş ve plânda da sarahaten kaldırımın genişliğini 6 inç olarak göstermiştir. Emare I olarak ibraz edilen plânda 8 numara ile işaretlenen yerin kaldırımın genişliğini göst-erdiği sarahatla belirtilmektedir, ve plânda 8 numaralı nokta davacının evinin batı tarafındaki yeri 6 inç olarak göstermektedir. Emare I'de polis çavuşunun yazısı ile 8 numaralı yer için aynen şunlar yer almaktadır.
"8. Yolun yalnız evin yanındaki 6 inçli-k kaldırım."
Mahkeme yeri ziyaret ettikten sonra ayni polis çavuşu hakimlerin huzurunda yeri ölçmüş ve geri geldikten sonra yeniden yemin tahtında şahadet vermiştir. Bu şahadet dava zabıtlarında mavi 48'de görülmektedir ve aynen şöyledir:-
"S. Kapının b-atı kenarındaki kaldırımı metre ile ölçtünüz.
C. Evet.
S. Ne buldunuz?
C. 9,2 inç.
S.Batı tarafında daha ilerideki kaldırım vardır onu ne buldunuz ?
C. 1 ayak 2,4 inç.
S. Bir de ikisinin arasındaki bir kaldı-rımı ölçtünüz.
C. Onu da 10' 8" inç buldum."
Mahkeme hükmünde ise kaldırımın genişliği ile ilgili aynen şunları söylemiştir:-
"Tarafların evlerinin önünde küçük bir kaldırım vardır. Bu kaldırımın genişliği dsvacı evinin hemen yanında. batıya doğru 9 2/10- inç, onun biraz daha ilerisinde ğenişleyerek 10 8/10 inç ve sonra 1 ayak 2 4/10 inç olarak devam eder. Kaldırım iki tarafa doğru uzanır."
Kanaatımca kaldırımın genişliği hususunda mahkemenin yaptığı bulgu, mahkemenin huzurunda alınan ölçüyü göz önünde tu-tarak, doğrudur. Polis çavuşunun yemin tahtında kaldırımın genişliği hususunda verdiği ilk şahadeti mahkeme yeri ziyaret ettikten sonraki şahadeti ile bağdaşmadığı ve kaldırımın genişliği 6 inç olduğu hususundaki şahadetin doğru olmadığı aşikârdır.
Bidayet- Mahkemesi hükmünde yolun 16 ayak genişliğinde olduğu, tarlalara ve harman yerine araba ve traktörlerin de geçtiği sabit olduğundan davalının otobüsünü mümkün mertebe kaldırıma yakın bir mesafeye parketmesi zaruri olduğuna kanaat getirdi. Esasen Kıbrıs Hig-hway Code un 35. paragrafı taşıt vasıtaları parkedildiğinde mümkün olduğu kadar yolun kenarına park edilmesini öngörmektedir. 35. paragraf aynen şöyledir:-
"When you stop your vehicle draw in as close as possible to the side of the road."
Kanaatımca Mahk-emenin bu husustaki kanaatı hatalı değildir. Ancak bununla otobüsün kaldırıma ne kadar yakın bir mesafede parkedildiği kat i olarak belli değildir.
Mahkeme hükmünde notların mavi 50. sayfasında çarpma noktası ile ilgili şunları söyledi:-
"Bu ibraz edilen s-keçte gösterildiği gibi ve davalı tarafın- dan kabul edildiğine göre çarpma noktası davacının evinin giriş kapısının önünde beton sahanlıkta olmuştur."
Mahkemenin çarpma noktası ile ilgili işbu bulgusu verilen şahadetle bağdaşmamaktadır. Gerek polis çavuş-unun gerek davalının verdiği tüm şahadet ve gerekse ibraz edilen plân incelendiğinde çarpma noktasının davacının evinin giriş kapısının önündeki beton sahanlıkta olduğuna dair herhangi bir şahadet mevcut değildir. Hatta mahkemenin işbu bulgusunu destekleyi-ci olara.k aldığı şahadet (ma.vi 52'de iktibas edilen şahadet) dahi, mahkemenin bulgusunu desteklemez. Mahkemenin işbu bulgusu ile ilgili zabıtlarda sayfa mavi 52'de iktibas ettiği şahadet aynen şöyledir:"
Tutanaklar s.25'de ya.zılı şaha.det şöyledir:
S. Ç-ocuğa çarptığın yer kapının önünde idi?
C. Evet sokak kapısının önünde idi.' "
Tüm şahadet incelendiğinde otobüs çocuğa veya çocuk otobüse çarptığı an çocuğun kaldırımda veya yolda veya kısmen kaldırımda ve kısmen yolda olduğu kat'i olarak tesbit edileme-z. Çarpma anında çocuk, belki ayakları kaldırımın kenarında vücudunun üst kısmı yola fırlamış bir durumda kaldırımın üstünde veya bir ayağı kaldırımda bir ayağı yolda vücudunun bir kısmı kaldırımın üzerinde bir kısmı yolda veya tamamıyle kaldırımın dibinde- yolun içerisinde olabilirdi. Bu hususta daha evvel de belirttiğim gibi kesin bir şahadet yoktur. Kesin olan şahadet otobüsün kaldırıma yakın bir yerde seyrettiği an çocuk otobüse çarptıktan sonra çocuğun kaldırıma düştüğüdür. Emare I olarak polis çavuşu t-arafından ibraz olunan plânda dahi, çocuğa çarptığı yer yolun içerisinde gösterilmektedir. Çarpmadan sonra çocuğun kaldırıma düşmesi, çocuğun çarpma anında tamamıyle kaldırımın üzerinde olduğunu kesin olarak ispat etmez. Daha önce iktibas ettiğim polisin ş-ahadeti "ayni olduğu şekilde doğru geri geldi hiçbir tarafa dönmeksizin" ve diğer tüm şahadet göz önünde tutulduğunda çarpma noktasının yolun içinde davacının kapısının önünde bir yerde olduğudur. Bidayet Mahkemesinin çarpma noktası ile ilgili bulgusunu de-stekleyici herhangi bir direkt veya zahiri delil (direct or circumstancial evidence) olmadığına göre Bidayet Mahkemesinin 'çarpma noktası davacının evinin önündeki beton sahanlıkta olduğu hususundaki bulgusu hatalıdır.
Bir alt kademedeki mahkemenin olgular- (vak'alar) hususunda yaptığı herhangi bir bulguya Yüksek Mahkeme İstinaf Mahkemesi olarak kolay kolay müdahale etmez. Bilhassa mahkemenin olgular hususundaki bulgusu şahitlerin, karakter ve şahadet verirken takındıkları tavır ve hareketlerine istinad etti-rilmişse, İstinaf Mahkemesinin bu gibi bulgulara müdahale etmezden önce çok dikkatli davranması gerekir. Ancak alt kademedeki mahkemenin bulgusu mahkeme huzurunda verilen direkt veya zahiri delillere istinad ettirilmişse ve alt icademedeki mahkemenin bu hu-susta verdiği gerekçeler ikna edici değilse veya mahkeme huzurunda verilen direkt veya zahiri deliller tarafından desteklenmiyorsa, İstinaf Mahkemesi tereddütsüz bu gibi bulgulara müdahale etmesi gerekir. Buna ilâveten alt kademedeki mahkemenin bulgusu, h-uzurunda olan direkt şahadete değil de huzurunda olan şahadetten çıkardığı sonuçlara (inferences) istinad ettirilmişse, İstinaf Mahkemesinin bu gibi çıkarılan sonuçları incelemesi ve mahkeme huzurunda olan tüm şahadet ışığında kendi sonuçlarını (inference)- çıkarmaları gerekir. Bu hususta Viscount Simon, Lordlar Kamarasında Watt or Thomas v. Thomas (1947) A.C. 484, sayfa 486 ve 487'de şunları söyledi:-
"An appellate court has, of course, jurisdiction to review the record of the evidence in order to determin-e whether the conclusion originally reached upon that evidence should stand; but this jurisdiction has to be exercised with caution. If there is no evidence to support a particular conclusion (and this is really a question of law), the appellate court will- not hesitate so to decide. But if the evidence as a whole can reasonably be regarded as justifying the conclusion arrived at at the trial, and especially if that conclusion h-as been arrived at on conflicting testimony by a tribunal which saw arıd heard the witnesses, the appeIlate court will bear in mind that it was not enjoyed this opportunity and that the view of the trial judge as to where credibility lies is entitled to gr-eat weight. This is not to say that the judge of first istance can be treated as infallible in determining which side is telling the truth or is refraining from exaggeration." ....... .................. It not infrequently happens that a preference for 'A'-s evidence over the contrasted evidence of B. is due to inferences from other conclusions reached in the judge's mind, rather than from an unfavourable view of B's veracity as such: in such cases it is legimate for an appellate tribunal to examine the grou-nds of these other conclusions and the inferences drawn from them, if the materials admit of this; and if the appellate tribunal is convincied that these inferences are erroneous, and that the rejection of B's evidence was due to the error, it will be just-ified in taking a different view of the value of B's evidence."
Ayni davada Lord Thankerton ise sayfa 487 ve 488'de şunları söy-ledi:-
"I do not find it necessary to review the many decisions of this House, for it seems to me that the principle embodied therein is a simple one, and may be stated thus: I. where a question of fact has been tried by a judge without a jury, and there i-s no question of misdirection of himself by the judge, an appellate court which is disposed to come to a different conclusion on the printed evidence, should not do so unless it is satisfied that any advantage enjoyed by the trial judge by reason of having- seen and heard the witnesses, could not be sufficient to explain or justify the trial judge's conclusions; II. The appellate court may take the view that, without having seen or heard the witnesses, it is not in a position to come to any satisfactory conc-lusion on the printed evidence; III. The appellate court, either because the reasons given by the trial judge are not satisfactory, or because it unmistakably so appears from the evidence, may be satisfied that he has not taken proper advantage of his havi-ng seen and heard the witnesses, and the matter will then become at large for the appellate court. It is obvious that the value and importance of having seen and heard the witnesses will vary a-ccording to the class of case, and, it may be, the individual case in question."
Yine bu hususta Baggallay, J.A. İstinaf Mahkemesinde, The Glanibanta (1876) 1 P.D. sayfa 287-288'de aynen şunları söyledi:
"Now we feel, as strongly as did the Lords of the P-rivy Council in the cases just referred to, the great weight that is due to the decision of a judge of first instance whenever, in a conflict of testimony, the demeanour and manner of the witnesses who have been seen and heard by him are, as they were in t-he cases referred to, material elements in the consideration of the truthfulness of their statements. But the parties to the cause are nevertheless entitled, as well on question of fact as on question of law, to demand the decision of the Court of Appeal, -and that Court cannot excuse itself from the tz.sk of weighing conflicting evidence and drawing its own inferences and conclusions, though it should always bear in mind that it has neither seen nor heard the witnesses, and should make due allowance in this- respect....
In the present case it does not appear from the judgment, nor is there any reason to suppose, that the learned judge at all proceeded upon the manner or demeanour of the witnesses; on the contrary, it would appear that his judgment in fact pr-oceed upon the inferences which he drew from the evidence before him, and which we have really the same means of considering that he had, and with this further advantage, that we have had his view of the inferences to be drawn from the evidence as well as -the evidence itself made the subject of elaborate and able discussion on both sides."
Bidayet Mahkemesi hükmünde otobüsün parke-dildiği yerde kaldırımdan ne kadar uzak mesafede olduğu hususunun ihtilâf konusu olduğunu ve bu husus için şahitlerin bir hayli istintaka tabi tutulduğundan bahsetmektedir. Mahkeme hükmüne devamla duruş vaziyette otobüsün kaldırıma olan mesafesi 3 inç veya- 1 ayak olsun, geri hareket ettikten sonra davacının evi önünde çarptığı sıradaki vaziyetin mühim rol oynadığı kanaatına vardı. Bu husus için mahkeme şu bulguyu yapmıştır.
"Çocuğa. kapı eşiğinde çarptığına göre ve çocuğun da kapı eşiğine düştüğüne ihtilâf -olmadığına göre çocuk kapı eşiğinde bulunduğu bir anda otobüsün bu eşiğe çok yakın bir mesafede seyir etmekte olduğu aşikârdır."
Daha önce belirttiğim gibi mahkemenin çarpma noktasının kapı eşiğinde olduğunu ve bunun ihtilâf konusu olmadığı hususundaki bu-lgusu hatalıdır. Mahkeme hükmünde bahsettiği çok yakın mesafenin ne olduğu hususunda kat'i bir bulgu yapmış değildir. Mahkeme hükmünde belirttiği gibi davacı otobüsün kaldırımdan 3 inç bir mesafeden seyretmekte olduğunu, ve davalı ise kaldırımdan 1-1 1/2 a-yak bir mesafede seyretmekte olduğunu iddia etmiştir. Mahkeme bu iki iddianın hangisini tercih ettiğine dair veya bu hususta hangi şahide inanıp inanmadığına dair herhangi bir bulgu yapmış değildir. Ancak otobüsün kaldırıma çok yakın bir mesafeden seyretme-kte olduğunu belirtmekle iktifa etmiştir, ve bu bulgusunu da çarpma noktasının davacının kapı eşiğinde olduğuna istinad ettirmiştir. Çarpma noktası hususundaki bulgusu hatalı olduğuna göre mesafe bakımından bulgusu da hatalı olması gerekir. Çünkü eğer mahk-emenin çarpma noktası ile ilgili bulgusu hakikaten doğru ise, otobüsün kaldırıma çok yakın bir mesafeden değil de otobüsün, en azdan tekerleklerden dışarıya fırlayan bir kısmının kaldırımın üzerinden seyretmesi icap ederdi. Bu hususta ne bir iddia yapılmış- ne de şahadet verilmiştir. Polis çavuşu mahkemeye verdiği şahadette davalı kendisine otobüsün parkedildiği yeri gösterdiğinde ve yeri ölçtüğünde mesafenin 3 inç olduğunu iddia etmiş, davalı ise bunun 1-1 1/2 ayak arasında olduğunu iddia etmiştir. Polis ça-vuşu otobüsün geri geri seyrederlcen kaldırıma paralel bir durumda ayni hizada geri gittiğini davalının söylediğini belirtmiştir. Davalı şahadetinde kaldırımın genişliğinin aşağı yukarı bir ayak olduğunu iddia etmiş polis çavuşu ise ilk önce yol boyundaki -bütün kaldırımın genişliğinin 6 inç olduğunu söylemiştir. Halbuki daha sonra mahkeme huzurunda kaldırımın genişliği ayni şahit tarafından ölçüldüğünde, daha ewel belirttiğim gibi 9 2/10'dan 1 ayak 2 4/10 inç arasında idi. Yani kaldırımın en dar yeri 9 2/10- inç, en geniş yeri de 1 ayak 2 4/10 inçti. 9 2/10 inç genişlik davacının kapısının hemen batı tarafındaki genişliğini göstermektedir. Doğu tarafındaki kaldırımın genişliği hususunda polis çavuşu tarafından mahkeme huzurunda yaptığı ölçü ile ilgili herhang-i bir şahadet verilmiş değildir. Ancak ilk verdiği şahadette kaldırımın ayni genişlikte uzanıp gittiğini söylemiştir. Kaldırımın genişliği de her tarafta ayni olmadığına göre kaldırımın otobüsün parkedilmiş olduğu yerde genişliğini kat'iyetle tesbit etmek -imkânsızdır. Şayet kaldırımın otobüsün durduğu yerdeki genişliği davacının kapısının hemen batısındaki genişliği kadar yani 9 2/10 inç ise ve polis çavuşunun şahadetine göre otobüs geri geri giderken ayni hizayı takip ettiğine ve kaldırıma paralel bir şeki-lde devam ettiğine göre, eğer kaldırım ile parkedilmiş otobüsün arasındaki mesafe 3 inç olmuş olsaydı otobüs geri geri gittiğinde davacının kapısının hizasını geçtikten sonra kaldırımın üzerine çıkması gerekirdi. Çünkü en az genişlik olan 9 2/10 inç ile en- fazla genişlik olan 1 ayak 2/10 inç arasında 5 2/10 inç fark vardır. Polis çavuşu şahadetinde kaldırımın ayni genişlikte olduğunu söyledi. Eğer bu böyle ise otomobilin parkedildiği yerde kaldırımın genişliği 1 ayak 2 4/10 inç de olabilirdi. Parkedildiği y-erde otobüs kaldırımdan 3 inç uzakta clsa dahi, davacının evinin kapısının önündeki kaldırımın betonu kırık, kapının önünün batı yanı da yalnız 9 2/10 inç genişliğinde olduğuna ve otobüs kaldırıma paralel ve düz olarak geri gittiğine göre otobüs kapının ön-ünde kaldırımdan en az 8 2/10 inç uzakta olması gerekirdi. Çünkü kaldırımın en dar yeri ile en geniş yeri arasındaki fark olan 5 2/10 inç ilâve edildiğinde 8 2/10 inç olur. Polis çavuşu ölçü alıp plân hazırladığında, plân üzerinde otobüsün parkedilmiş oldu-ğu yerde otobüs ile kaldırım arasındaki mesafeyi göstermiş değildir. Polis çavuşu ölçü alıp plânı hazırladığından şahadet verinceye kadar uzun bir zaman geçtiğini, şahadet verdiği an elinde herhangi bir kayıt olmadığını, herhangi bir belgeden (polis not de-fteri) fayda.lanmadığını (refresh his memory), mahkemede ilk verdiği şahadette ve ibraz ettiği plânda kaldırımın genişliğini 6 inç gösterdiği halde mahkeme huzurunda ölçü aldığında kaldırımın 6 inçten fazla olduğunun sabit olduğunu ve yukarıda belirtilenle-ri göz önünde tutarak otobüsün parkedildiği yerde ve çarpma anında kaldırımdan 3 inçten daha uzak bir mesafede olması gerekirdi.
Mahkeme çocuğun kapıdan fırlayıp otobüse çarptığını makul karşılamadı. Bu hususta mahkemenin hükmü aynen şöyledir:
"Kaza anınd-a çocuğun kapıdan fırlayıp otobüse çarpması hususundaki iddiasını da makul karşılamadık.
Otobüs kapı hizasına gelmek üzere iken çocuk fırlamış olsaydı otobüsün altında kalıp ezilmesi lâzım gelirdi. Otobüs kapı hizasına geldikten sonra çocuğun kapıdan fırl-amasına ihtimal vermiyoruz."
Çocuğun kapıdan ani olarak atılmadığına dair mahkeme huzurunda herhangi bir direkt delil yoktur. Bilâkis çocuğun kapıdan ani olarak atıldığı hususunda davalının mahkeme huzurunda yemin tahtında verdiği şahadet ve davacı şahidi- tarafından ibraz edilen davalının polise verdiği yazılı ifade mevcuttur. Hiç şüpre yoktur ki mahkeme davalının bu hususta verdiği şahadeti kabul etmemeye yetkisi vardır. Ancak böyle bir şahadeti niçin kabul etmediğine dair gerekçe vermesi gerekir. Mahkeme- davalının bu husustaki şahadetine inanmadığına dair herhangi bir bulgu yapmış değildir. Ancak bu husustaki iddiasını makul karşılamadığından bahsetmektedir ve niçin makul karşılamadığına da gerekçe olarak 'otobüs kapı hizasına gelmek üzere iken çocuk fırl-amış olsaydı otobüsün altında kalıp ezilmesi lâzım geldiğini' bulmuştur. Kanaatımca bunun mutlaka böyle olması lâzım gelmezdi. Eğer otobüsün en arka tarafı çocuğun kapının hizasına yanaştığında çocuk ani fırlamış olsaydı ve davalı da bu fırlamayı görmüş ol-saydı otobüs, çok yavaş gittiğine göre, aniden durabilir ve çocuk otobüsün altına girip ezilmeyebilirdi. Mahkeme ikinci bir gerekçe olarak da 'otobüs kapı hizasına geldikten sonra çocuğun kapıdan fırlamasına ihtimal vermediğini' göstermiştir. Buna niçin ih-timal vermediği hususunda herhangi bir gerekçe vermiş değildir. Hiç şüphe yoktur ki bir mahkeme huzurunda kanaatbahş bir derecede ispat olunan olgulardan meselenin nasıl olduğu hususunda bir sonuç çıkarabilir. (inference). Fakat böyle bir sonucun mahkeme h-uzurunda ispat olunan olgulara istinad ederek makul olması gerekir. Yüksek Mahkeme İstinaf Mahkemesi olarak Bidayet Mahkemesi huzurunda ispat olunan vakalardan meselenin nasıl olduğu hususunda en azdan Bidayet Mahkemesi kadar sonuç çıkarmaya (inference) ye-tkilidir ve hatta bunu yapmak mecburiyetindedir. Bu hususta Viscount Cave L.C. Mersey Docks and Harbour Board v. Procter (1923) A.C. H.L. sayfa 258'de şunları söyledi:
"In such a case it is the duty of the Court of Appeal to make up its own mind, not disre-garding the judgment appealed from and giving special weight to that judgment irı cases where the credibility of witnesses comes into question, but with full liberty to draw its own inference from the facts proved or admitted, and to decide accordirigly. I-n the present case there is no question of the credibility of witnesses. The material facts, so far as they are known, are undisputed; and the Court of Appeal was at liberty, and indeed was bound, to draw its .own inference f rom them."
-Bu davada otobüs hareket etmezden ewel çocuğun evde veya nerede olduğuna dair herhangi bir şahadet yoktur. Yine bu çocuğun normal olarak kaçta kalktığına, kalktıktan sonra ne yaptığına dair herhangi bir şahadet mevcut değildir. Çocuğun otobüse çarptığı an -veya otobüsün çocuğa çarptığı anda çocuğun hangi tarafı otobüse çarptığını veya otobüsün hangi kısmı çocuğa çarptığını gösterecek herhangi bir yara izi olduğu hususunda da bir şahadet yoktur. Daha önce de belirttiğim gibi davalı gerek polise verdiği yazılı- ifadede gerek ceza davasında verdiği şahadette ve gerek hukuk davasında verdiği şahadette çocuğun ani olarak kapıdan fırladığını ve kapıdan çıkması ile otobüsün sağ yan tarafında arka kanadın üzerine deyip kaldırıma düşmesinin bir an içinde olduğunu iddia- etmiştir. Davacı davalının bu iddiasının doğru olmadığını çünkü polis çavuşuna ilk verdiği izahatta çocuğun ani fırladığını söylemediğini ve çocuğa çarptığını ve bastığını söylediğini öne sürmüştür. Davalı ise şifahi verdiği izahatta yazılı ifadesinde old-uğu gibi çocuk kapıdan aniden fırladığını söylediğini iddia etmiştir. Bu hususta davacı avukatı tarafından herhangi bir soruya tabi tutulmamıştır kaldı ki şifa.hi ifade ile yazılı ifade tetkik edildiğinde aralarında, çocuğun aniden kapıdan atıldığı hususun-dan mada, pek fark yoktur. Davacı gerek yazılı gerek şifahi ifadede otobüsünü hareket ettirmezden önce orada bir çocuk ve bir kadın bulunduğunu ve bunları otobüsün yanından uzaklaştırdığını söylemiştir. Şifahi ifadesinde çocuğu bastığını ön aynasından görd-üğünü, yazılı ifadesinde de arabasının aynasına bakarak geri geri gittiğini söyledi. Yazılı ifadesinde çocuğun arabasının arka sağ tekerleğinin çamurluğuna çarptığını söyledi, şifahi ifadede bunların söylendiğine dair polis çavuşu tarafından şahadet verilm-emekle beraber polisin hazırladığı ve mahkemeye ibraz edilen plândan açıkça görülüyor ki çocuk arabanın arka çamurluğunun yanına bir yere çarpmıştır.
Emare I olarak polis çavuşu tarafından ibraz edilen plânda 4 numaralı yer için polis çavuşu aynen şunları -kaydetmiştir:
"4. Vasıtanın çocuğa çarpmazdan önce geri yöne ilerle- diği mesafe."
Polis çavuşunun plânda 4 numaralı gösterdiği yerin sonu batıya. doğru davacının kapısının batı tarafını bir hayli geçtiği plândan açıkça görülmektedir. Bu da çarpma anında- davalının otobüsünün en arka kısmının davacının kapısını bir hayli geçmiş olduğunu gösterir. Gerek şifahi gerek yazılı ifadesinde çok yavaş gittiğini, çocuk çarparken derhal durduğunu söylemiştir. Bu böyle olduğuna göre davalının polis çavuşuna, kaza ile -ilgili ilk gün şifahi izahat verdiği an çocuğun otobüsün sağ tarafına arka kanadın üstüne çarptığını söylemesi gerekirdi. Aksi takdirde davalı otobüsün yerini polis çavuşuna gösterirken otobüsün en arka kısmını davacının kapısı önünde göstermesi gerekirdi.- Plânda çocuğun çarptığı yer 2 numaralı olarak gösterilmektedir. Bu iki numaralı yer çocuğun kapısının tam önünde yölda bir yerde gösterilmektedir ve bu yer otobüsün en arka kısmı ile otobüsün en ön kısmı arasındadır. Davalı polis çavuşuna verdiği yazılı i-fadesinde çocuğun evden ani atıldığını söyledi. Polis çavuşu ise davalının şifahi ifadesinin ne olduğunu mahkemede söylerken davalının şifahi ifadesinde ayni şeyi söylediğinden bahsetmedi. Davalı ise bu hususu da yani çocuğun evden aniden atıldığını şifahi- ifadesinde de söylediğini mahkemede yemin tahtinde iddia etmiştir. Şifahi ifadede çocuğun yola nasıl çıktığı hususunda herhangi birşey söylendiğine dair şahadet yoktur. Yani çocuğun çarpma anında otobüsün yanında nasıl bulunduğu hususunda şifahi ifadede h-erhangi birşey söylendiğine dair şahadet yoktur. Davalının şifahi ifadesi polis çavuşu tarafından not defterine geçirilmekle beraber dava esnasında polis çavuşu not defterinden şifahi ifade hususunda yararlanmış değildir. Davalının polise verdiği iddia olu-nan şifahi ifadeden bir gün sonra polise verdiği yazılı ifadede çocuğun kapıdan aniden fırladığından bahsettiğini, polisin ibraz ettiği plânda çarpma anında otobüsün yerini ve çarpmanın otobüsün arka sağ kısmının arka kanadı üzerinde olduğunu ve diğer tüm -şahadeti göz önünde tutarak davalının polis çavuşuna şifahi ifadeyi verirken çocuğun evinden aniden fırladığını davalının polis çavuşuna söylemesi pek muhtemeldir. Davalının polis çavuşuna verdiği iddia olunan şifahi ifadede çocuğun çarpmadan önce nerede o-lduğu hususunda herhangi bir sarahat olmadığını göz önünde tutarak çocuğun evden aniden fırladığını söylemediğine delâlet etmez kanaatındayım.
Bidayet Mahkemesi hükmünün bir yerinde davalının çocuğun kapıdan aniden fırlayıp otobüse çarptığı hususundaki idd-iasını makul karşılamadığını belirtirken, hükmünün başka bir yerinde davalınırı çocukların mevcudiyetini ve her an dışarı çıkmaları muhtemel olduğunu bildiği halde gereken tedbiri almadığından bahsetmektedir. Görülüyor ki Bidayet Mahkemesi kazanın nasıl ol-duğu hususunda kat'i bir kanaata varmış değildir.
Yukarıda belirtilenleri göz önünde tutarak mahkemenin çocuğun kapıdan fırlayıp otobüse çarpması ile ilgili vardığı yukarıda belirtilen kanaat ve bu hususta yaptığı istidlâl hatalıdır kanaatındayım.
Bidayet- Mahkemesi davalının dikiz aynasından devamlı arkasını kontrol ettiği hususundaki iddiasına inanmadı. Bu hususta mahkeme hükmünde aynen şunları söyledi:-
"Dikiz aynasından devamlı arkayı kontrol ettiğini söyleyen davalı çocuğu kapıdan çıkarken veya fırlark-en gördüğünü bize söyleyememiş, ancak otobüse dayalı olarak gördüm diyebilmiştir:
Bu şahadeti muvacehesinde davalının otobüsü geri sürerken arkasını devamlı kolladığı hakkındaki şahadetine inanmadık.
Şahadet istintakları sayfa 26'da bu husustaki sual ceva-plar kısaca şöyledir:
S. Çıkarken kapının hizasında gördün mü görmedin mi?
C. Kapıdan atılırken dayandı arabaya.
S. Kapıdan atılırken dayandı fakat kapıdan atılırken gördün mü?
C. Çocuk atılırken arabaya dayandı ve düştü.
- S. Sen çocuğu kapının hizasından çıkarken gördün mü gördme ın mi?
C. Arabaya deyerken gördüm kapıdan atılırken araba.ya deydi ve düştüğünü gördüm."
Yukarıda iktibas ettiğim mahkeme bulgusundan açıkça görülüyor ki mahkeme di-kiz aynasından devamlı arkayı kontrol ettiğini iddia eden davalıya inanmamasına sebep çocuğun kapıdan çıkarken veya fırlarken davalının gördüğünü söylememesi ve ancak otobüse dayalı olarak gördüğünü söylemesidir. Halbuki mahkemenin bizzat işbu görüşünü des-tekleyici olarak iktibas ettiği şahadet dahi bunun böyle olmadığını açıkça göstermektedir. Davalının verdiği ve mahkemenin hükmünde iktibas ettiği şahadet ile davalının polise verdiği yazılı ifade ve davalının diğer tüm şahadeti esaslıca incelendiğinde çoc-uğun kapıdan atılması, arabaya deymesi ve kaldırıma düşmesinin bir an içinde olduğunu davalının söylediği görülür. Otobüs ile çocuğun evinin duvarı arasındaki mesafe en az, davacının iddiası kabul edilse, bir ayak birkaç inç, davalının iddiası kabul edilse- en az 2 ayak birkaç inç olduğu göz önünde tutulduğunda çocuğun atılması, deymesi ve kaldırıma düşmesinin bir saniye meselesi hatta belki saniyeden de az olduğuna şüphe yoktur. Mahkemenin işbu bulgusunu istinad ettirdiği gerekçenin hatalı olduğuna şüphe yo-ktur kanaatındayım. Bidayet Mahkemelerinin olgular ile ilgili yaptıkları bulguların İstinaf Mahkemesi tarafından kolayca değiştirilmemesi gerektiğini müdrikim. Ancak Bidayet Mahkemelerinin olgularla ilgili bulguları hususunda verdikleri gerekçeler yanlışsa- ve şahadet tarafından desteklenmiyorsa İstinaf Mahkemesi Bidayet Mahkemelerinin bu gibi bulgularını bozması gerekir. (Bak. Merse Docks and Harbour Board v. Procter (1923) A.C. 258 H.L. ve Watt or Thomas v. Thomas 1947 A.C. 484 sayfa 488. )
Bidayet Mahkeme-si davalının otobüsü geri geri sürerken arkasını devamlı kolladığı hakkındaki şahadetine inanmamasına gerekçe olarak davalının çocuğu kapıdan çıkarken veya fırlarken gördüğünü söyleyemediğini ve ancak otobüse dayalı olarak gördüğünü, vermiştir. Bidayet Mah-kemesi davalının bu husustaki şahadetine inanmamasına davalının şahadet verirken takındığı tavır ve harekete veya şahadeti esnasında davalıya sual sorulurken verdiği cevap tarzlarına istinad ettirdiğini söylememiş ancak inanmamasına sebep olarak daha ewel -belirttiğim gerekçeleri ileri sürmüştür. Verilen tüm şahadet esaslıca incelendiğinde Bidayet Mahkemesinin bulgusunu istinad ettirdiği gerekçenin ikna edici olmadığı ve hatalı olduğu kanaatındayım. Bidayet Mahkemesinin bulgusunu istinad ettirdiği gerekçenin- yanlış olduğu, ve bulgusunu destekleyecek başka herhangi bir şahadet olmadığı göz önünde tutulduğunda Bidayet Mahkeıziesinin davalının otobüsünü geri sürerken arkasını devamlı kollamadığı hususundaki bulgusunun hatalı olduğu a.şikârdır.
Bidayet Mahkemesi- hükmünde davalının ihmalkârlıkla ilgili zabıtların mavi 53. sayfasında şunları söyledi:-
"Davalının bu şahadetinden de anlaşılacağı veçhile civar evlerden her an için bir çocuğun kapıdan dışarı çıkması ihtimali olduğu bilgisi dahilinde olmasına rağmen lâ-zım gelen makul ve tedbirli kimselerin yapması icap ettiği gibi tedbiri almamış ve arkasını gözetleyen birisi olmadan geri geri giderek kapı eşiğindeki çocuğa çarpmıştır."
İşbu iktibasta bahsolunan "bu şahadet" Mahkemenin hükmünde aynen şöyledir:-
"S. Se-n hareket ederken hiç aklına gelmedi mi madem kapının açık olup olmadığı belli değildir olmaya ki ansızın bu kapı açılır ve çocuk dışarı çıkar ve otomobil çarpar?
C. Öyle birşey hatırıma gelirdi ağır ağır giderdim varmaya bir çocuk atılır kapıdan ve kendi-ni çiğnerim diye.
S. Demek sen böyle bir ihtimali göz önünde bulundurarak
çok ağır giderdin?
C. Evet."
Mahkeme iktibas ettiği bu şahadete dayanarak civar evlerden her an için bir -çocuğun kapıdan dışarı çıkması ihtimali olduğu d-avalının bilgisi dahilinde olduğu kanaatına vardı. İktibas edilen şahadet iyice tetkik edildiğinde her an bir çocuğun cışarıya atılabileceği davalının hatırına geldiğini gösterir. Ancak hangi anda atılabileceği hatırına geldiği şahadetten pek sarih değildi-r. Kanaatımca sorulan sua.l ve verilen cevap bilhassa "böyle birşey hatırıma gelirdi, ağır ağır giderdim varmaya ki bir çocuk atılır kapıdan ve kendini çiğnerim", iyice tetkik edildiğinde davalının aklına gelen atılma otobüsün çocuğun kapısının hizasına ge-lmezden ewel atılmadır. Çünkü davalı cevabında "kendini çiğnerim diye" ibaresini kullanmıştır. Çocuğu çiğneyebilmesi için çocuğun otobüsün en arka kısmı kapının hizasına gelmezden ewel dışarıya atılması ile ve çocuğa otobüsün en arka kısmı çarpması ile ola-bilirdi. Burada üzerinde dikkatle durulacak başka bir husus da davalı "öyle birşey hatırıma gelirdi" demekle neyi kastetmiştir? Acaba çocuğun aniden dışarıya atılmasının olasıli (probable) olduğunu mu, yoksa olanaklı (possible) olduğunu mu kastetmiştir? Da-valı mahkemeye verdiği şahadette 4 1/2 sene gibi uzun bir müddet için arabasını ayni yerde parkettiğini ve her gün ayni şekilde geri geri gittiğini söylemiştir. Bu şahadete zıt herhangi bir şahadet mevcut değildir. Bu 4 1/2 sene zarfında herhangi bir çocuğ-un veya büyük bir şahsın aniden dışarıya atıldığına veya o yolda davalının herhangi bir zamanda herhangi bir tehlike ile karşılaştığına dair hiçbir şahadet yoktur. Nitekim davalı polise verdiği şifahi ifadede bu hususla ilgili polis çavuşu şahadetinde zabı-tlarda mavi 12'de aynen şunları söyledi:-
"S. Nasıl konuşmalar yaptınız ilk buluştuğunuz yerde kaza ile ilgili?
C. Geri geri giderken çarptı çocuğa bunun üzerine otomobilini orda durduttuğunu söyledi bana
- her akşam üzeri parkettiğini ve her gün sabah geri geri giderim dedi. Böyle bir durum
olacağını tahmin etmedim dedi. Bunun üzerine gidelim sana yeri göstereyim otomobilimi ve
köyde konuşarak gittim- ve orda bana gösterdi otomobilin durduğu yeri."
Bütün bunlar ve davalının davacı tarafından istintaka tabi tutulduğunda verdiği cevaplar nazarı itibara alındığında davalının hatırına gelen şeyin yani ani atılmanın olasılı (probable) değil de olanaklı (po-ssible) olduğudur, ve yine verilen cevaplar iyice tetkik edildiğinde bunun yani hatırına gelen şeyin dahi ancak otobüsün en arka kısmının çocuğun kapısının hizasına gelmezden ewel olan durum içindi. Otobüsün kapının hizasına geldikten sonra herhangi bir ço-cuğun' veya herhangi bir şahsın atılmasının olanaklı olup olmadığı davalıya sorulmuş değildir.
Bidayet Mahkemesi çarpmanın nasıl olduğu veya olabileceği hususunda kat'i olarak herhangi bir bulgu yapmış değildir. Kanaatımca bir mahkemenin bir çarpmanın veya- kazanın nasıl olduğu veya nasıl olabileceği hususunda kat'i bulgu yapması gerekir. Çünkü ancak böyle bir bulgu yapıldığı takdirde kazaya methalder olan şahıs veya şahısların herhangi bir ihmalkârlıkta bulunup bulunmadıkları hususunda bir kanaata varılabil-ir. Daha ewel de belirttiğim gibi Bidayet Mahkemesi hükmünde kaza ile ilgili yaptığı yegâne bulgu çarpmanın çocuğun kapı eşiğinde olduğu bir an olduğudur. Bu bulgunun ise hatalı olduğunu daha ewel belirtmiştim. Bu gibi hallerde yani Bidayet Mahkemesinin ka-zanın nasıl olduğu veya olabileceği hususunda bulgu yapmadığı hallerde İstinaf Mahkemesinin Bidayet Mahkemesi huzurunda verilen şahadete dayanarak kazanın nasıl olduğu veya olabileceği hususunda bir bulgu yapması gerekir kanaatındayım. İster Bidayet Mahkem-esi isterse İstinaf Mahkemesi olsun kaza ile ilgili herhangi bir bulgu yaparken talep takririni, müdafaa takririni ve bunlara istinaden verilen şahadeti göz önünde tutması gerekir. Talep takriri incelendiğinde kazanın Kurumanastırda davalının otobüsü dikka-tsiz sürmesinden dolayı davacıya çarptığını ve/veya davacıyı çiğnediğini ve davacının ağır surette yaralandığının ileri sürüldüğü görülmektedir. Davalının otobüsü yolda mı, tarlada mı sürdüğüne dair herhangi bir iddia yoktur. Kazanın nasıl olduğu hususunda- da herhangi bir iddia yoktur. Otobüs davacıya çarptığında ve/veya davacıyı çiğnediğinde davacının nerede olduğu hususunda da herhangi bir iddia yoktur. Bir davalı talep takririnde davalıya atfettiği ihmalkârlığın nelerden ibaret olduğu hususunda tafsilât -vermesi gerekir. Nitekim davacı talep takririnin 4. paragrafında böyle bir tafsilât vermiştir. Kanaatımca ihmalkârlık davalarında verilmesi gereken tafsilâtın genel mahiyette olmayıp sarih olması gerekir.
Talep takriri, müdafaa takriri ve verilen tüm şahad-et incelendiğinde kazanın, çocuğun otobüsün sağ yan tarafındaki kanadına çarpmakla meydana geldiği aşikârdır. Bu durumda kaza aşağıdaki hallerden birinin vukuu ile meydana gelebilirdi.
(1) Otobüs hareket etmezden önce çocuk kaldırımın üzerinde dururdu ve o-tobüsün sağ arka kanadı çocuğun yanına geldiğinde çocuk otobüse deyerek kaldırıma düşmüş olabilir.
(2) Çocuk, otobüs geri geri gitmeye başladıktan sonra evden mada başka bir yerde iken evinin önündeki kaldırıma gelmiş ve (1). paragrafta olduğu gibi kaza ol-muş olabilir.
(3) Çocuk otobüs geri geri gitmeye başladıktan sonra evinden yavaş yavaş çıkarak kaldırıma gelmiş ve otobüs yanından geçerken (1). paragrafta olduğu gibi kaza olmuş olabilir.
(4) Otobüs geri geri giderken ve otobüsün sağ arka kanadı çocuğun k-apısının hizasına geldiğinde davalının iddia ettiği gibi çocuk evinden aniden fırlayarak otobüsün kanadına çarpmış ve kaidırıma düşmüş olabilir.
Daha önce belirttiğim gibi talep takririnde kazadan önce çocuğun nerede olduğu, kazanın nasıl ve nerede olduğu-, çocuğun kaldırıma ne vakit ve nereden geldiği hususunda herhangi bir iddia yapılmış değildir. Ancak davalı mahkemede şahadet verirken davacının avukatı davalıya aşağıdaki soruları sormuştur. Sorular ve cevaplar zabıtların sayfa mavi 30'da aynen şöyledir:--
"S.Ben sana derim ki sen o gün hiç dikkat göstermedin ve arkanda bir şey var mı yok mu emin olmadan kapıya yakın bir yerden gittin ve bu çocuğun kaldırımın üzerinde şu aynadan görünmezdi, bulunduğu bir anda bu çocuğa çarptın sen.
C. Hayır.
S. Yolun için-de değil, çocuğa kaldırımın üzerinde çarptın. C. Hayır kapıdan çocuk atıldı geri giderken ben kapıdan çıkarkenden çarptı çocuk."
Sorulan işbu sorulardan öyle anlaşılıyor ki davacının çarpma anında tamamıyle kaldırımın üzerinde olduğu iddia edildi. Bunun d-avalı tarafından kabul edilmediği davalının verdiği cevaptan sarihtir. Davalının şahadeti hilâfına mahkeme huzurunda herhangi bir direkt veya zahiri delil yoktur. Kazadan önce davacının evinin içerisinde olmadığına veya dışarıda olduğuna. dair davacı taraf-ından herhangi bir şahadet verilmiş değildir. Bilâkis davalı polise verdiği yazılı ifadede ve mahkemede verdiği şahadette davacının kaza anından ewel yolda olmadığı ve evin içerisinden aniden fırlayıp arabanın sağ yanına çarptığını belirtti. Bu durumda kaz-anın yukarıda 1. ve 2. paragraflarda belirtildiği gibi vukubulması olanaklı (possible) olamaz. 3. ihtimale gelince bu hususta da davacı tarafından herhangi bir ahadet verilmiş değildir. Davacının avukatı davalıyı istintaka tabi tutt ğunda davacının yaşının- küçük olmasından dolayı koşamayacağını ima etmiş fakat davalı çocuğun koştuğunu ve koşabilecek durumda olduğunu söylemiştir. Bu hususta soru ve cevaplar zabıtlarda mavi 29'da aynen şöyledir:-
"S. Daha evvel görürdün kendisini koşardı?
C.Araba orada park-edilirken koşar çocuk yürürdü. Benim eve de geli-rdi çocuk.
S. Sen çocuğu daha ewel görürdün koşardı?
C. Evet.
S. 2 yaşında olmayan bir çocuk koşardı?
C. Koşardı.
S. 20 aylık çocuk koşar mı?
C. Bilmem ama bu çocuk koşar gezerdi.
S. 20 aylık çocuk senin b-ildiğine göre koşar mı?
C.3 yaşırıda bir çocuk koşamaz da 1 yaşında bir çocuk koşar.
S.Bir yürüme var, bir çocuk böyle yavaş yavaş yürür, bir var böyle fişek gibi koşarlar bir var hemen yürümeye başlayan bir çocuk. "
C. Bu çocuk koşardı, oynardı diğer ar-kadaşları ile beraber.
Davacı tarafından davacının koşamadığı hususunda herhangi bir ahadet verilmiş değildir. Davacının babasına, şahadet verdiği halde davacının koşup koşmadığı hususunda herhangi bir sual bile sorulmuş değildir. Davacının evden yürüyere-k çıktığına dair herhangi bir direkt veya zahiri delil olmadığına göre kazanrn 3. paragrafta belirtildiği gibi vukubulması da mümkün değildir kanaatındayım. Geriye 4. ihtimal kalıyor. Davacının evden aniden atıldığına dair davalının polise verdiği yazılı i-fade ve davalının mahkemedeki şahadeti mevcuttur. Bu şahadete zıt herhangi bir şahadet mevcut değildir. Kaldı ki davalı davacının evden aniden fırladığını, şahadetinde söylediği halde bunun böyle olmadığına dair davacı avukatı tarafından davalıya herhangi -bir soru sorulmamıştır. Mahkeme huzurunda davacının evden aniden fırlamadığına dair herhangi bir direkt veya zahiri delil yoktur. Bu böyle olduğuna göre kaza pek muhtemelen davalının iddia ettiği gibi vukubulmuştur. Bir kazanın nasıl olduğunu veya olabilec-eğini ispat etmek davalıya düşmez. Bu ispat davalıya kusur hamletmek isteyen davacıya düşer. Davacı bu ispat külfetini yerine getirmedikçe davalıdan herhangi bir tazminat almaya hak kazanamaz. Bu hususta Viscount Cave L.J. Merse Docks and Harbour Board v. -Procter (1923) A.C. H.L. sayfa 262'de şunları söyledı:. "But I think it right to add that, even if negligence by the company be assumed, I do not consider it proved that their negligence was the cause of the accident. No doubt it is a probable surmise that- the deceased man lost his way in the fog, and unhappily missing all the signs which would have shown him his mistake, and either not knowing of or not remembering the gap in the chains, walked straight
through it into the dock. But the Court does not - de-al with surmises, but with proofs; and the known facts are equally consistent with the view that, knowing that he had left the line of rails and lamps and had got on to soft ground, he failed to take reasonable pains to regain a place of safety, and so los-t his life by his own imprudence, or with the view that, knowing of the gap in the chains (which he must have seen twice a day at least for several days before the accident), he purposely passed through it intending to speak to some one on the ferry boats -and stumbled into the dock. Of course, neither of these hypotheses is proved, but neither is excluded by the evidence; and it is for a plaintiff who alleges that loss has been caused by the defendant's fault to establish that case beyond reasonable doubt. -Upon this point Wakelin v. London and South Western Ry. Co. 12 App. Cas. 44 is directly in point."
ve Halsbury L.C. Wakelin v. London and South Western Ry. Co. (1886) 12 App. Cases 44'de şunları söyledi:-
"It is incument upon the plaintiff in this case t-o establish by proof that her husband's death has been caused by some negligence of the defendants, some negligent act, or some negligent mission, to which the injury complained of in this case, the death of the husband, is attributable. That is the fact t-o be proved. If that fact is not proved the plaintiff fails, and if in the absence of direct proof the circumstances which are established are equally consistent with the allegation of the plaintiff as with the denial of the defendants, the plaintiff fails-, for the very simple reason that the plaintiff is bound to establish the affirmative of the proposition."
Bu duruma Bidayet Mahkemesinin davalının ihmalkâr olduğu ve bu ihmalkârlığının ne olduğu husundaki bulgusunu incelemek gerekir.
Fasıl 148 Haksız Fii-ller (Civil Wrongs) Kanununun 51. maddesine göre ihmalkârlık makul sağgörülü (reasonable prudent) bir şahsın, ahval ve şerait tahtinde yapmaması gereken bir eylemi yapmasindan veya ahval ve şerait tahtinde yapması gereken bir eylemi yapmamasından, ve bunun- zarara sebebiyet vermesinden ibarettir. Zarar gören şahıs ancak zarar yapan şahsın kendine karşı ihmalkâr olmaması gerektiği hallerde tazminat alabilir. Kanunun 51. maddesi aynen şöyledir:
"51. (a) Negligence consists of -
doing some act which in the circ-umstances â reasonable prudent person would not do
or failing to do some act which in the circumstances such a person would do, or
(b).............
and thereby causing damage:
Provided that compensation therefor sh-all only be re- covered by any person to whom the person guilty of neg- ligence owed a duty, in the circumstances, not to be neg- ligent."
-Bir meselede ihmalkârlık olup olmadığı hususu o meselenin olgularına bağlıdır. Herhangi bir meselede herhangi bir şahsın başka bir şahsa veya mala karşı dikkatli olması gerekiyorsa böyle bir şahıs herhangi başka bir şahsa veya mala zarar verebileceğini mak-ul surette önceden görebileceği (reasonably foresee) eylem veya ihmallerden (omissions) kaçınması için makul dikkat (care) göstermesi gerekir. İstenen makul dikkat alelade makul bir şahsın göstereceği dikkattır. Makul öngörüşten (reasonable foresight) neyi-n kastedildiği hususunda Lord Dunedin Fardon v. Harcourt - Rivington (1932) All E.R. Rep.81 sayfa 83'de Lordlar Kamarasında şunları söyledi:-
"If the possibilty of the danger emerging is reasonably apparent, then to take no precaution is negligence; but if- the possibility of danger emerging is only a mere possibility which would never occur to the mind of a reasonable man, then there is no negligence in not having taken extra ordinary precautions."
Ayni davada Lord Macmillan ise sayfa 84'de şunları- söyledi:
"In each case the question is whether where is any evidence of such carelessness in fact as amounts to negligence in law -that is to breach of the duty to take care. To fulfil this duty the user of the road is not bound to guard against every con-ceivable eventuality, but only against such ebentualities as a reasonable man ought to foresee as being within the ordinary range of human experience."
Ayni hususta Lord Atkin is Donoghue v. Stevenson,- (1932) A.E.R. Rep.l sayfa 11'de aynen şunları söyledi:-
"You must take reasonable care to avoid acts or ommissions which you can reasonably foresee would be likely to injure your neighbour."
Makul bir şahsın ifa etmesi gerektiği dikkat derecesi ve makul- şahıs denildiğinde neyin kastedildiği hususunda Glasgow Corp. v. Muir and Others (1943) App. Cases.448 sayfa 456'da Lord Macmillan şunları söyledi: -
"My Lords, the degree of care for the safety of others which the law requires human beings to observe in- the conduct of their affairs varies according to the circumstances. There is no absolute standard, but it may be said generally that the degree of care required varies directly with the risk involved. Those who engage in operations inherently dangerous mu-st take precautions which are not required of
persons engaged in the ordinary routine of daily life. It is, no doubt, true that in every act which an individual performs there is present a potentiality of injury to others. All things are possible, and, in-deed, it has become proverbial that the unexpected always happens, but, while the precept alterum non leadere requires us to abstain from intentionally injuring others, it does not impose liability for every injury which our conduct may occasion. In Scotla-nd, at any rate, it has never been a maxim of the law that a man acts a:t his peril. Legal liability is limited to those consequences of our acts which a reasonable man of ordinary intelligence and experience so acting would have in contemplation. 'The dut-y to take care', as I essayed to formulate it in Bourhill v. Young 'is the duty to avoid doing or omitting to do anything the doing or omitting to do which may have as its reasonable and probable consequence injury to others, and the duty is owed to those -to whom injury may reasonably and probably be anticipated if the duty is not observed.' This, in my opinion, expresses the law of Scotland and I apprehend that it is also the law of England. The standard of foresight of the reasonable man is, in one sense,- an impersonal test. It eliminates the personal equation and is independent of the idiosyncrasies of the particular person whose conduct is in question. Some persons are by nature unduly timorous and imagine every path beset with lions. Others, of more rob-ust temperament, fail to foresee or nonchalantly disregard even the most obvious dangers. The reasonable man is presumed to be free both from over apprehension and from over-confidence, but there is a sense in which the standard of care of the reasonable m-an involves in its application a subjective element. It is still left to the judge to decide what, in the circumstances of the particular case, the reasonable man would have had in contemplation, and what, accordingly, the party sought to be made liable ou-ght to have foreseen. Here there is room for diversity of view, as, indeed, is well illustrated in the present case. What to one judge may seem far-fetched may seem to another both natural and probatile."
ve yine bu hususta ' Diplock L.J. Doughty v. Turne-r Manufacturing Co., Ltd. (1964) 1 All E.R. 98 sayfa 103-104'de şunları söyledi:
"There is no room today for mystique in the law of negligence. It is the application of common morality and common sense to the activities of the common man. He must take reso-nable care to avoid acts or omissions which he can reasonably foresee would be likely to injure his neighbours; but he need do no more than this. If the act which he does is not one which he could, if he thought about it, reasonably foresee would injure hi-s neighbour it matters not whether he does it intentionally or inadvertantly."
ve yine bu hususta Lord Reid The Wagon Mound (No.2) Overseas- Tankshi (U.K.) Ltd. v. The Miller Steamshi Co. Pt. Ltd. and another 1966 2 All E.R. 709 sayfa 718'de şunları söyledi:
"In their Lordships' judgment Bolton v. Stone did not alter the general principle that a person must be regarded as negligent if he does -not take steps to eliminate a risk which he knows or ought to know is a real risk and not a mere possibility which would never influence the mind of a reasonable man."
Ayni hususta Viscount Maugham Searle v. Wallbank (1947) A.C. 341 sayfa 351'de şunları s-öyledi:-
"The established rule is that negligence must depend on failure to perform a duty of reasonable care to the class of persons of whom the plaintiff is one. In this case, duty must be to exercise reasonable care to avoid an act or omission which wo-uld be likely, in the view of a reasonable and prudent man, to injure such a person as a cyclist or a motorist using the road beside the land of the respondent. (Donoghue v. Stevenson, and cases there cited.) The very curious nature of the fact in that dec-ision must not make us forget that mere possibility of accident is not enough to establish liability."
Lord Russell of Killowen Hay or Bourhill v. Young (1943) A.C. 92 at p.102'de şunları söyledi:-
"I think the true view was correctly expressed by Lord J-amieson in the present case -when he said: 'No doubt the duty of a driver is to use proper care not to cause injury to persons on the highway or in premises adjoining the highway, but it appears to me that his duty is limited to persons so placed that they- may reasonably be expected to be injured by the ommision to take such care."
Makul şahısların kimler olduğu hususunda Lord Rei-d A.C. Billings and Sons Ltd., v. Riden (1958) A.C. 240 H.L. sayfa 255'de şunları söyledi:-
"But in considering what a reasonable person would realise or would do in a particular situation, we must have regard to human nature as we know it, and, if one th-inks that in a particular situation the great majority of people would have behaved in one way, it would not be right to say that a reasonable man would or should have behaved in a different way. A reasonable man does not mean a paragon of circumspection."-
Bidayet Mahkemesi aşağıda gösterilen 3 husustan dolayı davalıya ihmalkârlık atfetmiştir:
(1) Davalı arkasını gözetleyen birisi- olmadan geri geri giderek kapı eşiğindeki çocuğa çarpmıştır.
(2) Davalı boru çalmadan geri geri gitmiştir.
(3) Geri geri giderken dikiz aynasından arkasını devamlı kollamamıştır.
Davalı o gün otobüsü ile geri geri giderken arkasına -bir kılavuz koymadığı ve boru çalmadığı ihtilâf konusu değildir. Ancak o ahval ve şerait tahtinde davalının arka tarafa. bir kılavuz koyması ve boru çalmasının lûzumlu olup olmadığını araştırmak gerekir. Bir araç yolda geri geri giderken duruma göre gerekl-i tedbir alması icap ettiğine şüphe yoktur, fakat acaba bu tedbirler bu davada ne olması gerekirdi? Davalının otobüsünü parkettiği sokak kısa bir sokaktı ve orada herhangi bir trafik veya kalabalık yoktu. Davalı otobüsünü hareket ettirmezden önce yolda iki- kişi görmüş ve onların otobüsten uzaklaşmalarını temin etmişti. Yolun içerisinde başka herhangi bir şahıs, trafik mevcut değildi. Bu durumda davalı arkasına bir kılavuz koymamakla yanlış hareket etmiş değildir. Kıbrıs Trafik Ka.nunlarında veya bu kanunlar-ı tahtinde yapılan nizamnamelerde bir araba geri geri giderken ne yapması gerektiği hususunda herhangi bir madde yoktur. Ancak İngilterede meriyette olan High Way Code'un 85, 86 ve 87. maddeleri aynen şöyledir:
"85. Before you reverse make sure that the-re are no pedestrians -particularly children- or obstructions in the road behind you. Be specially careful about the 'blind area' behin you -that is, the part of the road which you cannot see f rom the driving seat.
86. If you cannot see clearly behind, ge-t someone to guide you when you reverse.
87. Never reverse from a side road into a main road."
Bundan açıkça görülüyor ki böyle durumlarda bir sürücü ancak arkada yolun içerisinde şr.hısların ve bilhassa çocukların veya herhangi bir manianın olduğu h-allerde dikkat göstermesi gerekir, sürücünün oturduğu yerden göremediği yerler için bilhassa dikkatli olması icap eder. High Way Code tahtinde dahi arkaya bir kılavuz koymak ancak sürücünün vasıtasını sürerken göremediği yer için gerekir. Yani sürücü araba-sını sürerken arkasını veya yan tarafını görebilecek durumda ise herhangi bir kılavuz koymak icap etmez. Kanaatımca davalının içinde bulunduğu ahval ve şerait tahtında herhangi bir makul sürücü kılavuz koymamakla kanunun öngördüğü bir şekilde gereken dikka-tı göstermemiş sayılamaz. Kaldı ki arkaya bir kılavuz koymak gerekiyorsaydı arkaya bir kılavuz koymakla bu kaza önlenemezdi. Çünkü arkaya konan bir kılavuz ancak vasıtanın en arka tarafında meydana gelebilecek bir kazayı önleyebilir.
Mahkemenin bulduğu ik-inci kusur yani boru çalmamak kusuru ise kanaatımca yanlıştır çünkü bu durumda boru çalmak gerekmezdi. Boru ancak yolun içerisinde olan başka vasıta veya şahıslara bir vasıtanın geldiğini haber vermek için çalınır. Yolun içerisinde arka tarafta herhangi bi-r başka vasıta veya şahıs olmadığına göre davalı boru çalmamakla Kanun veya Common Law tahtinde gereken eylemi yapmamış sayılamaz Daha önce Bidayet Mahkemesinin davalının geri geri giderken dikiz aynasından arkasırıı kollamadığı hususundaki bulgusunun hata-lı olduğunu belirtmiştim. IVetice olarak Bidayet Mahkemesinin davalıya atfettiği yukarıda belirtilen l. ve 2. kusur bu davadaki ahval ve şerait tahtinde kanunen ve hukuken kusur sayılamaz ve sayılmaması gerekir. 3. husus için ise Bidayet Mahkemesinin bulgu-su verilen şahadet tarafından desteklenmediği ve hatalı olduğu kanaatındayım. Davalının devamlı olarak dikiz aynasını kollamadığı hususunda direkt delil yoktur. Kaldı ki bu gibi hallerde ispat ve kabul edilen zahiri deliller hem davacının iddiası ve hem de- davalının iddiası ile ayni derecede tutarlı (consistent) ise davacı davasını ispat etmiş addolunamaz ve davasını kaybeder. (Bak. Walkein v. London and South Western Ry. Co. (1886) 12 App. Cases 44) Kanaatımca bu davada davacı davalının dikiz aynasından ar-kasını devamlı kollamadığı hususundaki iddiasıriı ispat etmiş değildir. Yukarıda belirtilenlerin ışığında Bidayet Mahkemesinin yukarıda zikredilen üç husus hakkında davalıya kusur atfetmesi hatalıdır kanaatındayım. Bu üç husus hakkında Bidayet Mahkemesi, h-uzurunda olan şahadet ışığında, davalıya herhangi bir kusur atfedemezdi ve bundan dolayı bu husustaki Bidayet Mahkemesinin bulguları hatalıdır. Davacı davalının ihmalkâr olduğunu ve bunun için herhangi bir kusur işlediğini ispat etmesi gerekir. Bu hususta -Henderson v. Henry E. Jenkins and Sons (170) A.C. 282, 301'de Lord Pearson şunları söyledi:-
"In an action for negligence the plaintiff must allege, and has the burden of proving, that the accident was caused by negligence on the part of defendants. That -is the issue throughout the trial and in giving judgment at the end of the trial the Judge has to decide whether he is satisfied on a balance of probabilities that the accident was caused by negligence on the part of defendants, and if he is not so satisfi-ed the plaintiff's action fails. The formal burden of proof does not shift."
Davacı avukatı istinaf esnasında davalının geri ge-ri giderken arka kısmını yalnız yan taraftaki dikiz aynasından gözetlemekle yanlış hareket ettiğini, bunun yanlış bir tedbir olduğunu, davalının vücudunun bir kısmını dışarıya çıkarıp başını geriye döndürerek arkasını gözetlemesi gerektiğini iddia etmiştir-. Bu iddia hususunda Bidayet Mahkemesi herhangi bir bulgu yapmış değildir. Davalının geri geri giderken, arkasını ve yan tarafını dikiz aynasından kollamakla, arkasını kâfi derecede aşikâr bir surette göremediği veya görülebilemediği hususunda davacı taraf-ından herhangi bir şahadet verilmiş değildir. Davalı şahadetinde kapının içini, kapı duvar hizasından içeride olduğu için göremediğini söylemiştir. Hiç şüphe yoktur ki sokak kapı duvarın dış hizasından daha içeride olduğu için kapı görülmeyebilirdi. Davalı- dikiz aynasına bakmakla arkasını ve sağ yan tarafını mükemmel bir şekilde gördüğünü şahadetinde belirtmekle beraber bu hususta davalıya davacı avukatı tarafından istintak edildiği bir sırada herhangi bir sual bile sorulmuş değildir. Bidayet Mahkemesi dava-lının işbu şahadeti hususunda herhangi bir şey söylemediğine göre davalının dikiz aynasından arkasını ve sağ yan tarafını mükemmel bir derecede görebildiğine kanaat getirmiş addolunabilir. Davalı çocuğun otobüse çarptığını derhal gördüğüne ve derhal durduğ-una göre davalının dikiz aynasından arkasını mükemmel bir derecede gördüğünü destekler. Kaldı ki otobüs veya kamyon sürücülerinin geri geri giderken yan taraftaki dikiz aynasından faydalandıklarını ve vücutlarını kapıdan dışarıya çıkarıp başlarını arkaya d-oğru döndürmedikleri bilinen bir gerçektir ve bu bilinen gerçeği mahkeme nazarı itibara alabilir (judicial notice). Kanaatımca otobüs ve kamyonlarda geri geri giderken herhangi bir sürücü yan taraftaki dikiz aynasından faydalanmakla herhangi bir kusur işle-mez, bilâkis en doğru hareketi yapmış olur. Çünkü dikiz aynalarından yan tarafları takip ederken her iki yan taraflarını daha iyi görebilecek durumda olurlar.
Davacı avukatı istinaf esnasında davalı otobüsünü kaldırımın çok yakınından sürmekle bir kusur i-şlediğini ve bu hususta Bidayet Mahkemesinin bir bulgu yaptığını ileri sürmüştür. Davacı avukatı işbu iddiasının Bidayet Mahkemesinin zabıtlarda mavi 55. sayfasında yer alan hükmünde görülmekte olduğunu ileri sürmüştür. Davacı avukatının istinad ettiği hük-mün bu kısmı Bidayet Mahkemesi hükmürıün son kısmında tazminatı saptadıktan sonra hükmünün rezumesini yaparken davalının ihmalkârlığı ile ilgili söyledikleridir. Bidayet Mahkemesi bu hususta aynen şunları söyledi:-
"Bütün bu yukarıda şimdiye kadar söyledi-klerimizden ve davalının otobüsünü çocukların mevcudiyetini ve her an dışarı çıkmaları muhtemel olduğunu bildiği halde gerekli tedbiri almadan böyle bir durumda bir kılavuz yardımcılığı ile selâmetle geri gitmesini temin etmeden, borusunu çalmadan, davacı -kapısının önünden o kadar yakın bir mesafeden geçerek ani kapıdan bir çocuğun fırlaması imkânı olduğunu makul ve tedbirli şahısların yapacağı ve alacağı tedbirleri almaması yüzünden davalının bu kazada ihmalkârlığı olduğuna kanaat getirdik."
İktibas ettiğ-im Bidayet Mahkemesinin hükmünün işbu kısmından bariz olarak davalının ihmalkârlığı (gerekli tedbir almaması) iki husustadır. Birincisi böyle bir durumda bir kılavuz yardımcılığı ile selâmetle geri gitmesini temin etmemek, ikincisi de böyle bir durumda bor-u çalmamak. Kanaatımca Bidayet Mahkemesinin hükmünde yer alan "davacının kapısının önünden o kadar yakın bir mesafeden geçerek ani kapıdan bir çocuğun fırlaması imkânı olduğunu" ibaresi davalının davacı kapısının önünden yakın bir mesafeden geçmekle ihmalk-ârlığa varan bir kusuru olduğu hususunda herhangi bir bulgu yapmış değildir. Kanaatımca Bidayet Mahkemesinin yukarıda iktibas ettiğim hükmünün tüm kısmı nazarı itibara alındığında Bidayet Mahkemesinin davalının çocuğun kapısının önünden yakın bir mesafeden- geçerken bir kılavuz yardımcılığı ile selâmetle geri gitmesini temin etmediğini ve boru çalmadığını kastetmiştir. Yani Bidayet Mahkemesi davalıya hükmün işbu kısmı ile atfettiği kusur yalnız bir kılavuz koymaması ve boru çalmamasıdır. Hükmün başka herhang-i bir yerinde davalının çocuğun kapısı önürıden yakın bir mesafeden geçmesinin kanunen ve hukuken bir kusur olduğu hususunda herhangi bir bulgu yoktur. Kaldı ki davacı talep takririnde davalının çocuğun kapısının önünden çok yakın bir mesafeden geçtiğini v-e bunun bir kusur olduğunu iddia etmiş değildir. Bidayet Mahkemesi huzurunda dava dinlenirken bu hususun da bir kusur olduğu iddia edilmiş değildir.
Hukuk Muhakemeleri Usulü Nizamlarının 19. Emrinin 4. nizamına göre davacı veya davalı tarafından hazırlana-n her lâyihada davacı veya davali talebini veya müdafaasını istinad ettirdiği esasa müteallik muhtelif olguları talep veya müdafaa takririnde iddia etmesi gerekir. İhmalkârlık davalarında iddia olunan herhangi bir ihmalkârlığın nelerden ibaret olduğu husus-u esasa müteallik bir olgudur. Bunun için iddia olunan ihmalkârlığın nelerden ibaret olduğu tafsilâtlı olarak talep takririnde iddia edilmesi gerekir. Tafsilât hususunda İngiliz Mahkemesinde Ratcliffe v. Evarıs (1892) 2 Q.B.D. 524 davasında Bowen L.J. sayf-a 529'da şunları söyledi:-
"If, indeed, over and above this general damage, further particular damage is under the circumstances to be relied on by the plaintiff, such particular damage must of course be alleged and shewn."
sayfa 531'de ise şunları söyle-di:-
"If, in addition to this general loss, the loss of particular customers was to be relied on, such particular losses would, in accordance with the ardinary rules of pleading, have been required to be mentioned in the statement of claim."
sayfa 532'de -ve 533'de ise şunları söyledi:
"In all actions accordingly on the case where the damage actually done is the gist of the action, the character of the acts themselves which produce the damage, and the circumstances under which these acts are done, must regu-late the degree of certainty and particularity with which the damage done ought to be stated and proved. As much certainty and particularity must be insisted on, both in pleading and proof of damage, as is reasonable, having regard to the circumstances and- to the nature of the acts themselves by which the damage is done. To insist upon less would be to relax old and intelligible principles."
-Bu hususta Fowler v. Lannin (1959) 1 Q.B.D. 426 davasında Diplock J. sayfa 431-432'de şunları söyledi:-
"The point of law is not, however, a mere academic one even at the present stage of the action. The alleged injuries were, I am told, sustained at a sho-oting party; it is not suggested that the shooting was intentional. The practical issue is whether, if the plaintiff was in fact injured by a shot from a gun fired by the defendant, the onus lies upon the plaintiff to prove that the defendant was negligerı-t, in which case, under the modern system of pleading, he must so plead and give particulars of negligence (see R.S.C. Ord.l9, r.4) or whether it lies upon the defendant to prove that the plaintiffs injuries were not caused by the defendant's negligence, i-n which case the plaintiff's statement of claim is sufficient and discloses a cause of action.
(R.S.C. 0.19 r.4 Kıbrıs'ta meriy-ette olan Hukuk Usulü Nizamlarının 19. Emrinin 4. Nizamı ile tıpa tıp aynidir.)
Bu hususta ya.ni ihmalkârlığın nelerden ibaret olduğu hususunda yapılacak herhangi bir iddianın muğlak olmaması ve gayet sarih olması gerekir. Bunun da sebebi davalının, davacı-nın davasının nelerden ibaret olduğunu bilmesidir. Esasen taraflar arasında lâyiha teati etmenin de gayesi budur.
Bir mahkeme ancak lâyihalarda yapılan bir iddia ve lâyihalar teati edildikten sonra ortaya çıkan ihtilâf konusu noktalar hususunda karar vereb-ilir. Lâyihalarda iddiası yapılmayan ve lâyihalardan ihtilâf konusu olduğu ortaya çıkmayan herhangi bir husus için böyle bir iddia veya ihtilâf konusu nokta için şahadet verilse dahi mahkeme, lâyihalar usulü veçhile tadil edilmedikçe, herhangi bir karar ve-rmez. Bu hususlarda İstinaf komisyonu 34/67 sayılı Türkân Necati v. Hüseyin Ahmet Çıraklı davasında şunları söylemiştir:-
"Kanaatımızca bir mahkeme veya Komisyon ancak bir dava veya istidada talep edilen talep ve talebi destekleyen tafsilât hakkında karar- verebilir ve bunun dışında herhangi bir karar vermek doğru değildir."
ve 9/70 sayılı Hukuk İstinafında Kemal Hacı Faik v. Hüveylâ Osman Nuri davasında Yüksek Mahkeme şiınları söylemiştir:
"Esasa ait vakalar talep takririnde zikrolunmazsa Müddeinin bu vak-alar hususunda mahkemeye herhangi bir şahadet vermeye hakkı yoktur. Bu gibi vakalar hususunda mahkemeye herhangi bir şahadet verilse dahi, mahkeme bu gibi şahadeti nazarı itibara almaması lâzımdır."
Ayni hususta Eleni Panayotou Iordanou v. Polycarpos Neof-ytou Anyftos 24 C.L.R. 97, sayfa 106'da stinaf Hakimi Zekâ Bey şunları söyledi:-
"There was nothing in the pleadings and no amendment was sought in order to add an issue on the validity of the order of the Director to cancel his title-deeds relating to the- 4/5ths of the properties involved in the case.
A Court of law has to confine itself to the issues as appearing a.t the close of the pleadings or properly added to at the date of the hearing and not ta.ke up at the trial other issues which the evidence of- a particular witness might suggest."
Philips v. Philips (1878) 4 Q.B.D. 127, sayfa 133'de Cotton, L.J. şunları söyledi:-
"If -parties were held strictly to their pleadings under the present system, they ought not to be allowed to prove at the trial as a fact on which they would have to rely in order to support their case, any fact which is not stated in the pleadings. Therefore, -again, in their pleadings they ought to state every fact upon which they must rely to make out their right of claim."
ve sayfa 138'de şunları söyledi:
"The plaintiff must state the facts which are material for the purpose of enabling the defendant to go to- trial knowing what the issue he really has to meet is, and what is the question between him and the plaintiff, so that he may not be there taken by surprise and the real qiıestion between the parties fail to be decided in consequence of insufficient alleg-ations of the plaintiff. The statement of claim, of necessity, must set out all the facts material to prevent the defendant being taken by surprise, because it is the first pleading, and that which ought to be referred to for the purpose of seeing whether -there is a cause of action."
ve sayfa 139' da şunları söyledi:-
"What particulars are to be stated must depend on the facts of -each case. But in my opinion it is absolutely essential that the pleading, not to be embarressing to the defendants, should state those facts which will put the defendants on their guard and tell them what they have to meet when the case comes on for trial-."
ve Lordlar Kamarasında Bell and Another v. Lever Brothers Ltd. and Others (1932) A.C. 161 davasında Lord Blanesburgh sayfa 198'de şunları söyledi:-
"I am prepared, therefore, to allow this appeal on this head solely on the ground that no case other th-an their pleaded case is open to the respondents in this House, and mutual mistake has not been pleaded."
ayni davada Lord Atkin ise sayfa 215 ve 216'da şunları söyledi:
"Before the Court of Appeal and before this House the appellants contended that no is-sue as to mutual mistake had been raised by the pleadings, and that it was not open to the learned judge or to the Court of Appeal to determine the case without an amendment of the pleadings and upon an issue of fact which was not submitted to the Jury. Th-e Lords Justices appear to have held varying views on this point. Scrutton L.J. thought that the point was not pleaded, but that it was the practice of the Courts to deal with the legal result of pleaded facts, though the particular legal result is not ple-aded except where to ascertain the validity of the legal result would require the investigation of new and dispute facts which had not been investigated at the trial. Here he thought that there were no such disputed facts, and the question could be dealt w-ith without amendment. Lawrence L.J., on the assumption that mutual mistake was not pleaded, thought that all the facts relevant to mutual mistake had been fully irivestigated and ascertained at the trial; and that the objection was a mere technical object-ion without merits. Greer L.J. thought that mutual mistake was sufficiently pleaded.
I think it is sufficient to say for present purposes that it seems to me clear when the pleadings and particulars are examined that the pleading was confined to unilateral- mistake. In these circumstances the judge on a trial with a jury has without consent of the parties no jurisdiction to determine issues of fact no raised by the pleadings: nor in my opinion would a general consent to determine issues not decided by the ju-ry include a power without express further consent after the jury had been discharged to amend pleadings so as to raise further issues of fact. Similarly the powers of the Court of Appeal which, under Order LVIII., r.4, are wider than those of the judge, a-re limited in the case of trials by jury to determine issues of fact in cases where only one finding by a jury could be allowed to stand. Further, I think that the Court of Appeal cannot without amendment decide a case upon an unpleaded issue of law which -depends upon an unpleaded issue of fact. If the issue of fact can be fairly determined upon the existing evidence they may of course amend:, but in any such c-ase amendment appears to me to be necessary."
ve London Passenger Transport Board v. Moscrop (1942) A.C. 332 sayfa 347'de Lord Russel of Killowen şunları söyledi:
"Any departure from the cause of action alleged, or the relief claimed in the pleadings shoul-d be preceded, or, at all events, accompanied, by the relevant amendments, so that the exact cause of action alleged and relief claimed shall form part of the court's record, and be capable of being referred to thereafter should necessity arise. Pleadings -should not be 'deemed to be amended' or 'treated as amended'. They should be amended in fact."
Lordlar Kamarasında Esso Petrole-um Co. Ltd. v. Southport Corpo- ration (1956) A.C. 218 H.L. sayfa 238'de Lord Normand şunları söyledi:-
"The function of pleadings is to give fair notice of the case which has to be met so that the opposing party may direct his evidence to the issue disclo-sed by them."
Lord Radcliffe sayfa 241'de şunları söyledi:
"My Lords, I think that this case ought to be decided in accordance with the pleadings. If it is, I am of opinion, as was the trial judge, that the respondents failed to establish any claim to rel-ief that was valid in law. If it is not, we might do better justice to the respondents -I cannot tell, since the evidence is incomplete- But I am certain that we should do worse justice to the appellants, since in my view they were entitled to conduct the -case and confine their evidence in reliance upon the further and better particulars of paragraph 2 of the statement of claim which had been delivered by the respondents. It seems to me that it is the purpose of such particul-ars that they should help to define the issues and to indicate to the party who asks for them how much of the range of his possible evidence will be relevant and how much irrelevarıt to those issues. Proper use of them shortens the hearing and reduce costs-. But if an appellate court is to treat reliance upon them as pedantry or mere formalism, I do not see what part they have to play in our trial system."
ve sayfa 242-243'de şunları söyledi:
"As to the proof of negligence, I can summarize my view as follow-s. The respondents might have undertaken to make good their claim in more than one way. One way would have been to follow the line taken in the Merchant Prince, upon which so much of the argument in this case has turned. That would have meant relying on th-e view that the mere fact that the ship had grounded on the training wall at all was evidence of negligence, and calling upon the appellants to discharge the onus of disproof thus placed upon them, I do not think that we have sufficient material to unable -us to say with certainty whether such an opening attack would have succeeded. Running a ship on to the training wall of a channel in the conditions of weather which prevailed at the time of the accident is at any rate not the same thing as running into a s-tationary vessel in the Mersey. But, assuming that the event was itself prima facie evidence of negligence and that the respondents had so framed their case, I do not doubt that the majority of the Court of Appeal were right in saying that the appellants w-ould not have displaced that evidence by merely showing that their failure in navington was due to a failure in the steering apparatus of the ship. They would have had to go further and show that they had not omitted any reasonable precaution to ensure tha-t failures did not occur in their steering apparatus or in their control of the steering.
But the point is that the respondents did not undertake to make good their case on these lines. It is quite clear from the particulars which they were invited to furn-ish, and which they furnished, that they decided to rely on certain actions of the master in his navington of the ship. He was careless, they said, in taking his ship into the channel when its steering apparatus was working so badly and/or when its stern f- rame, rudder and propeller had sustained damage. Knowing what he did about the conditions, he ought to have stayed outside, or called for a pilot or tug, or had damage inspected and remedied before going in, or at any rate managed to navigate so as not to- run into the wall. There were further grounds of complaint rela.ting to the master's decision to jettison the oil, challenging the necessity or propriety of that decision. I find it impossible to read the statement of claim and the particulars without com-ing to the clear conclusion that, while the respondents were announcing it to be one of their heads of complaint that the master had brought his ship into the channel with defective control of steering, they were not putting it forward as a ground of compl-aint that the appellants, the shipowners, had allowed their ship to be at sea in such a defective condition. And that is what they now wish to complain or."
ve sayfa 244'de şunları söyledi:
"In my view, where the question is, as here, as to sufficiency of- evidence, the state of the pleadings is of more importance than the way in which the case is shaped in argument. It is clear that no application was made to the trial judge to amend the pleadings by altering or extending the particulars, and it is equally- clear f rom what he sa.ys at the close of his judgment that he did not regard himself as having expressly or impliedly authorized any such amendment. That being so, I am of opinion that the appellants called as much evidence as was required of them to def-end themselves from the charges of negligence that were made in this case."
Talep takriri ve bilhassa davalının ihmalkârlığının ne olduğu hususunda yapılan iddia iyice tetkik edildiğinde davacının iddiası 3 noktada özetlenebilir. Bunlardan birincisi daval-ının gerektiği şekilde veya herhangi bir şekilde etrafa bakmamak, ikincisi etrafı kontrol etmeden arkaya doğru sürüş yapmak ve üçüncüsü klâkson çalmamaktır. Talep takririnin ihmalkârlık, tafsilât kısmı ile ilgili, paragrafında her ne kadar da davacı davalı-nın gereken tedbirleri almadan arkaya doğru ve başkalarının selâmetini kaale almadan dikkatsiz ve ihmalkârane vasıta kullan dığını iddia etmişse de bu iddia.lar genel mahiyette olduğundan nazarı itibara alınmaması gerekir kanaatındayım. Tafsilâttan gaye al-ması iddia olunan gereken tedbirlerin nelerden ve/veya dikkatsiz ve ihmalkârane hareketlerin nelerden ibaret olduğunu zikretmektir. Müdafaa takriri incelendiğinde davalının davacının ihmalkârlık hususunda tafsilât kısmında yapılan bütün iddiaları reddettiğ-i görülür. Bu durumda lâyihalar incelendiğinde ortaya üç ihtilâf konusu çıktığı görülür. Birincisi etrafa bakmamak, ikincisi etrafı kontrol etmeden arkaya doğru sürüş yapmak, üçüncüsü klâkson çalmamak. Lâyihalarda ve bilhassa talep takririnde davalının ara-basını sürerken kaldırıma çok yakın bir mesafeden sürdüğüne dair ve böyle bir sürüşün ihmalkârlık olduğuna dair herhangi bir iddia yapılmış değildir. Bundan dolayı yukarıda belirttiğim hukuk prensiplerine istinaden davalının kaldırıma çok yakın bir mesafed-en otobüsünü sürmesinin ihmalkârlık derecesine varan bir kusur olduğu hususunda mahkeme, talep takriri usulü veçhile tadil edilmedikçe, herhangi bir karar veremez. Lâyihaların tadili için İstinaf Mahkemesi de dahil her mahkemede müracaat yapılabilir. Bu da-vada gerek Bidayet Mahkemesinde gerekse İstinaf Mahkemesinde böyle bir müracaat yapılmamıştır. Bunun için gerek Bidayet Mahkemesi gerekse İstinaf Mahkemesi davalının otobüsü kaldırıma çok yakın sürmesirıin ihmalkârlığa varan bir kusur olduğiına dair herhan-gi bir karar veremez.
Bir an için davalının çocuğun kapısının önünden çok yakın bir mesafeden geçmesinin talep takririnde bir kusur olarak iddia edildiği ve bunun bir kusur olduğu hususunda Bidayet Mahkemesinde şahadet ibraz edildiği, ve Bidayet Mahkemesin-in bu hususta bir bulgu yaptığı farzolunsa bile, davalının içinde bulunduğu ahval ve şerait tahtında çocuğun kapısının önünden yakırı bir mesafeden geçmesinin hukuken ve kanunen ihmalkârlık derecesine varan bir kusur olduğunu araştırmak gerekir. Da.vacını-n avukatı İstinaf Mahkemesinde kaldırıma çok yakın bir mesafede seyredenlerin bir kusur işlediklerini iddia etmiştir, ve bu hususta da birkaç içtihat kararı iktibas etmiştir. Davacı avukatının iktibas ettiği işbu içtihat kararlarıni ve diğer kararları gözd-en geçirmeyi uygun gördüm.
Davacının avukatı ilk olarak Kıbrıs İstinaf Mahkemesinde Kasım 1963'de karara bağlanan 2678 sayılı ceza davasını iktibas etmiş ve bu ceza davasında sanığın kaldırımın çok yakınından geçmesinin ihmalkârlık olduğu hususunda karara -bağlandığını iddia etmiştir. Ö davada İstinaf Mahkemesinde Wilson P. aynen şunları söyledi:
"The Appellant's counsel has very ably argued his case based upon the evidence of one of the prosecution witnesses, which he asks this Court to accept. This witness-'s evidence was before the trial Court, as well as other evidence, and it was after hearing all of the witnesses that the judgment was given.
There is evidence -I think I should say ample evidenceupon which the Court could come to the conclusion that it di-d. For that reason the judgment must stand. Mr. Justice Zekai has something to add in this case."
O davadaki Bidayet Mahkemesi-nin kararı ise şöyledir:
"We have considered the evidence in this case and we accept the evidence of the complainant and P.C. Ali Riza Salih who was on point duty at point X on Exh.I, that complainant was walking at the very edge of the pavement on the rig-ht side of Hellas Street, when accused driving his car H.912 drove on the very extreme side of the road and hit the complainant. There was no other traffic on the road at the time to necessitate takirıg to the very extreme side of the road, especially when- there were pedestria:ns walking on the pavement and we hold that the accused in driving as he did did not keep a proper lookout. It- may be that witness P.W.3 Valerie Caldwell is mistaken when she states that complainant stepped completely off the pav-ement but even then there is no evidence that he did so suddenly and in such a way as to be in the lirıe of traffic of accused car coming from the opposite direction. In the circumstances we find the accused guilty as charged."
Yukarıda iktibas ettiğim ge-rek Bidayet Mahkemesi hükmünden gerekse İstinaf Mahkemesi hükmünden görülüyor ki müştekinin kaza anında kaldırımın kenarında yürümekte olduğunu ve sanık sürücünün arabasını yolun en kenarından sürerek müştekiye çarptığını Bidayet Mahkemesi kabul etmiştir v-e Bidayet Mahkemesi sanık sürücüyü etrafına iyice bakmadığı için kabahatlı bulmuştur.
İstinaf mevzuu olan davada ise davacı çocuğun davalı otobüsünü hareket ettirmezden önce veya hareket ettirdiği esnada kaldırımın üzerinde olduğu hıısusunda davacı tarafın-dan herhangi bir şahadet mevcut değildir. Yegâne şahadet davalının çocuğun evinin içerisinden aniden atıldığını söylemesidir. Yine yukarıda iktibas ettiğim 2678 sayılı istinaftaki davada Bidayet Mahkemesi sanık sürücünün yolda herhangi başka trafik olmadığ-ı için, yolun tamamıyle kenarından seyretmesine herhangi bir sebep olmadığı kanaatına vardı. Halbuki istinaf konusu olan bu davada davalının otobüsünü yolun kenarına kaldırıma mümkün olduğu kadar yakın bir mesafede parketmesinin zaruri olduğuna Bidayet Mah-kemesi kanaat getirmiştir. Hiç şüphe yoktur ki yolun kenarında parkedilmiş olan bir vasıta geri veya öne giderken bir müddet için yolun kenarından veya kaldırıma yakın bir mesafeden seyretmesine devam etmesi gerekir. Görülüyor ki 2678 sayılı istinaftaki da-va ile bu istinaftaki davanın olguları arasında çok fark vardır.
Kaldırımın pek yakınından seyreden bir arabanın kaldırımın üzerinde olan bir şahsa yaptığı zarardan dolayı bir başka dava vardır. O da Watson v. Thomas (1966) 1 All E.R. 122 davasıdır. Bu dav-adaki olgular kısaca şöyledir: 2 Şubat 1964'de bir yaya kaldırımın üzerinde yürümekte iken bir Van araba kaldırımın yanından o kadar yakın geçti ki Van ın kapısının eli kaldırımın üzerine sarktı ve kaldırımda olan yayaya çarparak zarar yaptı. Yaya Van'ın s-ürücüsü aleyhine dava ikame etti. Bidayet Mahkemesi kazanın yayanın kaldırımın çok kenarından yürümesinden meydana geldiği kanaatına vardı ve yayanın talebini reddetti. Yaya İstinaf Mahkemesine istinaf eyledi. İstinaf Mahkemesi ise çoğunluk kararı ile yaya-nın ihmalkâr olmadığı ve kazanın vanın sürücüsünün ihmalkârlığı yüzünden meydana geldiği kanaatına vararak yayanın istinafinı kabul ettiler. İstinafı kabul eden çoğunluk kararında yolun ortasında seyretmekte iken vanını aniden kaldırımın tamamıyle yanında -sürmekle ve arabanın bir kısmı kaldırımın üzerine sarkmakla, sürücünün bir kusur işlemiş olduğu belirtildi. Bu hususta çoğunluk kararını veren Sellers L.J. olgular ve ihmalkârlık ile ilgili sayfa 123'de şunları söyledi:
"Taking liability first, with great -respect I think that the registrar was wrong. The plaintiff was walking along Aigburth Road, Liverpool, just after midnight, on Feb.2,1964. He wa.s on the outside of the pavement towards the road. He had his wife (who was pushing a perambulator) somewhere -behind him and she was walking along at about the same place. It was dark at that time. The plaintiff was carrying a shooping bag in each hand, which meant he had one on the off side of the road side. Whilst he was there the second defendant, driving a mot-or van which he had borrowed, swung it round from the middle of the road and came up towards the kerb in such a position that the door handle of his vehicle caught the coat of the plaintiff somewhere on the sleeve.
...................
The registrar took wh-at to my mind is a surprising view, ând one which I find untenable, namely, that the blame here should be put wholly on the plaintiff -that he was to blame because he was walking so close to the edge of the pavement. I think that that is an erroneous view.- The pavement should give security to those who use it f rom vehicles using the road. I should have held that there was clear liability in this case where a vehicle overlapped the footpath.
It is said that there was some negligence on the part of the plain-tiff in walking so close in. I think that there was no evidence of contributory negligence. The plaintiff had no reason to think that this vehicle, coming round like that, was going to come so close that it would overlap the pavement and do this damage to -him, even if he had occasion, which I doubt, to observe what the vehicle was doing at all: it came suddenly from the middle of the road to the pavement. The defendant driver said: "I did not notice anyone on the foot-walk." There was abundant evidence of n-egligence on the part of the defendant driver and none on the part of the plaintiff."
İktibas ettiğim bu davada.ki olgular ile -istinaf konusu olan davadaki olgular tamamıyle farklıdır. Sellers L.J.'in hükmünden görüleceği gibi yaya kaldırımın üzerinde yürümekte iken, van'ın sürücüsü yolun ortasında seyrederken aniden kaldırımın o kadar yakın bir mesafesinden seyretmeye başladı ki -van'ın bir kısmı kaldırımın üstüne sarkarak kaldırımın üzerinde olan yayaya çarptı. İstinaf konusu olan davada ise daha ewel belirttiğim gibi davacı çocuğun kaldırımın üzerinde olduğuna dair herhangi bir şahadet yoktur. Buna ilâveten otobüsün herhangi bir -kısmının kaldırımın üzerinde sarktığına dair de herhangi bir şahadet yoktur. Bilâkis sarmadığına dair şahadet vardır.
Kaldırımın pek yakınından seyreden bir arabanın kaldırımın üzerinde olan bir şahsa yaptığı zarardan dolayı bir başka dava daha vardır. o -da Andrews v. Freeborough (1966) 3 W.L.R. 342 davasıdır. Bu davadaki olgular ve iddialar sayfa 345 ve 346'da İngiliz İstinaf Mahkemesinde Willmer L.J. tarafından şu şekilde özetlenmiştir:
"The two children came from their house in Baden Road, turned right -into Oakhill Road, and walked along the sidewalk on the north side of the road. It was common ground that at some point they would have to cross Oakhill Road in order to get to school. They reached a point about opposite the street lamp at the eastern end -of the shopping parade. There was evidence f rom several witnesses that the children were seen standing on the edge of the kerb, apparently waiting to cross the road. Oakhill Road is said to be 24 feet wide. On the south side, opposite to where the childre-n were standing, and in front of the shopping parade, a number of vans or lorries were parked, reducing pro tanto the width of the road available for passing traffic. There was a taxicab proceeding westwards whose driver was called as a witness. He said th-at he had to pull out into the centre of the road in order to pass the parked vehicles, leaving a clear passage about 8 feet on the north side of the road.
At that moment the defendant was proceeding eastwards along Oakhill road driving her Morris Minor 1-000 car...... She was travelling at only 15-20m.p.h. and, because of the presence of the taxicab was keeping close over the kerb on the north side of the road.
No witness was in a position to see exactly what happened. But for some reason the girl was str-uck by the defendant's car in such a way that her head came into contact with and shattered the defendant's windscreen......
It was the plaintiff's case that the child must have been struck while standing on the kerb due to the defendant's car being drive-n too close to the kerb. The defendant's case was that the child stepped off into the road just as her car was passing, stepping actually into the side of the car ..........
The defendant said in evidence that she saw the children standing on the kerb wh-en she was at a distance of about 40 yards. She said that she thought tha2 they were waiting to cross but that she never saw them look in her direction. Yet she did not think it necessary to sound her horn or to reduce her speed. She insisted in evidence t-hat she saw the deceased child step off the kerb into the side of her car. The judge acccpted that she wa.s an honest witness doing her best to tell the truth. But he concluded that this part of her evidence was unacceptable and expressed the view that she- was unconsciously reconstructing what she thought must have happened. This conclusion was largely based on the fact that the defendant had said nothing about the child stepping off the kerb either when giving her original statement to the police on the da-y of the accident or when giving evidence at the Coroner's inquest a year later.
In the circumstances Lloyd-Jones J. declined to find that the child had stepped off the kerb. He found that in some way, while standing on the kerb, she was caught up, or swe-pt up, by the defendant's car as it passed: This necessarily involved that the defendant's car must have been driven too close to the kerb. As I rea.d his ,judgment, the judge thought that the defendant was to blame, (a) for not sounding her horn, (b) for -failing to ieduce her speed and if necessary to stop on seeing the children, and (c) for driving too close to the kerb. He decIined to find any contributory negligence on the part of the deceased child, even on the assumption that she was old enough to be -capable of negligence.
On this appeal, as I have already said, it has not been contended that the defendant was entirely free from blame. But we have been invited to say that the deceased child was guilty of contributory negligence so that the plaintiff s-hould recover only a proportion of the damages. It has been submitted that we ought to set aside the finding of Lloyd-Jones J. as to how the accident happened, and substitute a finding that the deceased child did step off the kerb as the defendant alleged.- It has been admitted that, even if that were so, the defendant would have to be found partly to blame for the accident for not sounding her horn. It is indeed tempting to a.ccept the invitation put forward by the defendant, since the accident could easily- be explained on the basis that the child stepped off the kerb into the road. I confess that I find it quite difficult to appreciate just how the accident happened if the child remained throughout standing on the kerb. But the jndge was fully alive to the -difficulties of the plaintiff's case. He had the advantage, denied to us, of seeing and hearing the witnesses, particularly the defendant herself. He came to the conclusion that the plaintiff's case, with all its difficulties, should be accepted. His findi-ng that the child did not step off the kerb was finding of primary fact, based largely on his view of the quality of the evidence which he heard. In my judgment it is not a finding with which this Court could properly interfere."
-Yukarıda iktibas ettiğim özetten görülüyor ki Andrew davasında sürücü çocuğun kaldırımın üzerinde olduğunu 40 yarda uzaktan gördüğünü ve bu çocukların orada yolu katetmek için beklediklerini anladığını mahkemede verdiği şahadette söylemiştir. Bu böyle olma-kla beraber o davadaki sürücü süratini daha fazla azaltmak yönüne gitmemiş, hatta boru çalmak lûzumunu bile hissetmemiştir. Çocuğun kaldırımın üzerinde durduğuna dair sürücünün şahadetinden mada daha başka şahadet de vardır. O davaya bakan Bidayet Mahkemes-i hakimi sürücünürı çocuğun yola atıldığı hususundaki iddiasını kabul etmedi ve çocuğun kaldırım üzerinde olduğu bir sırada sürücünün çarptığına kanaat getirdi. Bidayet Mahkemeserilen şahadet ve yaptığı bulgular ışığında sürücünün borusunu çalmadığı, sür-atini aı,a.ltmadığı veya çocukları gördüğünde tamamıyle durmadığı ve bu durumdâ kaldırımın pek yakınından geçtiği için sürücüye ihmalkârlık derecesine varan kusur atfetti.
İstinaf konusu olan davadaki olgular ise Andrew davasındaki olgulardan tamamıyle f-arklıdır. Çocuğun kaldırımın üzerinde olduğuna dair mahkeme huzurunda herhangi bir direkt veya zımni şahadet mevcut değildir. Mahkeme huzurunda davalının çocuğu görürkenden durduğuna dair ı1e şahadet mevcuttur:
Yukarıda iktibas olunan her üç davada da açık-ça görülüyor ki vasıta kaldırımın çok yakınına gitmezden evvel kaldırımda yürüyen veya duran şahıslar vardı ve bunların mevcudiyetine rağmen vasıta zaruri sebep olmadan kaldırımın çok yakınına giderek daha önceden kaldırımda bulunan şahsa çarparak zarar ya-pmıştır. Halbuki istinaf konusu olan davada kaldırımda daha önceden davacının bulunduğuna dair herhangi bir direkt veya zımni delil yoktur. Davalının otobüsü, kaldırımın pek yakınında parkedilmiş olduğu cihetle, kaldırımın pek yakınından seyretmesi zaruri -idi. Davalının ayni şekilde otobüsünü, 5 seneye yakın bir müddet için, devamlı olarak kaldırımın pek yakınına parkettiğine ve devamlı olarak kaldırımın pek yakınından geri geri sürdüğüne dair şahadet mevcuttur.'-Bu müddet zarfında davalının herhangi birte-hlike ile karşılaştığına ve/veya herhangi bir kaza yaptığına dair herharigi bir delil olmadığı cihetle ayni ahval ve şerait tahtında kaldırımın çok yakınından seyretmesinin bir kusur olmadığına delâlet eder. Bu hususta Charlesworth On Negligence 15. baskı,- sayfa 124'de şunlar yer almaktadır:
"The fact that under comparable circumstances for reasonable number of years there have been no or only infrequent accidents is strong evidence that the existing standard of care i's a proper one though it is not conclu-sive."
Tüm şahadet na.zarı itibara alındığında ve kaza günündeki ahval ve şerait göz önünde tutulduğunda davalının kaldırımın çok yakınından seyretmesinin ihmalkârlık derecesine varan bir kusur olmadığı aşikârdır kanaatındayım.
Bir an için Bidayet Mahkeme-sinin davalının ihmalkârlığı ile yaptığı bulgu yani davalının geri geri giderken arkasını dikiz aynasından devamlı kollamadığı hususu doğru olsa bile, ve davalinın arkasını gözetleyen bir kılavuz koymaması ve boru çalmaması o ahval ve şerait tahtinde ihmal-kârlık- derecesine varan bir kusur addolunsa bile, bu kusurların veya herhangi birisinin kazaya ve zarara esaslı bir şekilde sebebiyet verdiğini veya esaslı bir şekilde yardımcı olduğunu davacının ispat etmesi gerekir. Davacı bunu ispat edemezse tazminat a-lmaya hak kazanamaz. Mahkeme kazanın davalının kusuru veya kusurlarının direkt neticesi olarak meydana geldiğine veya kusurların kazanın olmasına esaslı bir şekilde sebebiyet verdiğine kanaat getirmesi gerekir. Şayet rxıahkeme, şahadeti dinledikten sonra d-avalının kusuruna rağmen kazanın önlenemiyec.eği kanaatına varırsa davalı aleyhine herhangi bir taiminat verilmemesi gerekir. Bu hususla ilgili Lordlar Kamarasında Lord Denning. Qualcast Ltd. v. Haynes (1959) 2 All B:R. 38 sayfa 46'da şunları söyledi:
"Onl-y one word more. It is on causation. Even if it had been the duty of the employers to urge this workman to wear spats, I do not think that their omission should be taken to be one of the causes of the accident. It is often said that a person who omits to d-o his duty 'cannot be heard to sa.y' that it would have made no difference even if he had done it: See Roberts v. Dor-man Long and Co., Ltd. (1953) 2 All E.R. 428 at p.432. But this is an overstatement. The judge may infer the omission to be a cause, but h-e is not bound to do so. If at the end of the day, he thinks that, whether the duty was omitted or fulfilled, the result would have been the same, he is at liberty to say so."
Ayni hususlarda Lordlar Kama.rasında Lord Reid McWilliams v. Sir William Arrol -and Co. Ltd. and Another (1962) 1 W.L.R. 295, sayfa 305 ve 306'da şunları söyledi:-
"If I prove that my breach of duty in no way caused or contributed to the accident I cannot be liable in damages. And if the accident would have happened in just the same w-ay whether or not I fulfilled my duty, it is obvious that my failure to fulfil my duty cannot have caused or contributed to it. No reason has ever been suggested why a defender should be barred f rom proving that his fault, whether common law negligence or- breach of statutory duty, had nothing to do with the accident."
Ayni davada Hodson L.J. şunları söyledi:
"It has been suggeste-d that the decision of this House in Bonnington Castins Ltd: v. Wardlaw lays down new law, and increases the burden on pursuers. I do not think so. It states what has always been the law a pursuer must prove his case. He must prove that the fault of the d-efender caused, or contributed to, the danger which he has suffer."
Ayni hususta Lordlar Kamarasında Lord Asquith of Bishopstone Stapley v. Gypsum Mines Ltd. (1953) A.C. 663, sayfa 687-688'de şunları söyledi .
"Courts of law must a-ccept the fact that the- philosophic doctrine of causatian and juridical doctrine of responsibility for the consequences of a negligent act diverge. To a - philosopher - a term which I use in no disparaging sense for what is a philosopher but one who, inter alia, - reasons severe-ly and witln precision? - to a philisopher, the whole legal doctrine of responsibility must seem anomalous. To him, if event C could not occur unless each of -two previous everıts -A and H- had preceded it, it would be unmeanirtğ to say that A was more res-ponsible for the occurence. of C than was B, or that B was more responsible for its-occurences than was A. The whole modern doctrine of contrıbutory negligence, fıowever, proceeds on the contrary assumption. If not there would be no question of apportionme-nt. But the fission between law and strict logic goes
deeper than that. For I am persuaded that it is still part of the law of this country that two causes may both be necesary pre-conditions of a particular result -damage to X- yet the one may, if the f-acts justify that conclu-sion, Ire treated as the real, substantial, direct or effective cause, arrd the other dismissed as at best a cause sine qua norr and ignored for purposes of legal liabitity. This is a doctrine affirmend by your Lordship's House, -and not, in my view, displaced by the Law Reform (Contributory Negligence) Act 1945. On the contrary, the words 'as the result of' in section 1 of that statute impliedly preserve the doctrine, the assertion of which your Lordships have more than once cou-pled with an admonition that, if the conditions for its application occur, a judge sitting alone should sssume the mantle and the mentality of a jury, and should take what is callled a 'Broad co-mmon-sense view' in deciding whether one of the caııses (there may be two or twenty) is the 'real' cause."-
İhmakârlık davalarında herhangi bir şahsın kusur veya' kusurlarının kazaya ve zarara sebebiyet verdiğini veya esaslı bir şekilde yardımcı olduğun-u karara bağlamak en rrıüşkül hususlardan biridir. ingilterede bu müşkül hususta birçok davalarda birçok kaide ve prensipler vaz edilmiştir. Bunların en önemlisi aşağıda iktibas edeceğim davalarda yer almaktadır. Bu hususta Lordlar Kamarasında Vişcount Ber-kenhead L.C. Admiralt Commissioners v. S.S. Volute (1922) 1 A.C. 129, sayfa 136'da şunları söyledi:
"In all cases of damage by collision on land or sea , there are three ways in which the question of contributory negligence may arise. A. is suing for dama-ge thereby received. He was negligent, but his negligence had brought about a state of things in which there would have been no damage if B. had not been subsequently and severably negligent. A. recovers in full: see among other cases Spaight v. Tedcastle -(1881) 6 App. Cas. 217 and The Margareth ( 1884) 9 App. Cas. 873.
At the other end of the chain, A.'s negligence makes collision so threatening the though by the appropriate measure B. could avoid it, B. has not really time to think and by mistake takes th-e wrong measure. B. is not held to be guilty of any negligence and A. wholly fails: The Bywell Castle (1879) 4 P.D. 219; Stoomvaart Maatschappy Nederland v. Peninsular and Oriental Steam Navington Co. (1880) S App. -Cas.876.
In between these two termini co-me the cases where the negligence is deemed contributory, and the plaintiff in common law recovers nothing, while in Admiralty damages are divided in some proportion or other."
Sayfa 144'de- ise şunları söyledi:
"Upon the whole I think that the question of contributory negligence must be dealt with somewhat broadly and upon common-sense principles as a jury would probably deal with it. And while no doubt, where a clear line can be drawn, the -subsequent negligence is the only one to look to, there are cases in which the two acts come so closely together, and the second act of negligence is so much mixed up with the state of things brought about by the first act, that the party secondly negligen-t, while not held free from blame under the Bywell Castle rule, might, on the other hand, invoke the prior negligence as being part of the cause of the collision so as to make it a case of contribution. And the Maritime Conventions Act with its provisions -for nice qualifications as to the quantum of blame and the proportions in which contribution is to be made may be taken as to some extend declaratory of the Admiralty rule in this respect.
Your Lordships have now to apply these considerations of law to the- facts of the present case.
As already stated, if the Volute had not neglected to give the appropriate whistle signal when she ported there would have been no collision. On the other hand, if the Radstock in the position of danger brought about by the acti-on of the Volute, had not gone full speed ahead, there would have been no collision."
Ayni hususta İstinaf Mahkemesinde Greer L.J. The Eurymedon (1938) P 41 sayfa 49-50'de şunları söyledi:-
"I think the law arising out of what is usually called the Davie-s v. Mann 10 M. and W.546 principle may be stated as follows:-
(i) If, as I think was the case is Davies v. Mann, one of the parties in a common law action actually knows from observation the negligence of the other party, he is solely responsible if he f-ails to exercise reaonable care towards the negligent plaintiff.
(ii) Rule No. (i) also applies where one party is not in fact aware of the other party's negligence if he could by reasonable care have become aware of it, and could by exercising reasonable- care have avoided causing damage to the other negligent party.
(iii) The above rules apply in Admiralty with regard to the collisions between two ships as they apply where the question arises in a common law action.
(iv) But if the negligence of both part-ies to the litigation continues right up to the moment of collision, whether on land or on sea, each party is to blame for the collision and for the damage which is the result of the continued negligence of both.
(v) If the negligent act of or-ıe party is such as to cause the other party to make a negligent mistake that he would not oterwise have made, then both are equally to blame."
Ayni hususta Gorell Barnes J. The Monte Rosa (1893) P.23 sayfa 31-32'de şunları söyledi:-
"In the present case- the anchor was visible to those on board the tug, and, being so visible was a source of danger which was apparent to them, and yet they were guilty of negligence in not avoided coming in contact with it.
I am of opinion that not merely the collision, but -the damage ensuing f rom it, were matters which -although the steamer may have been guilty of negligence, and was in fact guilty of negligence in breaking the rule- could have been avoided by the exercise of reasonable care, on the part of the tug, exerted- up to the moment of collision.
Then could the steamer have done anything to avoid the damage at the last moment, or within a reasonable time before ît? The argument on behalf of the plaintiffs is that she could. That question I have asked the Elder Brethr-en, as it is a matter of nautical skill, and their view is that the time which elapsed -from the moment when the
sheer of the tug towards the bows of the steamer produced any reasonable isk of collision, to the time of the blowwas far too short for those -on board the steamer to do anything more than they did. Their opinion is that it was almost momentary, and that anybody present and able to act, if ordered to do so, could not have acted, sufficiently rapidly to have avoided this collision, and -which is t-he real point, having regard to the decision in The Margaret- the damage caused by it.
I am of opinion that the collision and the damage which flowed from it were due to the negligent action of the tug; that the position of the anchor of the Monte Rosa was- a matter for the pilot, and that, as regards the damage done by it, the anchor was an obvious danger which could have been avoided by the exercise of reasonable care on the part of the tug; that, at the time when the tug sheered towards the steamer, no wa-nt of care was exhibited on the part of the steamer which could in any way have affected the matter, and that the tug is alone to blame. Therefore, the calim must be dismissed with costs."
The Monte Rosa'da vaz edilen prensipler Admiralty Commissioners v.- S.S. Volute davasında tasvip edilmiştir.
Kaza günündeki ahval ve şerait göz önünde tutulduğunda acaba davalı boru çalmış olsaydı kaza önlenebilir miydi? Davalının boru çalması herhangi bir fayda sağlayacak mıydı? Kanaatımca davalı otobüsünü hareket ettirm-ezden önce ve/veya hareket ettirmeye başladığı anda çocuk evden dışarıda, yolda veya kaldirımda olmadığına göre davalının boru çalması gerekmezdi. Belki de çalmış olsaydı yolda olmayan birisinin yola çıkmasını teşvik ederdi. O ahval ve şerait tahtinde boru- çalmış olsaydı belki de bir kusur işlemiş olabilirdi. Kaldı ki, boru çalmış olsaydı dahi, kaza önlenemezdi.
Acaba davalı kaza gününde arkasını gözetleyen bir kılavuz koymuş olsaydı kaza önlenebilir miydi? Hiç şüphe yoktur ki kılavuz bir şahsın bizzat kend-isinin göremediği yerleri görmek için konulur ve herhangi bir şeyi görür görmez sürücüye haber verip sürücünün gereken tedbirleri alması için konur. ,Sayet o gün bir kılavuz olmuş olsaydı dahi, çocuğun evden çıkmasının ani olduğu ve koşarak çıktığı göz önü-nde tutulduğunda kılavuz çocuğu görüp sürücüye herhangi bir işaret verinceye kadar ve sürücü de bu işarete dayanarak herhangi bir tedbir alıncaya kadar çocuk otobüse çoktan çarpmış olacaktı.
Kanaatımca yukarıda belirtilen ve McWilliams, S.S. Volute, The Ea-rymedon ve The Monte Rosa davalarında vazedilen prensipler göz önünde tutulduğunda davalı o gün kılavuz koymuş olsaydı dahi, bu kaza önlenemeyecekti. Davalı o gün etrafına iyice bakmış olsaydı, hatta davacı avukatının iddia ettiği gibi yan tarafını dikiz a-ynasından değil de vücudunu dışarı çıkarıp başını geriye döndürerek etrafına bakmış olsaydı çocuğun evden aniden koşarak fırladığını ve kapıdan çıkışı ile otobüse değmesi bir an içinde olduğunu göz önünde tutarak kaza yine önlenemezdi. Etrafa bakmaktan mak-sat bir kazanın meydana geleceğini veya gelebileceğini görmek ve kazanın önlenmesi için derhal gereken tedbirleri almaktır. Genellikle bu gibi hallerde gereken tedbirlerin başlıcaları süratli gidilirse sürati azaltmak, gerekirse sağa veya sola sapmak veya -derhal durmaktır. Kazanın olduğu ahval ve şerait tahtinde davalının o gün yegâne yapabileceği şey esasen çok çok yavaş gittiğinden dolayı otobüsünü derhal durdurmaktı. Davalı otobüsünü derhal durduttuğuna dair şahadet mevcuttur. Davalı kazadan hemen önce ç-ok yavaş hareket ettiğinden sağa veya sola sapacak durumda değildi. Bundan dolayı o gün davalı yan tarafını ister dikiz aynasından ister başka türlü iyi kollamamış veya etrafına bakmamış olsa dahi, kaza yine önlenemezdi.
Yukarıda söylediklerimle iktibas e-ttiğim içtihat kararlarındaki vaz edilen kaide ve prensipler göz önünde tutulduğunda kazanın meydana gelişinde Bidayet Mahkemesinin yapması gereken bulgular ışığında davalının ihmalkârlık derecesine varan herhangi bir kusur işlemiş addolunmaması gerektiği -kanaatındayım. Buna ilâveten Bidayet Mahkemesinin kusur ile ilgili bulguları yani davalının yan tarafını dikiz aynasından devamlı kollamaması, arkasını gözetleyen bir kılavuz koymaması ve boru çalmaması doğru olsa dahi, Mc Williams, S.S. Volute, The Euryme-don' ve Monte Rosa davalarında vazedilen prensipler göz önünde tutulduğunda bu kusurların veya herhangi birisinin kazaya sebebiyet vermediği veya kazaya esaslı bir derecede yardımcı olmadığı aşikârdır kannatındayım. Daha önce iktibas ettiğim birçok içtihat- kararlarında ve Haksız Fiiller Kanununun 51(1) ve 57. maddelerinde öngörüldüğü gibi davacı davalının ihmalkârlığını, kazaya ve zarara sebebiyet veya esaslı bir derecede yardımcı olduğuriu ispat etmesi gerekir. Verilen tüm şahadet ve Bidayet Mahkemesinin g-eçerli bulguları nazarı itibara alındığında davacı işbu ispat külfetini yerine getirmemiş olduğundan davacının davalıdan herhangi bir tazminat almaya hakkı yoktur.
Davalı avukatı istinaf esnasında davalının herhangi bir kusurunun kazaya sebebiyet veya esa-slı bir şekilde yardımcı olmadığını iddia ederken, kazanın ancak davacının kapısının önüne davalının bir bekçi koyması ile önlenebileceğini ileri sürdü. Davalının avukatı iddiasına devam ederek o ahval ve şerait tahtinde davalıdan böyle bir tedbiri almasın-ı istemenin doğru olmadığını çünkü böyle bir tedbir alinmasını istemekle davalıya çok ağır bir görev ve dikkat derecesi yükleneceğini belirtmiştir. Davalının davacının kapısının önüne bir bekçi koyması gerektiği hususu talep takririnde ve Bidayet Mahkemesi-nde davacı tarafından ileri sürülmüş değildir ve bu hususta davalıya Bidayet Mahkemesinde herhangi bir soru bile sorulmuş değildir. İşbu hükümde daha ewel belirttiğim gibi talep takririnde ve Bidayet Mahkemesinde iddia edilmeyen herhangi bir husus için İst-inaf Mahkemesinde herhangi bir iddia yapılsa dahi talep takriri usulü veçhile tadil edilmedikçe İstinaf Mahkemesi bunu nazarı itibara alamaz.
Bir an için davalının davacının kapısının önüne bir bekçi koymasının talep takririnde bir kusur olarak iddia edil-diği ve bunun bir kusur olduğu hususunda Bidayet Mahkemesinde ileri sürüldüğü addolunsa dahi, bu hususun davalının içinde bulunduğu ahval ve şerait tahtinde ihmal kârlığa varan bir kusur olup olmadığını araştırmak gerekir: Hiç şüphe yoktur ki davalı çocuğ-un kapısının önüne bekçi koymuş olsaydı kaza önlenecekti. Ancak kanun ve mantık tahtinde davalının o günkü ahval ve şerait tahtinde, böyle bir bekçi koymasının gerekip gerekmediği hususunu araştırmak gerekir. Daha önce belirttiğim gibi ve iktibas ettiğim b-irçok içtihat kararlarında zikredildiği gibi kanunun bir sürücüden beklediği dikkat derecesi alelade makul bir sürücünün göstermesi gereken dikkattır. O günkü ahval ve şerait tahtinde herhangi makul bir sürücü davacının kapısının önüne bir bekçi koymanın g-erektiğini aklından bile geçiremezdi kanaatındayım. Herhangi bir makul sürücü o ahval ve şerait tahtinde bekçi koymamakla kanunun öngördüğü makul tedbiri almamış sayılamaz. Bu hususta Lordlar Kamarasında Lord Keith of Avonholm Cavanah v. Ulster. Weaving Co-. Ltd. (1959) 2 All E.R.745 davasında sayfa 751'de şöyle demektedir:-
"It is immaterial, in my opinion, whether the alleged failure in duty is in respect of an act omission or and act commission. But where it is an act of omission that is alleged, I think- it will be found, in the absence of evidence of practice, that the circumstances will rarely, if ever, lead judge or jury to hold that there wa.s negligence unless the precaution which it is suggested should have been taken is one of a relatively simple n-ature which can readily be understood and commends itself to common intelligence as something to be required."
Belki fevkalâde mükemmel bir sürücü bir bekçi koyab-ilirdi ama kanun fevkalâde bir sürücünün alması gereken tedbiri değil de alelade makul bir sürücünün alması gereken tedbirin alınmasını öngörmektedir. Eğer kanun bu gibi hallerde kapı eşiğine bir bekçi konmasını öngörmüş olsaydı, şehirlerde veya köylerde v-asıtaların kullanılması hemen hemen imkânsız ve böylelikle modern hayat felce uğramış olaca.ktı. Kasaba veya köylerde sokak kapıları doğrudan doğruya yola bitişik birçok evler vardır. Bu evlerde aileler yaşamaktadır, bu ailelerin küçük çocukları da vardır.- Her iki tarafında böyle evler olan 12-15 ayak genişliğinde bir yolda iki araba karşılaştığında bu gibi evlerden her an herhangi bir çocuğun atılması imkânı olduğu hallerde sürücülerin ne yâpması gerekir? Acaba bu gibi hallerde sürücüler arabalarını tamamı-yle durdurup evlerin sokak kapılarına bekçi mi koymaları lâzımdır? Yoksa sürücüler vasıtalarını yavaş yavaş sürerek yollarına devam etmeleri mi gerekir? Eğer kanun bu gibi hallerde bekçi konmasını öngörüyorsa o zaman va.sıtaların orada tamamıyle durması ve- hareket etmemeleri lâzımdır. Kanunumuz acaba bunu mu öngörmektedir? Hiç şüphesiz ki buna verilecek cevap hayırdır çünkü buna verilecek cevap evet ise, Yasama Meclisinin bir kanun geçirip arabaların kasaba ve köylere girmesini men etmesi gerekir. Lefkoşa i-çerisinde takriben 7-10 ayak genişliğinde birçok dar sokaklar mevcuttur ve bu dar sokaklara bitişik evler vardır. Bu evlerde çocukların yaşadığı ve çocukların her an dışarıya atılmalarının olanaklı olduğu bilinmektedir. Acaba bu gibi hallerde bir arabanın -bu gibi sokaklarda
sürülmemesi mi gerekir? Kanaatımca buna verilecek cevap da hayırdır. Halihazırdaki yürürlükte olan kanun ve hukuk prensiplerine göre her sürücü gereken dikkatı göstermek şartı ile her yerde, her sokakta arabasını sürebilir. Bir sokakta h-erhangi bir sürücü arabasını sürerken herhangi bir kapının hizasını geçtikten sonra o kapıdan herhangi bir şahıs veya çocuk dışarıya atılır ve arabanın yan tarafına çarparsa o sürücünün herhangi bir kusuru olmaz kanaatındayım. Aksi takdirde yan taraftaki e-vlerden çocukların atılmasi imkânı olduğu için böyle bir yoldan araba sürmekle her sürücü bir kusur işlemiş sayılacaktır ki bu makul değildir. Alelade bir sürücüden beklenenin makul bir tedbir ve dikkat olduğu, fekalâde mükemmel bir tedbir ve dikkat olmadı-ğı hususu İngiliz İstinaf Mahkemesinde Clarke v. Winchurch and Others
( 1969) 1 All E.R. 275 de eleştirildi. O davada bir araba sürücüsü arabasını 30 ayak genişliğinde olan
B. sokağında R. kasabasına bakarken yolun sağ tarafına bitişik olan 6 ayak genişl-iğinde bir park yerine arabasını önceden parketmişti. Araba sürücüsü arabasını parkettiği yerin yakınlarında bir yerde bir fabrikada çalışmakta idi. Ö.s. saat 4.00'de işini bitirdikten sonra arabasına gitti ve arabasını alıp R. kasabasına doğru gitmek niye-tinde idi. Bunu yapmak için de 30 ayak genişliğinde olan yolu katedip yolun sol tarafına geçmesi gerekiyordu. Bu esnada R. kasabasının aksi istikameti olan S. kasabasına doğru vasıtalar konvoy halinde seyretmekte idi. Araba sürücüsü sola döneceğini gösterm-ek için sol taraftaki trafik işaretini harekete geçirdi ve parkedilmiş yerden hafifçe sola doğru çıkış yaptı. Bu arada S. kasabasına doğru hareket etmekte olan bir otobüsün sürücüsü önünde oIan arabaların durduğunu gördüğü için önündeki arabaya yanaşmadı v-e parkedilmi araba sürücüsüne yolun diğer yarı kısmına geçmek için fırsat vermeyi uygun gördü. Bunu yapmak için de otobüs durdu ve otobüsün ön farlarını yakıp söndürerek (flash) işaret verdi. Araba sürücüsü bu işaretin kendisine geç işareti vErildiğini an-layarak derhal yola girdi ve yolu dikey olarak bir taraftan diğer tarafa doğru katetmeye başladı. Araba sürücüsü arabasının ön kısmı otobüsün sağ tarafının hizasına geldiğinde durmadan yavaş yavaş yolu katetmeye devam etti ve bu esnada arabasının ön kısmı -takriben bir yarda kadar otobüsün sağ hizasını geçtikten sonra otobüsü geçmekte olan bir motosikletli, arabanın sağ ön kenarına çarparak, yaralandı. Motosikletli otobüsün gittiği istikamette seyretmekte idi. Bidayet Mahkemesi kazanın meydana gelmesinde esa-s ihmalkârlığın motosikletliye ait olduğunu, bunun için kazadan motosikletlinin %75 sorumlu ve otobüs sürücüsünün de %25 sorumlu olduğu kanaatına vardı.
Bidayet Mahkemesi araba sürücüsüne herhangi bir ihmalkârlık atfetmedi. Bunun üzerine otobüs sürücüsü ih-malkâr olmadığını iddia ederek istinaf eyledi. Ayni zamanda motosiklet sürücüsü de mukabil istinaf ederek araba sürücüsünün de ihmalkâr olduğunun bulunması gerektiğini ileri sürdü. İstinaf Mahkemesi ekseriyet kararı ile araba sürücüsünün kabahatlı olmadığı- hususunu kabul etti ve buna ilâveten otobüs sürücüsünün de herhangi bir kusuru olmadığı kanaatına vardı. İstinaf Mahkemesinde Phillimore L.J. sayfa 278 ve 279'da şunları söyledi:
"Waht then on the car driver? The position in regard to him seems to me to r-aise a much more difficult question which I confess has exercised my mind a good deal. After all, he was carrying out what was necessarily a dangerous manouvre, because it involved driving out beyond the line of the bus into an area where inevitably he cou-ld not for a short space of time see what traffic might be coming up from the Rotherdam direction. IVo one disputes that in the light of the signal which he received from the bus driver it was proper for him to emerge until he was level with the offside o-f the bus driver's bus. But what about proceeding beyond that ? Well, he cannot wait all day, and apparently he had gone only a yard before this collision took place.
It has been said that the facts in Powell v. Moody were very, very close to those in the -present case. In that case the driver in the position of the car driver was found 20 per cent to blame, and nobody sought to interfere with that dcision. As I see it, however, that particular finding was largely ba.sed on the suggestion that he had not ke-pt a proper look-out, looking to his nearside rather than to his offside as he was inching his way out into the stream of traffic. It has been suggested that there were various steps that the car driver could have taken. He might have flashed his lights or- sounded his horn, or just put the nose of his car out a very short distance and then stopped, which would have given the moped rider an opportunity perhaps to avoid hi m..:...
However, the learned judge did find this. He said:
'I find it difficult to se-e what the car driver in this case really could have done more than he did. It is said that he should wait to see that the bus driver had given a signal to vehicles behind him. He said that he saw the bus driver glance in the mirror. It seems to me perfect-ly reasonable in his posit-ion to assume that the bus driver, if there was anybody coming would have given a signal, or to put it more exactly, if the bus driver had seen somebody coming, he would have given a signal. I do not think it reasonable to say yo-u should stay there until you are lucky enough to find a motorist who gives a signal, because there would be no end to this. I think one has to deal with these matters as a practical driver, and although I accept that anyone moving out f rom a parking plac-e like the car driver had a very high duty of care upon him, he has algo got certain rights in the matter '
and the judge then went on to deal with this assumption. He went on to point out that the car driver was not an insurer, adding:
'Then, of course,- he would have had to bear certain liability, but unless in law he could be said to be an insurer, I cannot myself see that there is any failure to take reasonable care on his part, because I am unable to prescribe what further care he could have taken whi-ch was reasonable or sensible.'
That finding seems to me to be a finding that the car driver came out extremely slowly and extremely carefully. In effect he inched his way out beyond the line of the bus. If it be said (and it is the most formidable point t-hat has been made) that he ought to have just poked his nose out and then .stopped, I venture to think that the answer is that that is a counsel of perfection; and the difference between doing that, going out for only a foot or a little more, and travellin-g very, very slowly for a yard is so small that it is wrong to say that in the one case it would amount to negligence, and in the other it would not. I regard the suggestion of just going out and then stopping as a counsel of perfection."
Ayni davada Will-mer L.J. ise otobüs ve araba sürücülerinin ihmalkârlıkları ile ilgili sayfa 280 ve 28.1'de şunları söyledi:
"With regard to the corporation and bus driver, and more particularly to the conduct of the bus driver, I have come to the.conclusion, in agreement -with Phillimore, L.J., that in all the circumstances he was wrongly held to be at fault for this collision. The learned judge himself said that the flashing, of the headlamps by the bus driver meant only: 'Come on so far as I am concerned'. I agree with t-hat view, and I do not think it can be said that the signal amounted to a representation by the bus driver that it was all clear for the car driver to pull out beyond the line of the bus. After all, the bus driver owed no duty to the car driver to give, a -signal at all.'
In those circumstances I think that it was wrong for the learned judge to say tha.t the bus driver ought not, by flashing his headlamps, to 'encourage' the car driver to come out. I cannot regard the flashing of the headlamps as an 'encour-agement' to the car driver to come out, if by that is meant to come out and pass right across the head of the bus. In the circumstances I do not think that it would be right to regard this signal by way of flashing headlamps as a misleading signal. I agree- with Phillimore, L.J., that the situation is really no different from what it would have been if the bus driver had merely stopped, as for instance at a pedesrian crossing, and taken no further action at all.
Equally I find it impossible to say that the b-us driver owed any duty to the moped rider to give him a signal.. The moped rider, after all, if he was keeping his eyes open, could see for himself that the bus had stopped, and in the circumstances he must have realised that something was going on ahead -of the bus. This could only be that some vehicle was seeking to come out ahead of the bus. In that situation the moped driver, if he had been keeping a good look-out and driving at a proper speed and at a proper distance from the bus, should have had no di-fficulty in dealing with any emergency that might be caused by the car driver's vehicle poking its nose out in front of the bus. So much for the bus driver.
With regard to the car driver, like Phillimore, L.J., I have felt a good deal more difficulty, and- I have wondered whether he ought not to be held to have been at fault in some small degree. The case is not very readily distinguishable on its facts, I think, from that of Powell v. Moody to which Phillimore, L.J., has referrred. But it is to be observed- that in that case there had been a finding of fact by the judge of first instance that the emerging vehicle was 20 per cent to blame, and it was not sought to challege that finding in this court.
I think that the only possible ground on which some propor-tion of the blame might have been attributed to the car driver would be that which Russell, L.J., suggested in the course of the argument, viz., that he should only just have poked the nose of his vehicle out beyond the line of the bus by something like a -foot, and should then have stopped dead in order to see whether he received any signal from any traffic coming up outside the bus. As to that, I think it is fair to observe that the case was never put in that way in the court below. Moreover, the point mig-ht have been one of considerable force if the learned judge had accepted what was said by the bus driver, viz., that the car driver came out rather quickly. But the judge does not a.ppear to have accepted that, but rather to have accepted the car driver's -own version that he was only just crawling out. If that be accepted, then I should not have thought it right to impute negligence to the car driver merely because he came out perhaps two to three feet instead of only a foot or so. I agree with the view whi-ch Phillimore, L.J., has expressed that the suggestion that he ought to have stopped a little earlier would have been really a counsel of perfection. I think that would have been something going beyond the duty of reasonable care which was the duty that he- owed as a road user."
Araba sürücüsü Bidayet Mahkemesinde şahadet verirken, otobüsün hizasından dışarıya doğru çıkarken otobüsü- geçmek isteyen herhangi bir motosikletle karşılaşabileceğini bildiğini söylemiştir. Bu husus çoğunluk hükmünü veren hakimlerin hükmünde belirtilmemekle beraber azınlık hükmünü /veren Russel L.J.'in hükmünde sarahaten belirtilmektedir. Russell L.J., sayfa -282'de aynen şunları söyledi:-
"But one thing is, I think, clear, and that is that the car driver proceeded across the bows of the bus without stopping until the front of his car protruded about three feet beyond the bus when the collision occured; and he -was not intending to stop unless and until he could see round the bus, and find it nesessary to do so. The car driver said that he realised that there was chance that he would encounter a vehicle such as the moped over-taking; indeed, he would scarcely hav-e been believed in the circumstances had he said otherwise."
Clarke davasındaki sürücü işlek bir ana yolu dikey olarak katetmey-e teşebbüs ettiğinden çok tehlikeli bir manevra yaptığı, arabasının ön kısmı otobüsün hizasınâ geldiğinde otobüsün arka yan tarafından gelmesi muhtemel herhangi bir vasıtayı göremediği ve böyle vasıtanın gelme tehlikesi olduğunu bildiği halde, Bidayet ve İ-stinaf Mahkemeleri sürücünün arabasını yavaş yavaş sürerek bir yarda kadar otobüsün hizasını geçmesinin kusur olmadığı kanaatına vardı. O davada sürücünün makul tedbir olarak, yan arka tarafından gelmesi muhtemel herhangi bir vasıtaya geçmesine ve/veya sür-ücünün arabasını görmesine fırsat vermek için, ewelâ bir ayak hareket etmesi ve durması, biraz bekledikten sonra yine ayni fırşatı vermek için bir ayak ilerledikten sonra durması ve beklemesi ve yine bir ayak ilerlemesi ve durması gerektiği ileri sürülmüşs-e de bu iddia makul olarak karşılanmadı ve bunu yapmanın makul eylem olmayacaği ancak erişilmesi güç bir ideal (counsel of perfection) olacağı kanaatına varıldı.
İstinaf konusu davada Bidayet Mahkemesi huzurunda verilen şahadetin ve bu şahadetten istihraç- edilebilen sonuçların (inferences), davalının otobüsünü 4 1/2 seneden beri sürekli olarak ayni yere parkettiğini, ayni şekilde geri gittiğini, bu müddet zarfında hiç bir kaza olmadığını, herhangi bir tehlike ile karşılaşmadığını, kazanın sabah saat 6.00'd-a vukubulduğunu, davalı otobüsünü hareket ettirmezden ewel önce çocuğun dışarıda sokakta veya kaldırımda olduğuna dair şahadet olmadığını, çocuğun böyle erken bir saatta aniden dışarıya fırlamasının makul bir sürücü tarafından makul surette önceden görülem-iyeceğini, davalının çok yavaş gittiğini, çocuk otobüse çarparken otobüsün hemen durduğunu, çocuğun otobüsün sağ arka kanadına çarptığını göz önünde tutarak, çocuğun evden dışarıya atılma tehlikesi olduğu davalının hatırına gelmesine rağmen, makul tedbir o-larak davalının çocuğun kapısının önüne bir bekçi koymasını beklemek Phillimore L.J.'in Clarke davasında dediği gibi davalıdan erişilmesi güç bir ideali (counsel of perfection) yerine getirmesi demektir ki kanun bu gibi mükemmeliyeti makul bir sürücüden be-klemez.
Netice olarak tüm şahadeti ve Lord Macmillan'ın Fardon davasında vaz ettiği prensibi yani yolu kullanan herhangi bir şahsın akla gelen herhangi bir ihtimali önlemesi için tedbir almaya mecburiet olmadığını ve Viscount Maugham'ın Searle davasında- dediği gibi bir kazanırı yalnız olanaklı olması mes'uliyet yükletmeye kâfi olmadığını ve yolu kullanan şahısların bir sigortacı (insurer) olmadıklarını göz önünde tutarak Haksız Fiiller Kanununun öngördüğü gibi davalının otobüsünü sürerken makul sağ görü-lü bir şahıs olarak ahval ve şerait tahtinde yapmaması gereken herhangi bir eylemi yaptığı veya ahval ve şerait tahtinde yapması gereken herhangi bir eylemi yapmadığı davacı tarafından ispat edilmediği kanaatındayım.
Birçok otomobil kazalarında zarar gören- şahsın hiçbir kabahatı olmadığı halde, zararı yapan şahsın herhangi bir ihmalkârlığı yoksa, zarar gören şahıs maalesef herhangi bir tazminat alamaz. Bu hususta Hunter v. Wright (1938) 2 All E.R. 621 davasında Goddard J. sayfa 625 de şunları söyledi:-
"I -agree. I also agree with Sir Walter Mockton that this is a case of importance, in some respects, from the publ'rc point of view. Sir Walter emphasises the fact that the oCcasion on which this lamentable accident happened was at a time when the road was fre-e of traffic. A gentleman on his lawful occasion, on Surrûay morning, on the footpath is struck from behind, run down, and grievously injured. However according to the view of the judge, and in the view of this court, he cannot recover damages. The late Sw-ift
J., who, at the time of his lemarited death, had an unrivalled experience of these cases, sâid, on more than one occasion, using the vigorous language which cha.racterised him
, that, if Parliament allowed such potentially dangerous things as motor car-s to run on the public streets, it ought also to provide that people who were injured by them through rro fault or their own should receive compensation, though not necessarily çompensation from the driver if the driver has been guilty of no negligence. It- is a shocking thing, rio doubt, that Colonel Hunter should have been injured in that way; but it would be an equally shocking thing if, when the lady, Mrs. Grasty, who was driving this car, was g-uilty of no negligence at all, she should be put under the imputation of having caused this grievous injury to a fellow-citi- zen, when in fact she has done nothing blameworthy at all."
Tazminat konusuna gelînce genellikle Bidayet Mahkemelerini.rı tazmina-t hususunda verdiği karar Istinaf Mahkemesi tarafından tadil edilmez. Ancak Bidayet Mahkemesi genel tazminatı tesbit ederken nazarı itibara alması gereken hususları nazarı itibara almamış ise, veya nazarı itibara almaması gereken hususları nazarı itibara a-lmışsa veya herharıği bir hata işlemişse veya tespit edilen tazminat miktarı aşikâr surette çok yiiksek veya çok düşük ise İstinaf Mahkemesi Bidayet Mahkemesinin kararını tadil edebilir. Bidayet Mahkemesi bir kazazadenin alacağı tazminatı tesbit ederken ma-kul hareket etmesi ve tespit edeceği tazminatın mükemmel tazminat değil de makul tazminat olması gerekir. Tazminatın hem kazazade heın de ihmalkâr şahıs için adalete uygun olması gerekir. Tazminat ihmalkâr şahsı cezalandırır nitelikte olmaması gerekir. Taz-minatın makul tazminat olması gerektiği hususunda İngiliz İstinaf mahkemesinde Warren and Another v. King and Others (1963) 3 All E.R. 521'de Harman, L.J., sayfa 528'de şunları söyledı:
"In this class of case, the remedy should not be called damages, for t-hat connotes restitution in integrum, a thing patently impossible when a man has lost a leg or a girl has her spinal cord severed -but 'compensation' fair compensation. Fair as between the negligent person and his victim. Not punishment of him, but what he- ought in fairness to pay."
"It seems to me that the first element in assessing such compensation is not to add up items such as loss of pleasures, or earnings, of marriage prospects, of children and so on, but to consider the matter from the other side, -what can be done to alleviate the disaster to the victim, what will it cost to enable her to live as tolerably as may be in the circumstances? This will involve, first, an estimate of the infant plaintiff's expectation of life, and next an estimate of the -cost of such help as she needs. On neither of these subjects had the jury any guidance here. It is perfectly possible to have an estimate first ef expectation of life, and next of what would be the cost of an annuity over that period. With these two figure-s estimated, the jury will have at least signposts on the way. I do not say that they are to follow the figures slavishly, but to use them as guides. Nor is this element the only one. Pain and suffering have still to be taken into account. In the instant c-ase, pain is clea.rly not much. Mental suffering is of great importance, and this differentiates it from those where the victim is, or is nearly, unconscious.
A jury uninstructed may remember that K.L.1,000.- invested at five per cent, will produce K.L.5O-.- per annum, but, if they wish to provide the victim with (say) K.L.1,000 per annum, they are likely to calculate the capital sum required to do that a more elaborate calculation they cannot be expected to make, but that figure will be wholly erroneous, f-or it will leave the capital intact at the end of the period, say ten years. Any representative of an insurance company could provided the right figure. Why should not this help be given? In the instant case, the judge did nıake one passing reference to di-scounting the capital sum awarded, but he did not explain that, on this view, the object would be to exhaust the capital over the period so that nothing was left at the end. This needs expert calculation, and should be the subject of expert evidence. I am -left with the strong impression that the capital sum awarded was calculated simply as one which should be its income provide the desired maintenance."
-Ayni hususta Lordlar Kamarasında H. West and Son, Ltd., and Another v. Shepha.rd (1963) 2 All E.R. 632, sa.yfa 631'de Lord Morris of Borth-y-Gest şunları söyledi:-
"My Lords, the damages which are to be awarded for a tort are those which 'so far as money -can compensate, will give the injured party reparation for the wrongful act and for all the natural and direct consequences of the wrongful act' (Admiralty Comrs. v. Susquehanna (Owners), The Susquehanna). The words 'so far as money can compensate' point t-o the impossibility of equating. money with human suffering or personal deprivations. A money award can be calculated so as to make a good financial loss. Money may be awarded so that something tangible may be procured to replace something else of like nat-ure which has been destroyed or lost. But money cannot renew a physical f rame that has been battered and shattered. All that judges and courts can do is to award sums which must be regarded as giving reasonable compensation. In the process there must be t-he endeavour to secure some uniformity in the general method of approach. By common assent awards must be reasonable and must be assessed with moderation. Furthermore, it is emminently desirable that so far as possible comparable injuries should be compens-ated by comparable awards. When all this is said it still must be that amounts which are awarded are to a considerable extent conventional."
sayfa 633 ve 634'de şunları söyledi:
"In assesing damages there may be items which will only be awarded if certain- needs of a plaintiff are established a particular plaintiff may have provision made for some future form of transport: a particular plaintiff may have to have provision made for same special future attention or some special treatment or medicatiorı. If, h-owever, some reasonable sum is awarded to a plaintiff as compensation for pain endured or for the loss of past or future earnings or for ruined years of life or lost yeas of life, the use to which a plaintiff puts such sum is a matter for the plaintiff alo-ne. A rich man, merely because he is rich and is not in need, is not to be denied proper compensation; nor is a thrifty man merely because he may keep and not spend."
-Lord Devlin ise sayfa 636'da şunları söyledi:
"The case raises a fundamental question on the nature of damages for personal injury. There must be compensation for medical expenses incurred and for loss of earnings during recovery; these are easily quantifi-ed, whether as special or as geıieral damage. Then there is compensation for pain and suffering both physical and mental. This is at large. It is compensation for pain and suffering actually experienced. Loss of consciousness, however caused, whether by th-e injury itself or produced by drugs or anaesthetics, means that physical pain is not experienced and so has not to be compensated for; and this must be true also of mental pain. Then there is or may be a temporary or permanent loss of a limb, organ or fac-ulty. Whether it is the limb itself that is lost or the use of it is immaterial. What is to be compensated for is the loss of use and the deprivation thereby occasioned. This deprivation may bring with it three consequences. First, it may result in loss of- earnings and they can be calculated. Secondly, it may put the victim to expense in that he has to pay others for doing what he formerly did for himself; and that also can be calculated. Thirdly, it produces loss of enjoyment, loss of amenities as it is so-metimes called, a diminution in the full pleasure of living. This is incalculable and at large. This rÎeprivation with its three consequences is something that is personal to the victim. You do not, for instance, put an arbitrary value on the loss of a lim-b, as is commonly done in an accident insurance policy. You must certain the use to which the limb would have been put, so as to ascertairı what it is of which the victim has actually been deprived." Lord Pearce ise sayfa 643 de şunları söyledi:"If a plain-tiff has lost a leg, the court approaches the matter on the basis that he has suffered a serious physical deprivation no matter what his condition or temparament or state of mind may be. That deprivation may also create future economic loss which is added -to the assessment. Past and prospective pain and discomfort increase the assessment. If there is loss or amenity apart from the obvious and normal loss inherent in the deprivation of the limb -if for instance, the plaintiff's main interest in life was some- sport or hobby from which he will in future be debarred, that too increases the assessment. If there is a particular injury to the nervous system, that also increases the assessment. So too with other personal and subjective matters that fall to be decide-d in the light of common sense in particular cases. These considerations are not deal with as separate items but are taken into account by the court in fixing one inclusive sum for general damages."
-Ayni hususta İngiliz İstinaf Mahkemesinde Fletcher v. Autocar and Transporters Ltd. (1968) 1 All E.R. 726 sayfa 733'de Lord Denning, M.R. şunları söyledi:-
"Whilst I acknowledge the care which the judge devoted to this case, I think that his conclusion wa-s erroneous. In the first place, I think that he has attempted to give a perfect compensation in money, whereas the law says that he should not make that attempt. It is an impossible task. He should give a fair compensation. That was settled ninet years ag-o by the case of Philips v. London on South West Ry. Co. Dr. Philips was an eminent phisician makin K.L. 6,000 or K.L.7,000 a year. He was so severely injured in a railway accident that he was reduced to utter hel lessness with every enjoyment of life des-troyed. Field. J., summing up to the jury said:
in actions for personal injuries of this kind . and it is wrong to attempt to give an equivalent for the injury sustained. I do not mean to say that you must not do it, because you are the masters and are t-o decide; but I mean that it would operate unjustly, and in saying so I am using qhe language of the great Parke, B., whose opinion was uoted with approval in Rowley's case. Perfect com ensation is hardly possible, and would be unjust. You cannot put the p-laintiff back again into his original position.'
This direction was approved by Sir Alexander , Cockburn, C.J. , Who added another
reason:
'.. the compensation should be commensurate to the injury su-stained. But there are personal injuries for which no pmount of pecuniary damages would afford adequate com ensation, while, on the other hand the attempt to award full -compensation in damages might be attended with ruinoğs consequences to defendants. .. . Generally speaking, we agree with the rule as laid down byu Brett, J., in Rowley North Western Ry. Co....... that a jury in these cases must not attempt to give damage-s to the full amount of a perfect compensation for the pencuniary injury, but must take a reasonable view of the case, and give what they consider under all the circumstances a fair compensation.' "
Those passages were quoted with approval by Lord Devlin -in H. West and Son Ltd. v. Shephard, and undoubtedly represent the law. It is true that in these days most defendants are insured and heavy awards do not ruin them; but small insurance companies can be ruined. Some have been. And large companies have to co-ver the claims by their premiums. If awardsreach figures which are "daunting" in their immensity, premiums must be increased must be increased all the way round. The impact spreads through the body politic. Consider also the position of the plaintiff. He- is the one person entitled to be compensated. What good does all this money do for the poor plaintiff. He cannot use it all by any means. Halve it. Still he cannot use it in his lifetime. In order to give him fair compensation, I should have thought that -he should be given a sum which would ensure that he woald not, within reason, want for anything that money could buy."
Diplock, L.J. ise sayfa 736'da şunları söyledi:
"It is a platitude that the purpose of compensatory damages in an action for personal in-juries is to put the victim in the same position as he would have been if he had not sustained those injuries, so far as money can do this. But money never can do this. The effect of any physical injury is to make the life of the person who sustains it dif-ferent from what it would otherwise have been. The change may be temporary or permanent; it may be slight or fundamental; but his position can never be the same as it would have been but for the injuries. Even where a consequence of his injuries is to dest-roy or reduce his ability to earn money, to restore to him by way of damages the money which he would have been able to earn, can put him in the same position as before the injuries only to the extent that he would have spent those earnings otherwise than -on himself - as, for instance, in maintaining his wife and dependants or giving it away during his life or on his decease."
sa-yfa 743'de ise şunları söyledi:-
"The sum awarded ought to be sufficient: first, to provided for the plaintiff's own maintenance in such circumstances as will best ameliorate the discomfort and deprivations he is bound to suffer; secondly to provide for Mr-s. Flechter, his only dependant, enough to suppıort her in the same standard for material comfort, living apart from him, as she would have enjoyed had he not been injured; and, thirdly, to provide in addition the proper conventional sum to which the court-s apply the label of 'compensation for loss of the amenities of life."
İhmalkârlık davalarında mahkemeler tazminatı tesbit ederken tazminatı iki kısma ayırması gerekir. Birinci kısım davanın duruşmasına kadar geçen müddet zarfında kazazadenin düçar olduğu -maddi zarardan ibarettir ki buna özel tazminat denir. İkinc.i kısım tahtinde ise tazminat kazazadenin davanın duruşma gününden sonra düçar olması muhtemel maddi zarar ve kazadan dolayı kazazadenin kaza gününden itibaren çekmiş olduğu ve çekeceği ızdırap ve- herhangi bir hayat nimetinden mahrum oluşu için verilir. Birinci kısım tahtinde tazminat kolayca tesbit edilebilir. Çünkü davanın duruşmasına kadar geçen müddet için kazazadenin düçar olduğu herhangi bir maddi zarar mesalâ kazanç kaybı, doktor ve
klinik m-asrafı ve, sair masrafları için kat'i şahadet verilebilir. Ancak davanın duruşma gününden sonra meydana gelebilecek olan maddi zarar bazan kolayca tesbit edilemez. Bunun da sebebi kazazadenin istikbalde hakiki maddi zararının ne olacağı hususunda bazı hall-erde kat' i şahadet verilemez. Bu hususta ancak spekülâtif şahadet verilebilir. Bu böyle olmakla beraber gerek Kıbrıstaki mahkemeler gerekse İngilteredeki mahkemeler geçmiş içtihat kararlarına istinad ederek bir kazazadenin müstakbel zararının nasıl tesbit- edileceği hususunda bazı prensipler vaz etmişlerdir. Bu prensiplerin başlıcası müstakbel kazanç kaybı hakkındadır. Mahkemeler davanın duruşma gününde kazazadenin istikbaldeki senevi kazanç kaybının ne olabileceği hususunu tesbit ederler ve bu senevi kazan-ç kaybını, kazazadenin istikbaldeki ömrünün ne kadar olacağını, istikbalde hayatta beklenmeyen tehlikeleri, hayatın cilvelerini, kazazadenin yaşını, alacağı tazminatı yekün olarak peşin alacağını göz önünde tutarak uygun bir çoğaltıcı rakamla çarparlar ve -müstakbel kazanç kaybı için yekün bir miktar tespit ederler. Çoğaltıcı rakamın ne olacağı her kazazadenin özel durumurıa bağlıdır. Bu çoğaltıcı rakam 15 e kadar herhangi uygun bir rakam olabilir. Bazı hallerde mahkemeler genel tazminatı tesbit ederken gene-l tazminat başlığı altında nazari itibara .alınması gereken hususlarıiı tümünü birden nazarı itibara alarak yekün bir miktar tazminat olarak tesbit ederler. Bazı hallerde genel tazminat tahtinde verilebilen tazmiıiatı tafsilâtlı olarak belirtirler. Yani ba-zan genel tazminat altında bir kazazadenin müstakbel kazanç kaybı ve müstakbel bakım masrafı ve diğer masrafları ile çektiği ve çekeceği ıstırap ve haat nimetlerinden mahrum olmasından dolayı verilen tazminat tafsilâtlı olarak belirtilir. Nitekim S. and An-other v. Distillers Co. (Biochemicals) Ltd. (1969) 3 All E.R. 1412 davasında Bidayet Mahkemesi hakimi genel tazminatı tesbit ederken 7 3/4 yaşında olan davacının müstakbel kazancının ne olabileceği hususunu ve diğer hususları tesbit etmeyi uygun görmüştür.- O davada hakim Hinchcliffe s.1414'de davacının yaralarını şu şekilde belirtmiştir:-
"May I now deal with the two boys. R.S. was born in November 1961, so he is now 7 3/4 years of age. There is almost a complete absence of arms. A single digit protrudes fr-om the right shoulder. He has normal mobility in that he is able to walk, to run, to kick and to climb stairs without difficulty. He can write not very well with his right artifical hand and very well with his left foot. He cannot cut his food. He cannot d-ress or undress himself. He is dependent on help when he goes to the lavatory or when he is washed or bathed, or when he has to brush his hair. He brushes his teeth by holding the toothbrush in his foot. The nature of the bilateral artificial arms, power-ed by gas can be seen f rom the agreed photographs."
Ayni davada davacının alacağı tazminat hususunda ise sayfa 1422'de hakim şunları söylemiştir:-
"As to the loss of earning capacity, which is obviously an important matter, here again the court can only- speculate what the position is likely to be when R.S. is 18 or 22 years of age. He is a bright boy and obviously more likely to get employment than not, but he is unlikely to earn what he would have done had he not been deformed. The complete absence of a-rms for a wage or a slary earner is one of the most grievous disabilities. On the other hand, if all goes well ând he 1ands a good job, he should be paid the wage for the job. But I take the view that there must be a substantial loss of earning capacity, c-ertainly in the region of K.L.1,500 a year.
Lastly, there is the deprivation or loss of amenities. - His deprivation must rank very high when compared with other, serious disabilities, if there is any comparison. He has problems of great magnitute. He is -conscious of his deformities. 'He has to be trained to use his feet. Trouble at ,puberty is to be expected and those who have the misfortune to suffer from deformities of this kind very often suffer mentally and phychiatrically from time to time. Furthermo-re; if R.S. should fall behind in his school work emotional disturbances may well take place. Lastly, the pleasures of marriage and parenthood for R:S. are unlikely.
Never can there have been two cases where there are sa many imponderable factors. It is fa-ir to say that the court is asked to speculate on every aspect of damage. If ever there was a case where a broad view should be taken as to what is just and reasanable compensation, this is it. Dexter v. Ellis has been referred to. The - injuries wer very -serious but it is a very different case from this. The Court of Appeal increased damages of K.L.19;000 to K.L.26,500. The plaintiff was a boy of 13 yeârs of .ağe who was paralysed from the waist .down., but he had .the full use of his arms and hands, he cö-üld feel and work w'rth' them, he had sense of touch; I think this is very icnportant.
In my judgment, a fair and reâsonable sum to award R.S. for general damages is K.L.32.000. Actuarial calculations to which evidence was directed do not disclose a very- different figure fröm my finding. I take the S per cent table for reasons that I have given. I take special care at K.L. 250.- a year; annuity value required K.L.3.200. I take the loss of wages at K.L.1,500 a year; annuity valug K.L.10,700 after allowing -for Gourley. One gets a total of K.L. 13,900. For loss of amenities includirig an allowance for Millfield and Possum. I award R.S. K.L.18,000.- making a total of K.L.31,900.- It is not so very far away from my global sum.
The third -check on the figure of- K.L.32;00.- is that, if it was invested carefully; it would be sufficient to keep R.S. free from financial worry and would go some way to- wards ameliorating the discomfort and deprivations that he is bound to suf fer."
-İngilterede 1969 yılına kadar genel tazminat başlığı altında her hususta verilebilecek tazminatı tafsilâtlı olarak ayırmak gerekmezdi. Mamafih birçok davalarda bütün hususlar hakkında ayrı ayrı tafsilât verilebilirdi. Müstakbel kazanç kaybı için yekün bir -miktar tespit etmek mecburiyeti olmamakla beraber, verilen tüm tazminatın makul tazminat olup olmadığı hususunda karar verebilmek içiıi yıllık müstakbel kazanç kaybının ne olabileceği daima tesbit edilirdi. Genel tazminat tahtında muhtelif başlıklar altınd-a tafsilât verilip verilmemesi hususunda İngiliz Yüksek Mahkemesi Waston v. Powles (1967) 3 All E.R. 721, sayfa 723'de Lord Dennznğ M.R. şunları söyledi:
"Every judge, .wherı working out the sum, notes down the item aiıd calculates so much for loss of fut-ure earnings; so much for pain ând suffering, and the like: That gives him a startirig ;point; but there are so many uncertainties an intangibles involved that in the end he had to gather all the items together and give a round sum. So I do not agree with -counsel for the plaintiff's contention. It is not the judge's duty to divide up the total award into separate items. He may do-so if he thinks it proper and helpful, but it is not his duty to do so.
-O davada kazazade 36 yaşında idi ve kazadan dolayı kazazadenin düçar olduğu yaralar ve maddi zarar ziyan sayfa 722'de şu şekilde ifade edilmiştir:-
"He was walking across a pedestrîan crossing in Middlesborough when he was struck by a motor scooter. His ba-ck was injured. He was off work for a few weeks. He then went back to light work. At first his injury was not thought to be serious; but it turned out to be worse than was thought. He suffered pain and was off work from time to time. In February, 1965, a-s it did not clear up, he had an operation on his back. It appears that the discs had been injured in the accident. He had a laminectomy operation. It did not do much good. He had a lumbar puncture and a disc reinoved; but he did not get much better. He st-ill has a good deal of pain in his legs and in the 'lower part of his back. Ne is unable to dö heavy work. He: is only able to do light work. His earnings are reduced by K.L.400.a year. It has been suggested he should have another operation. Meanwhile h-e has to wear a special spinal jacket which relieves the pain.
The judge summarised the case in this way:
'It is abundantly clear to me that his whole life has been changed by this 'unhappy accident and that he has been transformed from an activeman; enjoy-ing his hobbies and
capable of doing quite strenuous work, to a man who is a c,ripple, capable of only doing light work, and who will, for the rest of his days, not be capable of doing heavy work, and who will, even if this further operation is successful,- for the rest of his days endure some pain."
O davada Bidayet Mahkemesi hakimi genel tazminat tahtinde kazazadenin alabile-ceği zarar ziyanı K.L.8000.- olarak tesbit etmiştir ve tesbit ettiği tazminat hususunda hükmünde ayrı ayrı teferruat vermemiştir. Ayni davada İstinaf Mahkemesinde L.J. Winn tesbit edilen tazminatın makul olup olmadığını teste tabi tutarken Bidayet Mahkemes-i hakimi kazazadenin müstakbel kazanç kaybını yekün bir miktar olarak tesbit etmemekle beraber K.L.8000.-nın asgari olarak K.L.4000.-sı, azami olarak da K.L.5000.-sı müstakbel kazanç kaybına atfolunması gerektiği kanaatına vardı ve geri kalanın da çektiği -ve çekeceği ızdıraba ve hayat nimetlerinden mahrum oluşuna atfedildiği kanaatına vararak K.L.8000.nın makul tazminat olduğu kanaatına vardı. Lord Winn sayfa 725'de şunları Şöyledi:-
"The judge mûst be supposed to have taken those matters into consideration-, and in particular I would like to say that I feel convinced that this judge, with the experience that he has had both on the bench and before he came to the bench in matters of this kind, cannot have proceeded on the footing that K.L.2,000.- was enough f-or general damages for pain and suffering and loss of amenities. It follows logically that he cannot have taken fiffteen years or any figure near fifteen years as the multiplier which he would app-ly to the agreed annual loss of K.L.400.Not withstanding what counsel themselves thought fit to agree, the judge still has the responsibility of making his own decision on the matter, paying due regard, of course to the fact that the defendant was prepareı-i to treat the matter through his counsel on that footing. It seems to me, therefore, that there is probably a sum of K.L.4,000.or K.L.3,500.- at the minimum K.L.3,000.- to be attributed here, if one has to break up the award, to the general loss of amenit-ies and pain and suffering."
Tazminat davalarında tazminatı tespit etmek için Kıbrısta uygulanan hukuk prensipleri İngilterede -uygulanan hukuk prensipleri ile aynidir. Bunun için tazminat tespit edilirken hangi hususların nazarı itibara alınması hususunda İngilterede verilen içtihat kararları bize faydalıdır. Ancak hukuk prensipleri ayni olmakla beraber İngilteredeki hayat standar-dı, sosyal, ekonomik ve endüstriyel koşulların Kıbrıstaki hayat standardı, sosyal, ekonomik ve endüstriyel koşullar ile ayni olmadığını göz önünde tutmak ve bu hususun üzerinde ehemmiyetle durmak gerekir kanaatındayım. Bu hususta Privy Council huzurunda ol-an Singh (an infant) _v. Toong Fong Omnibus Co. Ltd. (1964) 3 All E.R.925 sayfa 927'de Lord Morris of Borth-y-Gest şunları söyledi:-
"In deciding this appeal, their lordships think that three consideraions may be had in mind; (i) that the law as tothe fac-tors which must be weighed and taken into account in assessing damages is in general the, s,ame as the law in
:
Englan.d; (ii) that the priıiciples governıng and defining the approach of an appellate court that is invited to hold that damages should be inc-reased or reduced are the same as those of the law in England, and (iii) that to the extent to which regard should be had to the range of awards in other cases which are comparable, such cases should as a rule be those which have been determined in the sam-e jurisdiction -or in a neighbouring locality where similar social,. economic and industrial conditions exist."
Kanaatımca İngil-iz mahkemelerinde tespit olunan tazminat miktarları İngiltere'deki hayat standardı, sosyal, ekonomik ve endüstiyel olduğundan Kıbrısa aynen uygulanamaz. Bunun için yerii mahkemelerde benzeri davalarda tespit olunan tazminat miktarlarının örnek olara:k kul-lanılması daha uygundur kanaatındayım. Türk tarafındaki mahkemelerin çalışrnalarının uzun geçmişi olmadığı i in Türk mahkemelerinin bu gibi hallerde verilmiş kararları azdır. Ancak Rum tarafındaki Yüksek Mahkemenin hükümleri Türk tarafını bağlamamakla bera-ber, tazminat hususunda verilerı hükümler sosyal, ekonomik ve endüstriyel koşullar bakımından nazarı itibara alınması gerektiği kanaatindeyim.
Tazminat hususunda İngilterede 1970 yılına kadar mahkemeler Watson v. Powles davasında vaz edilen prensipleri uy-gulamakta idiler. Ancak 1970'den sonra İngiliz Yüksek Mahkemesinin Smith v. Central Asbestos Co. Ltd. (1971) 3 All E.R.204 davasında verilen hükümderi dolayı Ingiliz Mahkemeleri genel tazmina.t başlığı altında tespit edilen tazminatın hangi hususlarda veri-ldiğini tafsilâtlı belirtmektedir. Bu hususta ayni davada Lord Denning sâyfa 213'de şunları söyledi:
"Before I discuss these, I would say a few words about the severance of items of damage. In Watson v. Powles and Fletcher v. Autocar Transporters Ltd., we -discouraged judges from taking the items separately and jus--,adding them up at the end. But since Jefford v. Gee the judges have to itemise the damages in order to calcula.te the interest. This does not mean that the total award is necessarily to go up h-igher on that account. The total award is still to be one which gives him fair compexısation in money for his injury. Care must -be taken to avoid the risk of .overlapping. Thesiger J in this very case had this point in mind. He intimated that a high figure fö_r loss of future earnings might go in reduction of the award for pain and suffering and loss of amenities of life, and he fo-und support for this in the only other asbestosis case which has come before the court: Sales v. Dick Asbestos Insulating Co. Ltd. I think there is a good. deal in this. When a man is stricken with a desease like asbestosis, it must be a comfort to him to -know that he is getting full com.pensation for loss of his future earnings. It will do something to relieve his distress on bein-g .put on liglıt work or put out of action altogether. To that exten' the award for loss of amenities may be reduced."
Nitekim Pove v. Governors of R dal School (1970) l A11 E.R.841 de ağır surette yaralanan 16 1 2 yaşında bir küçüğün alacağı tazminatı- mahkeme tespif ederken Bidayet Mahkemesi hakimi genel tazminat başlığı altında küçüğün müstakbel kazanç kaybını, müstakbel bakımı için ihtiyacı olduğu masrafları ve çektiği ve çekeceği ızdırapları ve hayat nimetlerinden mahrum oluşu için alacağı tazminatı- tafsilâtlı olarak tesbit etmiştir. Bu usul Mitchell (b his next friend Hazel Doreen) v. Mullholland and Another No:2 1971 2 All E.R. 1205 ve Daish an infant bv his next friend Albert Edward Daish) v. Wauton (1972 1 All E.R.
- Kazazadenin ağır yaalandığı- hallerde tazaiinat teşpit ederken en mühim husü's kazazadenin müstakbel kazanç kaybinırı ne olacağı ve kazazadenin bakıma ihtiyacı oiup olmdığı, bakırri için rie kadara ihtiyacı olduğudur. Bunun içın de umumiyetle davacı bu hususlar için şahadet ibraz ed-er. İstina:f konusu olan davada davacınırı müstâkbel kazancının ne olabileceği hususunda verilebilecek herhangi bir şahadet davacı çocuk olduğu için kat'i olamaz ancak davacının ailesinin mali, sosyal durumu davacının ailesinin davacının istikbali hakkın-da niyetlerinin ne olduğu hususunda şahadet verilebilirdi. Davacının devamlı bakırria ihtiyacı olup olmadığı hususunda ve bu bakım için davacının herhangi birisinin istihdam etmek frıecburiyeti olup olmadığı, böyle bir bakımın kaça mal olabileceği hususund-a şahadet verilebilirdi. Maalesef bu davada yukarı.da - bahsettiğim hususlar hakkında herhangi bir şahadet verilmiş değildir. İngilterede istinaf konusu olan dai,ada ' davacınıri aldığı.. yaralaz' tipinde veya davacı kadar. ağır yaralanan birisinin K.L.10,-000:- K.L.25,000.- arasında tazminat aldığı vakidir. Meselâ M. 'v. Lester ' (1966) 1 A1l E.R. 207 davasında, 17 yaşında olan ve beyninen âğır yarâlandığı için hiçbir zaman iş yapamâ,yacak duruma girmiş ve ömrüriün .sonuna kadar bakıma ihtiyacı olacak olan- davacıya. K.L.15,000.- tazminat verildi. Oliver and Others v. Ashman and Another (1961) 3 All E.R. 323 davasında 20 aylık olan davacı bir yol kazasında beyninden ağır yaralanarak akli muvazenesini kaybederek konuşamayacak ve herhangi bir şey anlamayacak d-uruma girdi. Tıbbi şahadete göre davacının ailesinden mada devamlı bir bakıcıya ihtiyacı olacaktı: Bû, durumda olân davaciya K.L.11,000.tazminat verildi. Daha örıce iktibas ettiğim Daish davâsında davacı kaza gününde S yaşından aşağı idi. Kazadan dolayı be-yniriden ağır surette yaralandı ve yürüyemiyecek duruma geldi. Davacıniri durumu bir parablegia'nın durumundari çok daha kötü idi. Bidayet Mahkemesi davacıya verilecek olan tazminatı K.L.16,000.- olarak tespit etti. İstinaf Mahkemesi ise bu tazminatın az o-lduğu kanaatırıa vararak tazminatı K.L.26.000 yükseltti. İstinaf Mahkemesi tazminatı tespit ederken ydavacının müstakbel kazanç kaybının haftada K.L.2O.- olacağını nazarı itibara alarak müstakbel kazanç kaybı başlığı altında -davacının K:L.6000.- tazminat -alması gerektiği kanaatına vardı. Geriye ' kalan başlıklar için de genel tazminatı K.L.20,000 olarak tesbit etti. Müstakbel kazânç kaybı için Stephenson L.f: sayfa 34'de şurıları söyledi:-
"It is impossible to say what the plaintiff would have done 'or e-arned if he had reached normal manhood. Assuming that he had become a labourer earning K.L.2O.- a week net at about 20 years of age - and that assumption may be too favaourable to the defendant - the multiplier to be applied to the resulting annual loss of- about K.L.1,000.cannot be less than 12. ; The uncontradicted medical evidence is 2hat he is likely to live into his forties. Give him K.L.12;000 on tla.t. basis and halve it because the sum he is awarded for loss earnings will double in the decade -before he would have earned it, and you get what we think is a fair fiure of K.L:6,000.-'' - . ,
Mckennell v. White (1971) S.L.T. -61 davasında 5 yaşında olan bir çocuk bir araba. kazası geçirdi ve .bu kazadâ 4 uzvu da paralize oldu. Mâhkeme - çoçuğa, müs-takbel kazancıtidari ma.da, bütün kayıp ve zararı için K.L.14,400.- genel; tazminat tesbit etti.
Tabü hiç şüphe yoktiır ki bu tazminat miktarı daha -evvel belirttiğim gibi her kazazadenin özel durtımuna bağlıdır. Kıbrısta davacının aldığı yaraların tıpa t-ıp ayni yaraları alan herhangi bir davaya rastlamış değilim. Ancak hemen hemen ayni ağır yaraları alan veya davacının yaralarına yakın yara alan Türk ve Rum Mahkemelerinde görülen birkaç dava mevcuttur. Kanaatımca bu davalardaki davacıların durumunu tetkik- edip istinaf konusu olan davacının durumu ile kıyaslayarak istinaf konus davada makul tazminatın ne olabileceği hususunda mahkeme makul ve adil bir karara varabilir.
İlk önce Türk İstinaf Mahkemesinde karar bağlanan iki istinafı gözden geçirelim.
Safa Tah-sin v. Selma Selim, Hukuk İstinaf No.ll/70 davasında 27 yaşında olan davacı 19 Mart 1966'da geçirdiği bir araba kazasında ağır yaralandı ve Bidayet Mahkemesi davacının alacağı tazmiriatı tam mes'u. liyet esası üzerinden K.L.74.00.- olarak. Iespit etti. Dav-ali tespit olunan tazminatın aşikâr surette fahiş oldiğunu iddia ederek Yüksek Mahkemeye istinaf eyledi. Yüksek Mahkeme 23 Temmuz 1970!de 've`rdiği çoğunluk hükmü ile Bidayet Mahkemesinin tespit' ettiği genel taîminatın fahiş olmadığı kanaatına vardı. Azı-nlık hükmünü veren ben ise tespit olunan K:L.7000.-1ık tâzminatın pek fazla olduğunu ve K:L:5;500.-yaşmaması gerektiği kanaatını belirttim. Davacının yaraları ve kazadan sonraki durumu çoğunluk hükmünde sayfa 8'de şu şekilde belirtilmiştir:"Müddei hastah-aneye 19 Mart 1966 tarihinde getirildiği zaman derin bir baygınlık içerisindeydi. Kafatasının arkasında büyük bir hematom vardı. Bacağının 3'üncü alt kısmının kırık olduğu müşahade edilmiştir. Alınan röntgen neticesi, müddeinin sağ ayağının 'tibia' ve- 'fi-bula' kısımlarının kırık olduğu kat'i surette teşhis edilmiştir. Müddeinin 21 Mart tarihinde nefesi aniden durduğu için sun'i teneffüs tatbik edilerek müddei ameliyat edilmiş, kafatası açılarak mezkûr hematom çıkarılmiştır. Müddei keridine geldiği zaman so-l kolu ve sol bacağı paraliz_e olmuş bir vaziyetteydi. Bu dabeyne olan zarardan ileri gelmekteydi. Müddeinin çok ciddi durumu dolayısıyle bacağındaki kırığa ancak 15 Nisanda müdahale edilebilmiştir. Ameliyat neticesi kırık düzeltilmiş ve alçıya konmuştur, -fakat aradan zaman geçtiği için kırık kavuşamamıştır. Aylarca devam eden fizioterapiden sonra müddei tedricen sol kol ve bacağını az birşey oynatabilmeğe muvaffak olmuştur. Müddei 94 gün hastahanede kaldıktan sonra 21 Haziran 1966 tarihinde taburcu edilmiş-tir.
Müdeiyi son olarak duruşma gününden bir gün ewel muayene eden Dr. Rose'a göre müddeinin son durumu şöyledir.
Müddei tamamıyle bir insan kalıntısından ibarettir. (human wreck). Bu da 4 sebebe dayanmaktadır.
(a) Müddei tamamen işleyemiyecek bir durumdad-ır, hatta kendi kerıdine lâyıkı veçhile bakacak bir durumda olduğu da şüphelidir.
(b) Müddei baş ağrılarından, baş dönmesinden ve konsantre etmek kuwetinden tamamıyle mahrumdur.
(c) Normal olarak yürüyecek bir durumda değildir. (d) Sağ bacağının kırık oldu-ğu yerde halen sakatlik mevcuttur.
Yine Dr. Rose'a göre, kaza neticesi müddeinin karakteri değişmiştir ve cansız bir duruma gelmiştir. Müddei evlenmek şansını kaybetmiştir. Buna da sebep olarak Dr. Rose, müddeinin fakir olduğunu ve kendi kendine bakmaya m-uktedir olmadığını göstermektedir. (Müddei de şahadetinde, kazadan ewel evlenmek için kendisine iki talip çıktığı halde kazadan sonra kimsenin talip çıkmadığını söylemiştir.)
Müddeinin bugünkü durumunda ileride herhangi bir terakki olmayacaktır. Bilâkis du-rumunun daha da kötüye gitmesi ihtimali vardır. Sağ ayaktaki kırığın tamamıyle kavuşmamasından mütevellit durumun diğer komplikasyonlara yani trumatic asteoarthrities sebep olacağı ihtimali vardır. Beyine olan zararın durumunda da ileride terakki kayciedi-leceği çok şüphelidir. Çünkü terakki olacak olursa iki senede bunun olması beklenmektedir. Halbuki kaza gününden son muayene gününe kadar aradan 4 seneye yakın bir müddet geçmiştir. Müddeinin kolunda da hiçbir terakki olmayacaktır."
O davada davacının müs-takbel kazanç kaybı K.L.150.- olarak tespit edilmişti Kanaatımca müstakbel kazancı K.L.150.- olarak tespit edildikten sonra müstakbel kazanç kaybı için davacının alabileceği genel tazminat K.L.2000.- civarında idi. Diğer başlıklar tahtinde (yani davacının -çekmiş olduğu ve çekeceği sızı ve rahatsızlıklar, hayat nimetlerinden mahrum oluşu ve herhangi başka bir hususta) verilebilecek olan genel tazminat da K.L.5000.- civarında tesbit edilmiştir. O davada görüldüğü gibi davacının aldığı yaralar hemen hemen isti-naf konusu olan davadaki davacının aldığı yaralar kadar ağırdır.
Ahmet Yusuf v. Ayhan Salâhi, Hukuk İstinaf No.l/73 davasında davacı 8 Nisan 1970 tarihinde Lefkoşada davalının methalder olduğu bir araba kazasında ağır yaralandı. Bidayet Mahkemesi davacının- almaya hakkı olan tazminatı tam mes'uliyet esası üzerinden K.L.7000.- olarak tespit etti. Davalı tespit olunan genel tazminatın aşikâr surette fahiş olduğunu iddia ederek istinaf eyledi. Diğer taraftan davacı ise tesbit olunan tazminatın aşikâr surette az- olduğunu ileri sürerek mukabil istinaf eyledi. Yüksek Mahkeme davacının aldığı yaralar ve kazanç kaybı hakkında hükmünde sayfa 1'de şunları söyledi:-
"Bidayet Mahkemesi huzurunda verilen şahadete göre kaza neticesinde davacının sağ bacağının orta, ön iç y-an kısmında 4-S cm. uzunluğunda cilt ve adale kısımlarının parçalanmış olduğu ve yaralardan femur kemiğinin kırılmış olan üst kısmı dışarıya çıkmış, kazadan hemen sonra davacı ameliyata tabi tutulmuş, hastahanede 5-6 ay kadar kalmış, daha sonra özel bir kl-inikte 4 ay tedavi görmüş ve 4 ameliyat geçirmiş olduğu sabit olmuştur. Yine Bidayet Mahkemesinin bulgusuna göre kazadan mütevellit davacının sağ bacağında 5 1/2 cm. kısalık kalmış, sağ bacağın ön iç yan kısmında ortada 4x4 cm. ebadında adale defekt'i ile -yapışım, ciltte 11 cm. uzunluğunda bir nedbe meydana gelmiştir. Sağ bacağın diz bölgesinin arkasında akıntıdan mütevellit 1 cm. büyüklüğünde fistül yeri, sağ bacak hareketinde %40 zafiyet mevcuttur. Sağ bacağı diz tarafa doğru açan adalelerde %30 zafiyet h-asıl olmuştur. Sağ dizde hareket ancak 20 derecedir, ve bu devamlı kalacaktır, 80 derecelik hareketi yapamayacaktır. Bidayet Mahkemesinin bulgusuna göre davacının ayakta iş yapmasına hayatı boyunca imkân olmayacaktır, ancak oturarak iş yapabilecektir. Mahk-eme huzurunda verilen şahadete göre davalının sağ bacağı belden aşağıya 10 ay kadar alçıda kaldı ve alçıdan çıkarıldıktan sonra bir sene kadar koltuk değnekleri ile yürüyebilmiş ve halen de baston yardımcılığı ile yürümektedir. Bidayet Mahkemesinin bulgusu-na göre kazadan önce davacı bir inşaat boyacısı idi ve günde K.L.2.gündelik almakta idi. Bidayet Mahkemesi hafta sonları ve bazan çalışmadığı günlerin de vaki olması ihtimalini göz önünde tutarak davacının aylık kazancının K.L.4O.- olduğu kanaatına vardı."-
Yüksek Mahkeme hükmüne devamla Bidayet Mahkemesinin tespit ettiği K.L.7000.-lık tazminatın çok fazla olduğu kanaatına vararak makul ve adil tazminatı K.L.5,500.- olarak tespit etti ve bu hususta hükmünde sayfa 4'de şunları söyledi:-
"Genel tazminat konu-suna gelince Bidayet Mahkemesi daha önce belirttiğimiz gibi genel tazminatı K.L.7000.- ola- rak tespit etmiştir. Genel tazminat tespit edilirken bir
şahsın çekmiş olduğu ve çekeceği sızı, ızdırap ve rahatsızlıklara ilâveten, bazı hayat nimetlerinden mahr-um oluşu ve yapılan bedenen zarar nazarı xtibara alınır. Buna ilâveten en mühim husus müstakbel kazanç kaybıdır. Bidayet Mahkemesi maalesef davacının mütakbel kazanç kaybının ne olabileceğini tespit etmiş değildir. Bu huşusta herhangi birşey söylemiş değil-dir. Davacının almış olduğu yaraları, doktorun verdiği şahadeti nazarı itibara alarak davacının müstakbel kazanç kaybının takriben kazadan önceki kazancının yarısı kadar yani ayda K.L.2O.- olabileceği kanaatına vardık.
Davacının kazadan aklığı yaraları, 4 -ameliyat geçirdiğini, çekmiş, olduğu ve çekeceği sızı, ızdırap ve rahatsızlıkları, bazı hayat nimetlerinden mahrum olduğunu, 10 ay kadar hastahane ve klinikte kaldığını, duruşma gününde baston ile yürüyebildiğini, senede asgari olarak K.L.240.- kazanç kayb-edeceğini, bazı davalarda verilen tazminat miktarını, Kıbrısta hüküm sürmekte olan sosyal, ekonomik ve endüstriyel şartların İngilterede hüküm sürmekte olan sosyal, ekonomik ve endüstriyel şartlardan farklı olduğunu nazarı itibara alarak Bidayet Mahkemesin-in genel tazminat olarak tespit ettiği K.L.7000.-nın çok fazla olduğu kanaatındayız. Bu gibi davalarda tespit olunacak ,olan tazminatın mükemmel tazminat değil, makul ve adil tazminat olması gerekir: Kanaatımızca yukarıda belirttiğimiz bütün hususlar tüm o-larak göz önünde tutulduğunda K.L.5,500.-lık bir miktar makul ve adil bir tazminattır. İşbu tazminat miktarını tespit ederken tespit olunan tazminatın her iki taraf için makul ve adil bir tazminat olması gerektiğini nazarı itibara aldık."
O davada davacı-nın 23 yaşlarında olduğunu ve müstakbel kazanç kaybının Yüksek Mahkeme tarafından senevi K.L.240.- olarak tespit edildiğini göz önünde tutarak müstakbel kazanç kaybı için verilebilecek olan tazminat miktarının en azdan K.L.3000.- civarında olması gerektiği- aşikârdır. Yüksek Mahkemenin ıüm olarak tespit ettiği K.L.5,500.- genel tazminattan müstakbel kazanç kaybı için alması gereken tazminat çıkarıldığında müstakbel kazanç kaybından mada diğer hususlar için alabileceği genel tazminatın K.L.2,500.- civarında t-espit edildiği görülmektedir. Hiç şüphe yoktur ki o davadaki davacının aldığı yaralar istinaf konusu olan davadaki davacının aldığı yaraların tıpa tıp aynisi olmamakla beraağırdırkümde belirtildiği gibi o davadaki davacının yaraları da oldukça ağırdır.
Şi-mdi de Rum Mahkemelerinde son zamantarda karara bağlanan iki davayı gözden geçirelim.
25 Eylül 1968'de Emir Ahmet Cemal v. Zim Israel Navi ation Co. Ltd. (1968) 9 J.S.C. 1000 davasında Rum Yüksek Mahkemesinin verdiği hüküm ile Bidayet Mahkemesinin tespit e-ttiği K.L.4150.- genel tazminatı İstinaf Mahkemesi K.L.6000.-ya yükseltmiştir. O davadaki kazaya uğrayanın yaraları ile ilgili sayfa 1002'de şunlar yer almaktadır:
"As regards the plaintiff's injuries, the trial Judge found, mainly from the medical evide-nce before him,` that the plaintiff, a. married man of 41 years of age, with a wife and three children to support sustained: ' 1. Shock; 2. Concussion; 3. Fractures of the pelvis; 4. Injury to the urethra. He was hospitalized for approximately four months- and underwent several operations for the management of the traumatized urethra and its complications. After discharge from the clinic he stayed in bed under treatment for another three months.' The Judge also found that the plaintiff 'will never be able t-o resume his employement as a stevedore; he will never be able to do anything else but very light sitting down job, if he is lucky to find a sympathetic employer. And that as a result of his injuries the ıılaintiff now has a permanent incapacity of %65; a-nd he will continue having pain in view of his injuries to the urethra , and that he has become permanently impotent.' It; may be added here that the percentage of incapacity was agreed between counsel during the trial."
Tazminat hususunda Bidayet Mahke-mesinin bulgusu ile ilgili sayfa 1002 de şunlar yer almaktadır:-
"On the basis of those findings the trial Judge proceeded to assess the damages. For loss of wages from the_ date of the accident, January 12, 1964, to the trial in April, 1967, a period of- about three years and three months, the Judge found and awarded the sum of K.L.1,521.-"
ve sayfa 1003'de şunlar yer almaktadir:
"As to general damages, after directing his mind to the matters which have to be taken into consideration under this head, the- judge came to the conclusion that 'the right figure to award in relation to a continuous loss of earnings, for past and future pain and suffering, and also the 'inconvenience' resulting from impotency, would be the amount of K.L.4,150.,"
Bidayet Mahkemes-i tarafından tespit edilen K.L.4,150.- genel tazminatın düşük olduğu hususunda Yüksek Mahkeme sayfa 1008'de şunları söyledi:-
"So from October 1967, when the appellant was 44 years of age, until the age of 60 which the Judge took into account in finding t-he general damages, there is a period of about 16 years; to which one may add another five to reach the age provided under the social insurance laws.
For such a period the appellant was totally incapacitated as a stevedore; and was incapacitated to a degre-e of %65 for any other kind of work. At the time of the accident he was earning K.L.39.- a month. To cover this loss alone, a very large part of the amount awarded as general damages, would be needed.
What would be left to cover past and future pain and su-ffering for such a long treatment, with several operations and from the physical injuries, including the irreparable damage to the urethra; and also to cover the inconvenience and other serious consequences of sexual impotency for a man of appellant's age -and health, would, in our view, be only a very small sum, constituting a completely erroneous estimate of appellant's loss in these respects. We therefore, find it necessary to re-assess the general damages. And without going outside the matters considered- in this connection, by the trial Judge; but looking at them in the IighI of the medical evidence on record (particularly exhibit 1) we reach the conclusion that the appellant is entitled to K.L.6,000.- under the head of general damages."
Rum mahkemesind-eki işbu istinaftan görülüyor ki davacı 4 ay gibi uzun bir müddet hastahanede kalmış ve birçok ağır ameliyatlar geçirmiştir. O d-avadaki davacının kazancı ayda K.L.39.- idi, ve işbu kazancının asgari olarak 2/3'ünü kaybetmişti. O davada yalnız müstakbel kazanç kaybı için davacınn K.L.3,C00-3,500.- civarında bir tazminat alması gerekirdi. Bütün başlıklar için Rum Yüksek Mahkemesi K.L-.6,000.genel tazminat tesbit ettiğine göre müstakbel kazanç kaybından mada bütün hususlar için tespit edilen tazminat K.L.2,500.- K.L.3,000.- civarındadır. O davadaki davacının aldığı yaralar hemen hemen istinaf konusu davadaki davacının aldığı yaralar kad-ar ağırdır.
Costakis Andreou v. Costakis Karkallis and Others ( 1971 ) 1 J.S.C. 135 davasında 28 yaşında olan davacı 4 Şubat 1968'de Limasol-Baf yolunda bir minibüs sürerken karşıdan gelen bir taksi ile çarpışmış ve kaza neticesinde davacı ağır surette yar-alanmış, taksi söförü ise ölmüştür. Davacı ilk önce 12 Mart 1968'e kadar Limasol Genel Hastahanesinde ve ondan sonra Kasım 1968 ayının ortalarına kadar Lefkoşa Hastahanesinde kaldı. Davacının hayatını kurtarmak için sağ bacağı ampute edildi. Kazadan sonra -davacının sağ kolu ve eli işe yaramaz hale geldi. En basit hayat ihtiyaçları için dahi başkasının yardımına muhtaçtır. Kaza zamanında davacı sıhhatli ve neş'eli bir genç adamdı ve ayda K.L.6O.- kazancı vardı. Bidayet Mahkemesi davacının istikbalde herhangi- bir iş yapamayacağı, hayatının sonuna kadar bir bakıcıya ihtiyacı olduğunu ve tüm hayat nimetlerinden mahrum olduğunu nazarı itibara alarak genel tazminat olarak K.L.10,000 tesbit etti. Davacı tesbit edilen genel tazminatın çok az olduğunu ileri sürerek R-um İstinaf Mahkemesine istinaf eyledi. İstinaf 3 Aralık 1970'de karara bağlandı ve davacının ömrünün sonuna kadar en basit hayat ihtiyaçlarını karşılaması için başkalarının yardımına muhtaç olduğunu ve kaybettiği müstakbel kazancı göz önünde tutarak Bidaye-t Mahkemesinin tespit ettiği K.L.10,000.- genel tazminatın çok az olduğu kanaatına vararak tazminat Rum Yüksek Mahkemesi tarafından K.L.14,000.-ya yükseltilmiştir.
Davacının yaraları ve kazancı hakkında sayfa 136'da şunlar yer almaktadır:-
"According to th-e evidence of an orthopaedic surgeon who examined the appellant on IVovember 19, 1968, soon after his discharge f rom hospital, when his condition had practically 'crystallized' - as the trial Court put it- and who also examined the appellant before giving- evidence at the trial about a year later, in December 1969, the appellant shall be helpless invalid for the rest of his life. Hes right leg was amputated in a 'life-saving operation' -as the doctor described it- leaving only a short stump high up the thig-h; his right arm and hand are practically useless; and he needs helpj even for the ordinary necessities of life. He may benefir from- rehabilitation treatment in a rehatıilitation centre abroad, as none is, so far, available in the Island.
At the time of the accident, the appellant was a healthy and joviai young man, earning a salary of K.L.4O.- per month plus a commission on his sales -averaging another K.L.2O.- per month."
Genel tazminat hususunda ise sayfa 138-139'da şunlar yer almaktadır:-
"We now come to the general damages. It was urged on behalf of the plaintiff that owing to the condition in which the plaintiff is now found due t-o his injuries, the cost of taking a course in a rehabilitation home abroad, as described by the evidence, must be taken into consideration, in the circumstances. Several hundred pounds may have to be spent for this purpose. Rehabilitation treatment will n-ot only help the plaintiff physically by teaching him to make better use of what is left of his body, but it will also help him psychologically be keeping his hopes alive; or reviving them. As rightly observed by Mr. Cacoyiannis, counsel for the respondent-s, a person of the plaintiff's age should not feel like 'closing his books' with life. There are forces in human being -learned counsel reminded us- which nature will help him to develop in order to improve his condition. The cost of a rehabilitation trat-ment abroad will have to come out of the general damages.
There is another factor which must be taken into account in this case. For considerable time, if not for the rest of his life - which for this young invalid may well mean a rather long period- the -plaintiff will need help in order to meet the necessities of life. He needs help to dress and undress; to wash himself, to go to the lavatory etc. Taking these facts into consideration together with all other matters bearing on the question of general dama-ges, we now have to decide whether the appellant has been able to show sufficient reason for intervention by this Court, in the amount awarded by the trial Court."
-Rum Yüksek Mahkemesi davacının durumunu bir fiziki kalıntı (physical wreck) olarak nitelendirmiştir. Rum Yüksek Mahkemesi davadaki davacının alması gereken K.L.14,000.-lık tazminatı tespit ederken, müstakbel kazanç kaybı başlığı altında ne kadar alabileceğ-i hususunu hükümde belirtmedi. Mahkeme tazminatı yekün bir miktar olarak tespit etmiştir. Mamafih, sıhhatli, neş'eli olan ve kazadan hemen önce senede K.L.720.- kazancı olan bir şahsın yaIiız müstakbel kazanç kaybı için alması gereken miktarın en az K.L.8-,000 - K.L.8,500.- arası olması gerekirdi kanaatındayım. O davadaki davacının aldığı yaralar ve yaralardan sonraki durumu hemen hemen istinaf konusu davadaki çocuğun aldığı yaralar kadar ağırdır- e fiziki durumları hemen hemen aynidir. O davada da davacın-ın en basit hayat ihtiyaçlarını karşılaması için devamlı bir bakıcıya ihtiyacı vardı. O davadaki davacı 8-9 ay kadar uzun bir müddet için hastahanede kalmış ve bu esnada hayatının kurtulması için sağ bacağı ampute edilmiştir. O davada davacının bir rehabil-itasyon kursu alması ve bu kurs için birkaç yüz lira sarfolunması gerektiği kanaatına varıldı. O davada görülüyor ki müstakbel kazanç kaybından mada olan hususlar için davacıya verilen tazminat miktarı en fazla K.L. 5,500 - K.L.6,000 arasıdır.
İstinaf esn-asında davacının avukatı tespit olunan tazminat miktarının ileride meydana gelecek enflasyon neticesi olarak paranın kıymetinden düşebileceğinin de göz önünde tutulması gerektiğini ileri sürmüştür. Kanaatımca tazminat davalarında tazminatın tesbit edildiği- güne kadar para düşüşü nazarı itibara alınabilir ancak tazminatın tespit edildiği günden sonra paranın kıymetinden kaybedeceği ihtimali nazarı itibara alınamaz. Bunun da sebebi istikbalde paranın kıymetinden düşme ihtimali olduğu gibi paranın kıymetinin y-ükselme ihtimali de mevcut olduğudur. Paranın kıymetinden kaybetme ihtimali daha fazla ise de eldeki para sağlam bir yatırımla kıymetini muhafaza edebilir. Enflasyon hususunda Widgery L.J., Mitchell (b his next friend Haze Doreen Mitchell) v. Mulholland an-d Another No.2 1971 2 All E.R. 1205 davasında sayfa 1217'de şunları söyledi:-
"Inflation which has reduced the value of money at the date of the award must, thus, be taken into account, but an award which is proper according to the value of the pound at t-he date when it is made is not to be increased merely because each K.L.l.- awarded may have decreased in real value in five or ten years' time. Once the award is made, the plaintiff must protect himself against a subsequent fall in the value of money by pr-udent investment, as must a legatee under a will or the winner of a footfall pool. This principle applies equally to an award of damages for loss of ability to earn as it does to an award for loss of amenity and pain and suffering. Each is a capital sum to- compensate for present loss."
Tazminat davalarında diğer bir mühim husus da ağır yaralanan kazazadenin ömrünün ne kadar sürebileceği hususudur. Bu husus hiç şüphe yoktur ki tıbbi şahadet ile bir dereceye kadar tespit edilebilir ancak bir şahsın ömrü bekl-enmeyen bir hastalık veya beklenmyen herhangi bir kaza veya tehlike dolayısıyle kısalabilir veya derhal sona erebilir. Bundan dolayı bu gibi davalarda bu hususların da daima göz önünde tutulması gerekir. Beklenmeyen hastalık veya tehlike genellikle çocukl-arda daha fazla beklenebilir. Bunun içindir ki 18 yaşından yukarı olan bir şahıs hayatını bir kazada kaybettiğinde o şahsın terekesine a şahsın hayat intizarını kaybetmesinden dolayı verilen tazminat miktarı K.L.500.civarında olduğu halde küçük bir çocuk b-ir kazada hayatını keybettiğinde küçük çocuğun terekesine, küçük çocuğun hayat intizarını kaybetmesinden dolayı verilen tazminat miktarı K.L.200-300.- civarındadır. Dolayısıyle herhangi bir meselede verilen tıbbi şahadette bir şahsın ömrünün muaysn bir müd-det olacağı ihtimali belirtilse dahi, ömrünün daha kısa olabileceği şansı da daima göz önünde tutulması gerekir. Bu hususta Mitchell davasında Sir Gordon Willmer satfa 1219 ve1220'de şunları söyledi:
"This follaws from the fact that they are, and must be- , based on the performance of the average man. The average man has an expectation of life of a certain number of years. This is a matter of probability, but for purpöses of actuarial calculation it has to be treated as a certainty. Yet nobody can say whet-her an individual plaintiff is an average man, or that he wili live for the expectation of life of an average man of his age. Any actuarial calculation must, therefore, be discounted to allow for the chance that he may only live for a shorter period. The c-hances, and not the probabilities, are what the judge has to evaluate in any given case. It is true that there is also a chance that the individual plaintiff may live longer than average expectation of life. The chances are equal either way, but as a matt-er of calculation it can be shown that the impact of the chance of shorter life is of greater significance than that of longerr life."
-Bu davadaki davacı çocuğun ömrünt'ırı ne olabileceği hususunda kat'i tıbbi şahadet olmamakla beraber Dr. Akan Sonuç'a parablegia'nın o cuğun ömrüne tesir edip etmiyeceği hususunda bir soru sorulduğunda Dr. Akan Sonuç parablegia'nın çocuğun ömrü bakımından -tesir etmediğini fakat komplikasyon doğurabileceğini, idrarını tutamadığından sondaj komak gerekebileceğini, bunun için iltihap mevzuu bahis olabileceğini ve belki de çocuğun bir injeksiyon hastası olabileceğini söyledi. Bu ahadet ışığında bütün ihtimaller-i göz önünde tutarak çocuğun 40-50 yaşına kadar yaşama ihtimali olduğu addolunabilir. Bu durumda çocuğun müstakbel kazanç kaybının ne olabileceğini tespit etmek gerekir. Daha ewel de belirttiğim gibi müstakbel kazanç bazı hallerde ve bilhassa kazazadenin ç-ocuk olduğu hallerde kat'i olarak tesbit edilemez ve ailesinin mali sosyal durumu ve çocuğun istikbali hakkında niyetlerinin ne olduğu göz önünde tutularak spekülatif olarak bir miktar tespit edilir. Bu hususlarda mahkeme huzurunda olan şahadeti nazarı iti-bara alarak çocuğun müstakbel kazancını senevi K.L.500-600. arası olarak tespit etmek ug.un ve makuldur kanaatındayım. Ancak çocuğun yaraları belden aşağı
olduğu ve belden yukarı kısmında yani çocuğun kollarında, ellerinde ve kafasında herhangi bir yara ol-madığı ve bunlarla iş yapabileceği hususunun S. and Another davasında Hinckliffe"in dediği gibi nazarı itibara alınması gerekir. Kanaatımca bu hususlar nazarı itibara alındığında davacı çocuğun müstakbel kazanç kaybını senevi K.L.400.- civarında tespit etm-ek uygun ve adildir. Senevi K.L.400.- müstakbel kazanç kaybı olan bir şahsın alacağı makul tazminat K.L.5,000.- civarındadır. Bu meselede tazminatı alacak olan davacının küçük olduğu ve ancak 16 veya 18 yaşına bastığında kazanç sağlayabileceği göz önünde t-utulduğunda ve davacının müstakbel kazanç kaybı için alacağı tazminatı şimdiden peşin olarak alaeağı ve bu alacağı peşin paranın kazancını sağlayabilecek yaşa gelinceye kadar 2-2 1/2 misli olacağı nazarı itibara alındığında, makul görülen K.L.5000.- tazmin-atı davacı küçük çocuk olduğu için Daish davasında olduğu gibi yarıya indirmek gerekir. Dolayısıyle davacının müstakbel kazanç kaybı için alması gereken makul tazminatın azami olarak K.L. 2,500.- civarında olduğu kanaatındayım. Bu nedenle Bidayet Mahkemesi-nin müstakbel kaıanç kaybı için tespit ettiği K.L.5,000.- tazminat miktarı hatalıdır ve bunun K.L.2,500.-ya indirilmesi gerekir.
Şimdi de müstakbel kazanç kaybından mada diğer hususlar için verilebilecek tazminatı eleştirmek gerekir. Bidayet Mahkemesi dava-cının hayat nimetlerinden mahrum olacağını, gayri tabü bir hayat süreceğini, başkasının bakımına muhtaç olacağını, maddi ve manevi kendisini kollayacak birisi olmadıkça hayat idamesine imkân olmadığını, soyunması, giyinmesi, yıkanması, tuvalete gitmesi gib-i en basit ve daimi yapması gereken şeylerde dahi bir kimsenin yarımına ihtiyaç olacağını göz önünde tuarak müstakbel kazanç kaybından mada diğer hususlar için genel tazminatı K.L.10,000.- tespit etmiştir. Kanaatımca Bidayet Mahkemesinin nazarı itibara al-dığı bütün hususlar ve bakım için davacının halen herhangi bir masraf ödemediği ancak her an ödeyebileceği ihtimali ve Kıbrısta Türk ve Rum Mahkemelerinde daha ewel iktibas ettiğim davalardaki tespit olunan tazminat miktarları göz önünde tutulduğunda istin-af konusu davada davacı çocuğa müstakbel kazanç kaybından madaki hususlar için, verilebilecek o'an azami makul ve adil genel tazminatın K.L.7,000-7,500. olması gerekir. Müstakbel kazanç kaybı da dahil, genel tazminat olarak davacıya yekün olarak verilecek -olan azami makul ve adil tazminat K.L.10,000.-dir. Unutmamak gerekir ki davacı bu büyük miktar ile sağlam bir yatırım yapabilir ve sağlam bir yatırım ile derhal senevi en azdan K.L.600.- civarında bir kazanç sağlayabilir. Hiç şüphe yoktur ki davacı çok küç-ük olduğu için davacının şimdiki ihtiyaçları K.L.600.-dan çok daha aşağı bir miktar ile karşılanır ve dolayısıyle bu şağlayacağı kazanç da verilen yekün tazminat miktarına eklendiğinde davacı büyüdüğünde şimdi alacağı yekün tazminat miktarı çok daha fazla -çoğalmış olacaktır.
Netice itibarıyle yeicün K.L.10,000.-lık tazminat ile Lord Denning'in Fletcher davasında dediği gibi, davacı ihtiyacı olan, makuliyet çerçevesinde para ile satın alabileceği, herşeyi satın alabilecek duruma girmiş olur
Yukarıda belirtt-iklerimin ışığında istinafın kabul edilmesi taraftarıyım
Ahmet İzzet: Sayın Başkanın verdiği hükümle hemfikirim. İstinafın reddolunması taraftarıyım.
M. Necati Münir, Başkan: Netice olarak, oy çoğunluğu ile işbu istinaf reddolunur ve istinaf masraflarının -istinaf eden (davalı) tarafından ödenmesi emrolunur.
Yüksek Mahkeme
28 Nisan 1973.
Full & Egal Universal Law Academy