AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İ KİNCİ BÖLÜM
KARAR
Başvuru no. 5317/16
Halil YAVUZEL ve Diğerleri/Türkiye
ve diğer 2 başvuru(Bk. ekli liste)
Başkan,
Julia Laffranque,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Georges Ravarani
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 6 Aralık 2016 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Sırasıyla 23 Ocak 2016 ve 26 Ocak 2016 tarihlerinde yapılmış olan yukarıdaki başvuruları göz önünde bulundurarak,
Mahkeme İçtüzüğü’nün 41. maddesi gereğince yukarıdaki başvurulara öncelik verilmesine dair kararı dikkate alarak,
Davalı Hükümet tarafından, 29 Ocak, 2 Şubat ve 26 Şubat 2016 tarihlerinde sunulan bilgileri göz önünde bulundurarak,
Gerçekleştirilen müzakereler sonucunda, aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. 5317/16 numaralı başvuru, Mehmet Yavuzel, Ruhat Aktaş, Sercan Uğur, Murat Aslan, Muharrem Erbek, Azat Yılmaz, Abdullah Zileyaz, Feride Yıldız, İslam Balıkesir, Faik Özkan, Mehmet Tunç, Asiye Yüksel ve Mahmuttin Duymak tarafından yapılmıştır.
2. 5628/16 numaralı başvuru, Sultan Irmak tarafından yapılmıştır.
3. Başvuranlar, İstanbul’da görev yapan Avukat Ramazan Demir tarafından temsil edilmiştir.
4. 2016 yılının Şubat ayında vefatlarının ardından, Mehmet Yavuzel’in babası Halil Yavuzel; Ruhat Aktaş’ın babası Ferit Aktaş; Muharrem Erbek’in babası Mehmet Salih Erbek; Feride Yıldız’ın babası İzzettin Yıldız; İslam Balıkesir’in erkek kardeşi Rahmi Balıkesir; Asiye Yüksel’in erkek kardeşi Selahattin Ürün, Mahmuttin Duymak’ın oğlu Fırat Duymak ve Sultan Irmak’ın erkek kardeşi Hanifi Irmak, ölen yakınları adına başvuruları takip etmek istediklerini belirterek, başvuru formlarını ibraz etmişlerdir.
5. Vefat eden diğer kişiler - Sercan Uğur, Murat Aslan, Azat Yılmaz, Abdullah Zileyaz, Faik Özkan ve Mehmet Tunç – tarafından 5317/16 numaralı başvuru kapsamında dile getirilmiş olan şikâyetler ise ayrı bir başvuru olarak kaydedilmiştir (Ahmet Tunç/Türkiye, no. 39419/16). Müteveffa Mehmet Tunç’un babası Ahmet Tunç sonradan, vefat eden oğlu adına başvuruyu takip etmek istediğini belirterek bir başvuru formu ibraz etmiştir. Başvuranların yasal temsilcisi, vefat etmiş diğer şahıslar olan Sercan Uğur, Murat Aslan, Azat Yılmaz, Abdullah Zileyaz ve Faik Özkan’ın ailelerinin, güvenlik güçleri tarafından kendilerine baskı yapılması sonucu adreslerinden taşınmış olduklarını ve söz konusu şahıslarla irtibata geçemediğini Mahkemeye bildirmiştir.
6. Sırasıyla 1964, 1969, 1963, 1948, 1976, 1981, 1997, 1974 ve 1943 doğumlu olan Halil Yavuzel, Ferit Aktaş, Mehmet Salih Erbek, İzzettin Yıldız, Rahmi Balıkesir, Selahattin Ürün, Fırat Duymak, Hanifi Irmak ve Ahmet Tunç, başvuranlar olarak anılacaktır. Kendileri Türk vatandaşı olup, Mahkeme önünde Ramazan Demir tarafından temsil edilmektedirler.
A. Davanın koşulları
1. Başvuranlar
7. Dava konusu olaylar, başvuranlar tarafından bildirildiği ve vefat eden yakınlarının ibraz etmiş oldukları belgelerde yer aldığı üzere, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
a. Başvuruya sebebiyet veren olayların geçmişi
8. Ağustos 2015’ten bu yana, Türkiye’nin güneydoğu bölgesindeki bazı il ve ilçelerde valiler tarafından çok sayıda sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Bu sokağa çıkma yasaklarının amacının birtakım yasadışı örgütler tarafından kazılan hendeklerin ve yerleştirilen patlayıcıların temizlenmesi ve sivil halkın şiddetten korunması olduğu ifade edilmiştir. Söz konusu sokağa çıkma yasaklarının bazıları kaldırılmış ve daha sonra çeşitli tarihlerde yeniden sokağa çıkma yasakları getirilmiştir.
9. 14 Aralık 2015 tarihinde Cizre’de sokağa çıkma yasağı ilan edilerek, bölgedeki halkın günün herhangi bir saatinde evden çıkmaları yasaklanmıştır. 24 saati kapsayan sokağa çıkma yasağı, 2 Mart 2016 tarihinde kadar devam etmiş olup, bu tarihte bir değişiklik yapılarak, halkın saat 5.00 ve 19.30 arasında sokağa çıkmasına izin verilmiştir. Diğer bir değişiklik de 28 Mart 2016 tarihinde yapılmış ve halkın saat 4.30 ve 21.30 arasında sokağa çıkmasına izin verilmiştir. Son olarak 5 Haziran 2016 tarihinde yapılan değişiklikle, sokağa çıkma yasağı saatleri 23.00 ve 2.30 arası olarak belirlenmiştir.
10. Türkiye İnsan Hakları Vakfı tarafından 18 Mart 2016 tarihinde yayınlanan raporda, Cizre dâhil olmak üzere sokağa çıkma yasağının ilan edildiği bölgelerde Ağustos 2015 ve 18 Mart 2016 tarihinde öldürülen sivillerin sayısının en az 310 olduğu belirtilmiştir. Hayatını kaybetmiş olan 310 kişiden 72’si çocuk, 62’si kadın ve 29’u ise 60 yaş üstü insanlardır. Bölgede hayatını kaybeden 79 kişinin kimliği henüz tespit edilememiştir.
11. Uluslararası Af Örgütü’nün 21 Ocak 2016 tarihinde yayınladığı, “Türkiye: Süresiz sokağa çıkma yasağı adı altında gerçekleştirilen kötü niyetli operasyonlara son ver” başlıklı açıklamasında (AI Index: EUR 44/3230/2016) aşağıdaki ifadelere yer verilmiştir:
“Sokağa çıkma yasağının ilan edildiği bölgelerdeki polis operasyonları ve askeri operasyonlar, ikamet edilen mahallerde ateşli ağır silahların kullanımı dâhil olmak üzere gücün kötüye kullanımı şeklide nitelendirilmektedir. Türk hükümeti, ateşli silah kullanımının insan haklarına uyumlu bir çerçevede tutulmasını ve bölgedeki silahsız halkın ölümlerine ve yaralanmalarına yol açmamasını sağlamalıdır.
Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) gençlik kolu olan Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi (YDG-H) ile devlet güçleri arasındaki çatışma sonucunda 150’den fazla sivilin öldürüldüğü bildirilmiştir. Ölenler arasında kadınların, küçük çocukların ve yaşlıların olması, Hükümetin ölenlerin çok azının silahsız olduğuna ilişkin iddialarına şüphe çekmektedir.”
b. Olay ve Mahkeme önündeki yargılamalar
12. Başvuranların yakınları güvenlik güçleri tarafından vurularak yaralanmışlardır. 22 Ocak 2016 tarihinde Cizre’de bir binanın bodrum katına sığınmışlardır. Ambulans gönderilmesi için acil hizmetlerin defalarca aranmasına rağmen, bölgeye ambulans gönderilmemiştir. Üstelik güvenlik gücü mensupları kimsenin yararlılara yardım etmek için binaya girmesine izin vermemiş, aksine ağır silahlarla binaya ateş açmışlardır.
13. Yaralı şahıslar, söz konusu zamanda bölgede olan milletvekili Faysal Sarıyıldız’ı telefonla arayarak konuşmuşlardır. Kendilerine yardım etmesini ve kendileri adına gerekli tüm başvuruları yapmasını istemişlerdir. Milletvekili, valiyi telefonla arayarak yardım istemiştir. Vali, bölgede devam etmekte olan askeri operasyonlar nedeniyle, yaralı şahısları bölgeden alamayacağını ancak söz konusu şahısların bölgeye 2 kilometre uzaklıkta olan bir yere kadar yürüyebilmeleri halinde onları bulundukları yerden ambulansla alabileceğini belirtmiştir. Ancak, yaralarının ağır olması nedeniyle söz konusu şahısların bunu yapabilmeleri mümkün olmamıştır.
14. Başvuranların avukatı Ramazan Demir, yararlıların bazılarıyla konuşmayı başarabilmiş ve yaralılar Demir’den Mahkemeye başvurmasını talep etmişlerdir.
15. 23 ve 25 Ocak 2016 tarihlerinde Demir, Mahkemeden, Mahkeme İçtüzüğü’nün 39. maddesi uyarınca Türk Hükümeti’ne, diğer hususların yanı sıra, yaralıların acilen hastaneye götürülmesini bildirmesini talep etmiştir. Demir, 23 Ocak tarihli dilekçesinde, bina adresini No. 5-7 Cafer-i Sadık Caddesi Cizre olarak belirtmiştir. 25 Ocak 2016 tarihli dilekçesinde ise Demir, asıl adresin No. 5-7 Cafer-i Sadık Caddesi değil, No. 23 Bostancı Caddesi Cizre olduğunu tespit ettiğini belirtmiştir. Demir, aynı bodrum katında birçok yaralı insanın olduğunu ve bazılarının hayatlarını kaybetmiş olduğunu ileri sürmüştür. Bombalama sonucunda, binanın üst katları tamamen yıkılmış olup, bodrum katında bulunanların ölmeleri an meselesidir. Nitekim 5628/16 numaralı başvuruda, Sultan Irmak’ın yaralarının çok ciddi olduğu ve kendisinin ölmek üzere olduğu belirtilmiştir.
16. Avukat ayrıca, Halkların Demokratik Partisi (“HDP”) üyesi milletvekillerinden bazılarının yardım talebiyle İçişleri Bakanlığına gittiğini ancak Bakanlıktan kimsenin onlarla konuşmak istemediğini bildirmiştir.
17. Mahkeme, 26 Ocak 2016 tarihinde, Mahkeme İçtüzüğü’nün 39. maddesi uyarınca talepleri incelemeyi erteleyerek, taraflara aşağıdaki yazıyı göndermiştir:
“...
- [Mahkeme] Hükümet’ten, en kısa sürede ve her halükarda 29 Ocak 2016 öğleden önceye kadar, özellikle sürenin çok önemli olduğu durumlarda Anayasa Mahkemesine tedbir talebinde bulunmak isteyenlerin izlemesi gereken usuli adımları açıklamasını talep etmektedir;
- İkincillik ilkesine uygun olarak, yerel mahkemelerin bu tür acil durumları daha iyi bir şekilde değerlendirebilmeleri gerektiğini ve yerel mahkemelerin, hayatları gerçek ve yakın bir tehdit altında olan kişilerin durumlarının telafi edilmesi için ulusal ve yerel makamlarla doğrudan iletişime geçme yetkilerinin ve olanaklarının bulunduğunu kaydederek, başvuranları ivedi bir şekilde Anayasa Mahkemesinden tedbir talebinde bulunmaya teşvik etmektedir;
- Özellikle başvuranların iç hukukta aldıkları yol ile sağlık ve diğer durumları olmak üzere, bütün gelişmeler hakkında tarafları bilgi vermeye davet etmektedir;
- Aynı zamanda, Hükümet’e, başvuranların hayatlarını ve fiziksel bütünlüklerini korumak için gerekli tedbirleri almayı ısrarla tavsiye etmektedir;
- Mahkeme, taraflardan gelecek bilgiler ışığında talebi incelemeye devam edecektir.
...”
18. Başvuranların yasal temsilcisi aynı gün Anayasa Mahkemesine faks yoluyla başvuru yaparak geçici tedbir talebinde bulunmuştur. Başvuru formu ertesi sabah Anayasa Mahkemesine elden teslim edilmiştir.
19. 29 Ocak 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesi başvuranların geçici tedbir taleplerinin reddedildiği bilgisini Mahkemeye sunmuştur (Anayasa mahkemesi kararının özeti aşağıda “İlgili iç hukuk ve uygulama” kısmında yer almaktadır).
20. Başvuranların yasal temsilcisi, 1 Şubat 2016 tarihinde, Mahkemeye Sultan Irmak’ın 30 Ocak 2016 tarihinde hayatını kaybettiği bilgisini vermiştir (Başvuru no. 5628/16). Mahkemeye sonradan sunulan bilgiye göre, müteveffanın cenazesi aileye 11 Şubat 2016 tarihinde teslim edilmiş ve sonrasında toprağa verilmiştir.
21. Avukat, 1 Şubat 2016 tarihli dilekçesinde Mahkemeye ayrıca, Başbakanlık, İçişleri Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı işbirliğiyle bir Kriz ve Koordinasyon Masası (“Kriz Masası”) oluşturulduğu bilgisini vermiştir. Kriz Masası, 30 Ocak 2016 tarihinde, Cizre Belediye Binasında bekleyen ambulans ve paramediklerin, başvuranların yaralı olan yakınlarını almaları için gerekli izni vermiş ve saat 9.30’da ambulanslar binaya gitmek üzere yola çıkmışlardır. Ambulanslar binaya yaklaşabildikleri kadar yaklaşmışlar ve binanın 150-200 metre uzağında durmuşlardır. Bunun üzerine Kriz Masası, HDP milletvekillerinden oluşan bir gruba, yaralı şahısların binadan ayrılıp bekleyen ambulanslar tarafından alınması için 15 dakika içerisinde izin çıkaracakları bilgisini vermiştir. HDP milletvekilleri sonrasında yaralılar ile telefonda irtibat kurmuşlar ve yaklaşık otuz dakika boyunca hatta kalmışlardır. Milletvekilleri, hattın diğer ucundan patlama sesleri ve çığlıkların geldiğini duymuşlardır. Çığlık sesleri gelen yaralılar telefonda milletvekillerine, güvenlik güçlerinin bodrum katına patlayıcı atmaya başladıklarını söylemişlerdir. Başvuranların yakınlarıyla başka herhangi bir bağlantı kurulamamıştır.
22. Mahkeme, geçici tedbir taleplerini 2 Şubat 2016 tarihinde reddetmiştir. Anayasa Mahkemesinin 29 Ocak 2016 tarihli kararının uygun olduğunu ve söz konusu kararın başvuranların yakınları bakımından geçici bir teselli sağlayabilecek türden olduğunu değerlendirmiş ve Anayasa Mahkemesinin başvuranların yakınlarının durumunu denetleme konusunda istekli olduğunu dikkate almıştır. Mahkeme ayı gün Hükümete, kimlik gözetmeksizin başvuranların yakınlarının hayatlarını ve fiziksel bütünlüklerini korumak için yetkileri dâhilindeki gerekli tüm adımları atması gerektiğini ve etkililiği yetkililerin hızlı hareket etmesine bağlı olan Anayasa Mahkemesi kararına uygun hareket etmesi gerektiğini bildirmiştir. Mahkeme ayrıca, başvuranların yakınlarını, doğrudan acil hizmetleri aramaya teşvik ederek, söz konusu acile servis hizmetlerine sağlıkları ve tam konumları ile ilgili olarak doğru ve alakalı bilgiler sunmaya davet etmiştir. Mahkeme aynı tarihte, Mahkeme İçtüzüğü’nün 41. maddesi uyarınca başvurulara öncelik vermeye karar vermiştir.
23. Başvuranların yasal temsilcisi 23 Şubat 2016 tarihinde Mahkemeye, 10 ve 11 Şubat 2016 tarihleri arasında, başvuranların tüm yakınlarının güvenlik güçleri tarafından öldürüldüğünün tespit edildiğini bildirmiştir.
24. Başvuranların yasal temsilcisi aynı mektupta Mahkemeye ayrıca Cizre’de biri başvuranların yakınlarının sığındıkları bodrum katı olmak üzere üç bodrum katından toplamda 170’den fazla cesedin çıkarılmış olduğunu bildirmiştir. Şahısların hepsi feci şekilde yandığından, yalnızca 25-30 ceset teşhis edilebilmiştir.
25. Sonradan, başvuranlar başvuru dilekçelerinde yakınları olan Ruhat Aktaş, Muharrem Erbek, Sultan Irmak ve Muhittin Duymak’ın cesetlerinin resmi olarak teşhis edildiğini belirtmişlerdir. Bununlar birlikte, başvuranlar, 170 kişiden 80’inin henüz teşhis edilemediğini belirtmişlerdir.
26. Başvuranlar, Mahkemeye sunmuş oldukları başvuru formlarında ayrıca, söz konusu binaların bombalama esnasında tamamen tahrip olmaları nedeniyle, binalardan çıkan molozların bir çöp sahasına götürülmüş olduğunu belirtmişlerdir. Başvuranlar Mahkemeye, aralarında bazı ceset parçalarının görülebildiği moloz yığının fotoğraflarını sunmuşlardır. Başvuranlar, binalardaki molozların, güvenlik güçlerini suçlayıcı nitelikteki delillerin yok edilmesi amacıyla götürülmüş olduğunu ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar Mahkemeye ayrıca, aileleri temsil eden avukatların otopsilere katılmalarına izin verilmediğini bildirmiştir.
27. Başvuranlar, Türkiye İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı başkanlarının Cizre’de sokağa çıkma yasağının kaldırılmasından bir gün sonra 3 Mart 2016 tarihinde Cizre’ye yaptıkları ziyaretin ardından hazırladıkları bir raporu Mahkemeye sunmuşlardır (Bk. yukarıda 9. paragraf). Söz konusu rapor, adli tıpta profesör ve aynı zamanda İnsan Hakları Vakfının başkanı olan Şebnem Korur Fincancı tarafından düzenlenmiştir. Raporda, Profesör Korur Fincancı ve kendisine eşlik eden birkaç avukat ve STÖ çalışanının, bahsi geçen binalardan birine girdikleri ve bodrum katında yanmış vaziyette insan kemikleri ve kafataslarına rastladıkları ve bunların fotoğraflarını çektikleri belirtilmiştir. Bölge halkı, grup üyelerine, bir savcının binayı ziyaret ettiğini ancak güvenlik endişesi nedeniyle binaya girmediğini söylemiştir.
28. Söz konusu grup ayrıca diğer iki binanın bulunduğu bölgeyi de ziyaret etmiştir. Binanın birinin tamamen tahrip olduğunu kaydetmişler ve binadan çıkan moloz yığını ve ceset parçalarının bir çöp sahasına götürülmüş olduğu kendilerine bildirilmiştir. Üçüncü bina aşırı hasar gördüğünden, grup üyeleri binaya girmeyi güvenlik açısından uygun görmemişlerdir.
c. Başvuranların yasal temsilcisinin yakalanması ve tutuklanması
29. 16 Mart 2016’nın erken saatlerinde terörle mücadele görevlileri başvuranların yasal temsilcisi Ramazan Demir’in İstanbul’daki evine baskın düzenlemiş ve kendisini gözaltına almıştır.
30. 17 Mart 2016 akşamı bir savcı, polis karakolunda Demir’in ifadesini almak istemiştir. Demir, prosedür gereği kendisinin bir polis karakolunda değil yalnızca bir adliyede ifadesinin alınabileceğini belirterek, savcının sorularını cevaplamayı reddetmiştir.
31. İfade alma işlemi esnasında savcı, Demir’e, daha önce PKK ile ilişkili bir suçtan dolayı mahkûm edilip edilmediği, PKK ile bağlantısı olan veya PKK ile ilişkili faaliyetler nedeniyle ceza evinde olan bir yakının olup olmadığı, cezaevinde herhangi bir yakınını veya müvekkilini ziyaret edip etmediği, herhangi bir derneğe üye olup olmadığı ve sosyal medyayı kullanıp kullanmadığı şeklinde sorular sormuş ve sahip olduğu tüm telefon hatlarının detaylarını istemiştir.
32. Demir, sorulan soruların hiçbirine cevap vermemiştir. Aynı ifade kapsamında savcı, Demir’i ayrıca şunlarla suçlamıştır: “... Demir’in, propaganda ve kışkırtma faaliyetlerinin ve işkence ve insan hakları ihlalleri iddialarında bulunmak suretiyle ülkemizi içeride ve uluslararası arenada zayıflatmayı hedefleyen faaliyetlerinin bir parçası olarak, Delegasyon olarak adlandırdığı bir kişiyle buluşacağı ve görüşmeler düzenleyeceği düşünülmektedir.”
33. Yukarıda bahsi geçen ifade sürecinin ardından, Demir, polis karakolunda tutulmaya devam etmiş ve 19 Mart 2016 tarihinde bir hâkim karşısına çıkarılarak, şartlı olarak serbest bırakılmasına karar verilmiştir. Hâkim sorgusu esnasında, Demir ve kendisini temsil eden avukatlar, savcının yukarıda bahsi geçen suçlamasına atıfta bulunmuş ve yakalanmasının asıl gerekçesinin, sokağa çıkma yasağı ile ilgili davalarda başvuranları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde temsil etmesini engellemek olduğunu ileri sürmüştür. Demir ve temsilcileri, söz konusu eylemin Sözleşme’nin 34. maddesini ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir.
34. Savcı, Demir’in serbest bırakılmasına itiraz etmiş ve Demir hakkında 22 Mart 2016 tarihinde bir yakalama emri çıkarılmıştır.
35. Demir, 6 Nisan 2016 tarihinde adliyeye giderek, hâkime, 22 Mart 2016 tarihinde çıkarılan yakalama emrinden hemen sonra neden teslim olmadığının gerekçesi olarak, müvekkillerine bir görev borcu olduğunu ve bu nedenle birkaç başvuru formunu tamamlaması ve Mahkemeye sunması gerektiğini belirtmiştir. Hâkim, hakkında ceza yargılaması başlatmadan, Demir’in cezaevinde tutulmasına karar vermiş.
36. Demir, 20 Nisan 2016 tarihinde, yasal temsilcisi Ayşe Demir’e (Bingöl), mevcut başvurular da dâhil olmak üzere toplam on altı başvuru ile ilgili olarak Mahkeme önünde kendisi adına hareket etme yetkisi vermiştir. Demir, 7 Eylül 2016 tarihinde şartlı olarak serbest bırakılmıştır.
2. Hükümet
37. Hükümet, 29 Ocak, 2 Şubat ve 26 Şubat tarihlerinde bilgi sunmuştur.
B. İlgili iç hukuk ve uygulama
38. Aşağıda, başvuranların yakınlarının geçici tedbir talebi ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararın özeti yer almaktadır (Bk. yukarıda 19. paragraf). Karar, 29 Ocak 2016 tarihinde, beş yargıçlı bir Daire tarafından verilmiştir:
“Başvuranlar, mahkememizden, sokağa çıkma yasağı kararının uygulanmaması ve yaşamları ile fiziksel bütünlüklerinin korunması konularında tedbir kararı vermesini talep etmişlerdir.
Başvuranların avukatları, başvuran oldukları belirtilen kişilerin açık kimlik bilgilerine ulaşamadıklarını, fiili imkânsızlık nedeniyle vekâletname ve yetki belgesi sunamadıklarını, başvuru harcını tamamlayamadıklarını, ilerleyen aşamalarda eksikliklerin tamamlanacağını belirtmişlerdir. Başvuru konusu olayın niteliği dikkate alındığında, belirtilen eksikliklere rağmen tedbir talebinin incelenmesine karar verilmiştir.
Avukatlar, başvuranların ve yanlarında bulunup isimleri tespit edilemeyen diğer kişilerin, güvenlik güçleri tarafından yaralandıklarını ve Cizre’de Bostancı Sokak No: 23 adresinde bulunan bir binanın bodrum katında olduklarını iddia etmişlerdir. Avukatlar ilaveten, başvuranların hastaneye sevklerinin yapılmadığını ve bulundukları binanın güvenlik güçleri tarafından bombalanmaya devam edildiğini ileri sürmüşlerdir.
Ayrıca avukatlar tarafından AİHM’e yapılan ilk başvuruda, yaralıların Cizre’de Cafer-i Sadık Sokak No: 5-7 adresinde olduğu, bulundukları bodrumun üst kısımlarının bombardıman nedeniyle tamamen yıkıldığı, yaralıların oksijen alamayacak şekilde toz ve moloz altında kaldığı, çoğu ağır 30 yaralı bulunduğu iddia edilmiştir. Ancak başvuranlar daha sonra AİHM’e, asıl adresin Bostancı Sokak No: 23 Cizre olduğunu bildirmişlerdir
Geçici tedbir talebini inceleyebilmek için mahkememiz, Şırnak Valisine bazı sorular yöneltmiştir. Vali tarafından verilen cevaplar aşağıdaki gibidir:
“1. Vatandaşlarımızın sağlık hizmetlerine, temel gıda ve diğer insani gereksinimlerine erişim imkânlarının süratle ve etkili bir şekilde sağlanması için her türlü tedbir Valiliğimiz ve ilgili birimlerimizce alınmaktadır. Bu kapsamda Cizre Devlet Hastanesi hizmet vermeye devam etmekte olup, ambulanslar 14 Aralık 2015 ile 27 Ocak 2016 tarihleri arasında 1295 adet vakaya müdahale etmiştir.
2. Başvuranların bulundukları iddia edilen bölge teröristlerce silahlarla eylem yapılan bölgedir. Ayrıca bu sokaklarda patlayıcılarla tuzaklanmış hendek ve barikatların bulunduğu bilinmektedir. Operasyonların başladığı tarihten bu güne 276 terör örgütü mensubu öldürülmüş ve 15 güvenlik görevlisi şehit olmuştur.
3. Güvenlik güçleri tarafından Bostancı Sokak No:23 adresindeki binaya ağır silahlarla herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır.
4. Başvuranlar tarafından yardım talebiyle resmi makamlara yapılan herhangi bir resmi başvuru bulunmamaktadır. Başvuranlar ile ilgili olarak 112 acil ambulans çağrı merkezine yapılan tüm aramaları Milletvekili Faysal Sarıyıldız gerçekleştirmiştir.
a. Milletvekili tarafından 23 Ocak 2016 günü 112 acil ambulans çağrı merkezine yapılan müracaatta yaralı şahısların Cudi Mahallesi Caferi Sıddık Sokakta olduğu bildirilmiştir. 112 acil ambulans çağrı merkezi tarafından sokağa yakın bir petrol istasyonu civarına ekip sevk edilmiş, ancak ekiplerin beklediği sürede hiçbir yaralı bölgeye intikal ettirilmemiştir.
b. Resmi makamlar yaralılarla doğrudan herhangi bir iletişim kuramamış; yaralılarla ilgili tüm irtibatlar sadece milletvekiliyle kurulmuştur. Milletvekili, bodrum katındaki yaralıları ambulanslara taşıyacak kimsenin olmadığını bildirmiştir. Ancak, AİHM’e ibraz edilen başvuru formundan, bodrumda 15 ila 23 arasında kişi olduğu yani orada yaralı olmayanların da bulunduğu anlaşılmaktadır. Buna rağmen yaralı olmayan şahısların yetkililerle işbirliği yapmadıkları ve yaralıları ambulanslara taşımaktan kaçındıkları anlaşılmaktadır.
Başvuranlar Mehmet Tunç ve Mehmet Yavuzel telefonda BBC Türkçe muhabirleriyle iletişim kurabildikleri halde, yardım istemek için resmi olan yardım çağrı merkezlerini aramamışlardır.
25 Ocak 2016 tarihinde başvuranların avukatı tarafından AİHM’e sunulan belgede başvuran Mehmet Tunç’ un ağır yaralı olduğu bildirilmiştir. Ancak, başvuran Mehmet Tunç 26 Ocak 2016 tarihinde BBC Türkçe muhabirleriyle telefon görüşmesi yapmıştır. Ayrıca, milletvekilinin 27 Ocak 2016 tarihinde muhabire verdiği bilgiye göre ise başvuran Mehmet Tunç sadece hafif yaralıdır.
Bu hususlar, yetkilileri ve AİHM’i yanlış yönlendiren eksik, tutarsız ve çelişkili bilgileri teşkil etmektedir.
Tekrarlamak gerekir ki, acil yardım personeline, kendileriyle iletişime geçilmesi halinde, durum ve koşullara uygun olarak ambulans sevk etmeleri talimatını verdik. Ancak yukarıda izah edildiği üzere başvuranlar, yetkililerle doğrudan irtibat kurmaktan kaçınmışlardır.
Yetkililer 23 Bostancı Sokakta bulunan binanın sahibiyle irtibata geçmişlerdir. Söz konusu şahıs, kendisinin ve ailesinin orada yaşamadığı ve binanın bodrum katına erişebilmek için iki demir kapıdan geçilmesi gerektiğini beyan etmiştir. İlgili şahıs ayrıca, başvuranlar arasından Mehmet Tunç’tan başka kimseyi tanımadığını bildirmiştir.
5. 27 Ocak 2016 tarihinde saat 23.23 sıralarında, yaralı şahısların alınması için bölgeye ambulans sevk edilmiştir. Ambulans şoförlerinin irtibata geçtiği milletvekili, yaralı şahısların tam adreslerini bilmediğini belirterek, Ömer Hayyam Sokakta bulunan bir binada yaralıların bulunduğunu bildiğini eklemiştir.
Yaralı şahıslar acil durum hatlarıyla irtibata geçmemiştir, bu nedenle söz konusu şahısların hayatta olup olmadıkları, hangi adreste bulundukları veya sağlık durumları hakkında bilgi sahibi değiliz. Acil durumu personeli, ilgili bölgede teröristler ve güvenlik güçleri arasında devam etmekte olan silahlı çatışmalara rağmen, azami çabayı göstermektedirler”.
Bu aşamaya kadar elde edilen bilgi ve belgelerden, başvuranların hiçbirinin doğrudan kamu kurum ve kuruluşlarıyla iletişime geçmedikleri ve ayrıca, AİHM ve resmi makamlara üç ayrı adresin bildirildiği anlaşılmaktadır.
Mahkememiz, taleplerinin incelenebilmesi için başvuranların avukatlarına 28 Ocak 2016 tarihinde aşağıdaki soruları iletmiş ve aynı gün saat 15.00’a kadar cevaplarını göndermelerini istemiştir:
"1. Başvuran vekilleri, başvuranlarla bireysel başvuru öncesinde ve sonrasında doğrudan iletişime geçmişler midir?
2. Başvuran vekilleri, başvuranlarla doğrudan iletişime geçebiliyorlarsa, bu iletişimi hangi vasıtayla sağlamaktadırlar?
3 Başvuran vekilleri, başvuranlarla doğrudan iletişime geçmemişlerse, iddia edilen yaralanma olayı; başvuranların sağlık durumları, bulundukları adres, isimleri ile ilgili bilgileri ne şekilde temin etmişlerdir?
4. Başvuranların yaralanması hangi koşullar altında gerçekleşmiştir? Başvuranlar olay sırasında ve hâlen silahlı mıdırlar? Güvenlik güçleriyle girdikleri çatışma sonucu mu, güvenlik güçleriyle teröristler arasında çıkan çatışmalardan dolaylı olarak etkilenme sonucu mu, güvenlik güçlerinin silahsız kişilere ateş etmesi sonucu mu yaralanmışlardır?
5. Başvuranların bulundukları yerle ilgili olarak süreç içinde resmi makamlara ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine farklı adreslerin bildirildiği dikkate alındığında bu durum başvuranların yer değiştirmesinden mi yoksa başvuranların nerede bulunduğunun tam olarak bilinmemesinden mi kaynaklanmaktadır? Başvuranlar yer değiştirmişlerse bu değişiklik hangi ihtiyaçtan kaynaklanmıştır?
6. Başvuran vekilleri, Mahkememize bildirdikleri yaralıların bulunduğu iddia edilen adreste hâlen bulunup bulunmadıklarını teyit etmekte midirler? Başvuranlar bireysel başvuru yapıldıktan sonra adres değiştirmişlerse yeni adres bilinmekte midir?
7. Başvuranların bulundukları adrese ilişkin olarak başvuranlar dışındaki kişilerin resmi makamlara verdikleri bilgilerin farklı olduğu dikkate alındığında, bu hususta sağlıklı bilgi verebilecek durumda olan başvuranlar neden resmi makamlarla doğrudan iletişime geçmemektedirler?”
Avukatların cevapları aşağıdaki gibidir:
“Yazınızda 1, 2 ve 3. sorularınızın Avukatlık kanunun ve ilgili mevzuat gereği müvekkil vekil ilişkisi kapsamında olduğunu, mahkemenizin bu ilişkinin tarafı olmadığını, başvuru konumuzla da doğrudan ilgili olmadığını hatırlatmak isteriz. Her halükarda, başvuru dilekçemizde ve sözlü görüşmelerimizde sokağa çıkma yasakları ve bir yerde kapalı kalmış olmaları nedeni ile telefonla iletişim kurulabildiği yetki belgesi dahi alınamadığı belirtilmiştir. Başvuranlar binanın bodrumunda olduklarından telefon şebekesi her zaman sağlıklı olarak çalışmamaktadır.
Dördüncü sorunuz tamamıyla güvenlik güçlerinin görev ve araştırma konusu kapsamında olup her insanın yaşam hakkı ve fiziksel bütünlük hakkı olduğunu hatırlatmak isteriz.
Mahkemenizin, ambulans helikopteri gibi, polis ve asker yaralanmalarında kullanılan olanakların yaralı kişilerin hayatlarını kurtarmak için neden kullanılmadığı sorusunu yetkililere sorup sormadığını merak etmekteyiz.
Beşinci ve altıncı sorularla ilgili olarak; başvuran Mehmet Yavuz’un telefon numarasını iletmekteyiz. Başvuranı bizzat mahkemeniz kanalı ile aramanızı ve yaşam hakkına dair gerekli güvenlik önlemlerini almayan yetkililerin beyanları ile yetinmemenizi rica ediyoruz.
Yedinci sorunuz ile ilgili olarak; başvuru formumuzda da belirttiğimiz üzere, yetkililerle birkaç kez iletişime geçilmiştir.
Tekrardan, durumun ciddiyetini dikkate almanızı ve geçici tedbir kararı vermenizi önemle rica ediyoruz.”
Sağlık personellerinin başvuranlarla iletişime geçebilmelerini ve başvuranların sağlık durumları ve bulundukları yer ile ilgili olarak bilgi alabilmelerini sağlamak için, başvuran Mehmet Yavuzel’in telefon numaraları Valilikle paylaşılmıştır. Daha sonra, aynı akşam iki doktor ve bir paramediğin başvuranla telefon üzerinden iletişim kurabildiği tarafımıza bildirilmiştir. Başvuran Mehmet Yavuzel sağlık görevlileriyle yaptığı görüşmede; bir binanın bodrumunda toplam on dokuz yaralı bulunduğunu, yaralılardan üçünün durumunun ağır olduğunu, bulundukları adres sorulduğunda ise milletvekili Faysal Sarıyıldız ile görüşülmesi gerektiğini belirtmiştir. Görüşmenin devamında, başvurana ambulansların güvenli bölgede hazır olarak bekletildiği ancak güvenlik nedeniyle binanın bulunduğu yere kadar gelinemediği, daha iyi durumda olan kişilerin ağır yaralıları ambulansların bulunduğu noktaya taşıyıp taşıyamayacağı sorulmuştur. Başvuran, dışarı çıkmaları hâlinde güvenlik güçleri tarafından ateş açılabileceğine ilişkin kaygısını ifade etmiştir. Başvurana ambulansların beklemeye devam edeceği söylendiğinde, kendisinin yapabileceği bir şey olmadığını, kendisini aramamalarını ancak milletvekilini aramalarını söylemiştir.
Başvuranların üç iddiası bulunmaktadır. Bu kapsamda, başvuranlar, güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu yaralandıklarını ve kendilerinin halen bir binanın bodrum katından bulunduklarını; güvenlik güçlerinin binaya ateş etmeye devam ettiklerini ve güvenlik güçleri tarafından kendilerinin sağlık ekiplerine erişimlerinin engellendiğini ileri sürmektedirler.
İlk iddia ile ilgili olarak; başvuranlar nasıl yaralandıkları konusunda mahkememize herhangi bir bilgi sunmamıştır. Buna ilaveten, ağır yaralı olduğu söylenen başvuranlardan bazıları basın ile iletişim kurmuştur. Dolayısıyla, başvuranların bulundukları adres, gerçekten yaralı olup olmadıkları ve eğer yaralılarsa yaralarının boyutu ve mevcut medikal durumu hakkında belirsizlikler mevcuttur. Bu belirsizliğin kaynağı, başvuranların doğrudan yetkililerle iletişime geçmek istememeleridir.
İkinci iddia ile ilgili olarak; başvuranların, binalarının güvenlik güçleri tarafından bombalandığını ve büyük bir hasarın meydana geldiğini iddia etmelerine rağmen, Vali tarafından sunulan binaya ve binanın bulunduğu sokağa ait fotoğraflar, söz konusu iddiaları kesinlikle haksız çıkarmaktadır. Avukatlar, başvuranların halen söz konusu binadan bulunup bulunmadıklarına ya da başka bir yere gidip gitmediklerine ilişkin sorumuzu yanıtlamadığından, bulundukları binanın gerçekten bombalandığına dair iddialarını destekleyici herhangi bir bilgiye sahip değiliz.
Üçüncü iddia ile ilgili olarak; Vali, terör örgütü üyeleri tarafından hazırlanan barikatlar, kazılan hendekler ve bombalı tuzaklar nedeniyle söz konusu binaya ambulansların ulaşımının mümkün olmadığını tarafımıza bildirmiştir. Ancak, ambulansların yakında bulunan güvenli bir bölgede beklediği ve başvuranlara ağır yaralıları taşıyabilecek olanların bu kişileri ambulanslara taşımalarının defalarca teklif edildiği ancak bu teklifin kabul edilmediği belirtilmiştir.
Avukatlar, başvuranların hayatlarının mutlak tehlikede olduğuna veya bu tehlikenin nasıl giderilebileceğine dair herhangi bir bilgi sunmamışlardır.
Başvuranların acil hizmetlerle doğrudan iletişime geçme yönünde isteksiz davranmaları, acil hizmetlerle üçüncü kişiler üzerinden irtibat kurmaları, bulundukları yere ilişkin olarak farklı tarihlerde farklı adresler bildirmeleri gibi hususlar dikkate alındığında, sürekli yer değiştirdiklerine ve yetkili makamlar ile iletişim kurmaktan kaçındıklarına ilişkin ciddi şüpheler ortaya çıkmaktadır.
Anılan kişilerin yaralı olup olmadığına, yaralı iseler durumlarının ağır olup olmadığına, hangi koşullar altında yaralandıklarına, tamamının yaralı olup olmadığına, silahlı olup olmadıklarına ve hangi adreste bulunduklarına ilişkin belirsizliğin hâlen devam etmesi nedeniyle bu aşamada tedbir kararı verilemeyeceği sonucuna ulaşılmıştır. Bununla birlikte, kamu makamlarının belirsizliğin ortadan kalkması durumunda sağlık görevlilerinin ve güvenlik güçlerinin yaşam haklarını da dikkate alarak gerekli tedbirleri alması demokratik bir hukuk devletinde kim olduğuna bakılmaksızın bireylerin yaşam haklarını korunması yükümlülüğünün bir gereğidir.
Yukarıdakiler ışığında, oybirliğiyle,
A. Tedbir taleplerinin reddine,
B. Başvuranların kamu makamlarıyla doğrudan iletişim kurmaya davet edilmelerine,
C. Kamu makamlarının belirsizliğin ortadan kalkması durumunda sağlık görevlilerinin ve güvenlik güçlerinin yaşam haklarını da dikkate alarak başvuranların sağlık hizmetine erişimleri için gerekli tedbirleri almasına,
D. Valiliğin sonraki gelişmelerden Anayasa Mahkemesini gecikmeksizin bilgilendirmesine,
E. Başvuranların sonraki gelişmelerle ilgili olarak Anayasa Mahkemesinden her aşamada tedbir talebinde bulunabileceğine,
F. Kararın bir örneğinin gereği için İçişleri Bakanlığına ve Şırnak Valiliğine gönderilmesine,
G. Kararın başvuranlara tebliğine,
karar verilmiştir.”
C. İlgili uluslararası belgeler
39. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri 2 Aralık 2016 tarihinde “Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesindeki Terörle Mücadele Operasyonlarının İnsan Haklarına Etkilerine İlişkin Memorandum”u yayımlamıştır (CommDH(2016)39). Memorandumda belirtilen sonuç ve tavsiyeler aşağıdaki gibidir:
“5. Sonuçlar ve tavsiyeler
118. Komiser Türkiye’nin karşı karşıya olduğu terör tehdidinin büyüklüğünün bütünüyle farkındadır ve Türk devletinin terörün her türüyle mücadele hakkı ve görevini tanır. Komiser, ayrıca, silahlı, ayrılıkçı ve AB, NATO ve birçok devlet tarafından terörist olarak tanınan bir örgütün on yıllar süren ve on binlerce yaşama mal olan bir çatışma içinde sistematik olarak şiddet ve terör uyguladığı Türkiye’nin güneydoğusundaki hal ve şartları kabul eder. Bu memorandumdaki hiçbir şeyin PKK’nın eylemlerini veya güneydoğudaki sair terör faaliyetlerini mazur gösterdiği düşünülemez.
119. Aynı zamanda, uluslararası yükümlülükleri uyarınca Türk devletinin cevabı, hukukun üstünlüğü ilkesine ve insan hakları standartlarına bağlı kalmalıdır; ki bu, temel insan haklarına her müdahalenin yasada tanımlanmış, demokratik bir toplumda gerekli ve güdülen amaçla sıkı sıkıya orantılı olmasını gerektirmektedir. Bu açıdan Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tanıdığı üzere, uzun yıllara dayanan, en ağırları 1990’larda Türkiye’nin güneydoğusunda gerçekleşmiş olan, son derece vahim insan hakları ihlallerini içeren bir insan hakları karnesine sahiptir. Komiser, “çözüm süreci” olarak bilinen nispeten sakin ve huzurlu bir dönemin ardından, Türkiye’nin güneydoğusunda çatışmaların yeniden başlamasından ve süratle tırmanmasından derin üzüntü duymaktadır.
120. Bu memorandumun amaçları doğrultusunda, Komiser, Türk makamlarının güneydoğudaki vaziyete 2015 yazından beri verdikleri cevabı incelemiştir. Bu cevap esas itibarıyla sokağa çıkma yasağı ilanları ve bunlara eşlik eden polis ve/veya askeri operasyonlar şeklinde tezahür etmiştir. Bu inceleme ışığında, işbu memorandumun gelişme bölümünde ortaya konduğu gibi, uygulanacak uluslararası ve Avrupa standartları dikkate alındığında ve temel insan haklarından faydalanılmasına getirdikleri muazzam sınırlamalara binaen, Komiser, bu tedbirlerin yeterli biçimde öngörülebilir ve yasada tanımlanmış olmak anlamında ne hukuki, ne de Türkiye tarafından güdülen meşru amaçla orantılı olduğu kanaatindedir.
121. Komiser’in görüşüne göre, bu nedenle, Ağustos 2015’den beri Türk makamların verdiği ucu açık, gece gündüz aralıksız devam eden sokağa çıkma yasağı ilanları ile ayırt edilen karşılığın sadece yürürlüğe konmuş olması bile etkilenen yerel halk bakımından birçok çok ciddi insan hakkı ihlaline sebep olmuştur. Komiser, mümkün olan en kuvvetli şekilde, Türk yetkilileri bu uygulamaya derhal son vermeye çağırmaktadır. Bölgede gelecekte alınacak her tür tedbir, terörle mücadelenin zaruretleri ile bir denge kurarken yerel sivil halkın insan haklarına çok daha büyük bir önem vermelidir.
122. Güvenlik güçlerinin işlediği iddia edilen çok sayıda insan hakkı ihlaline gelince, Komiser bunları son derece ciddi ve tutarlı bulmaktadır. Komiser, bu iddialarının çoğunun, kaynaklarına bakıldığında ve güneydoğudaki terörle mücadele operasyonları sırasında Türk güvenlik güçleri tarafından işlenen geçmiş insan hakları ihlali kalıpları ile Türk makamlarının güvenlik güçlerinin bu süre zarfındaki kovuşturma dokunulmazlığını güçlendirme gayretleri nazara alındığında, inanılır olduğu kanaatindedir. Her halükarda, bu iddiaların operasyonlar sırasında dünya ile bağlantısı kesilmiş, tamamen yetkililerin hakimiyeti altında bulunan yerlerdeki ihlalleri ilgilendirdiği göz önüne alınırsa, bu iddiaların mesnetsiz olduğunu ikna edici bir biçimde ispat etme yükü Türk makamlarına düşmektedir.
123. Komiser, hem Türk makamlarının köklü cezasızlık sorununu halletmekte ve Komiserlik Ofisi’nin bu konuda tekrar eden tavsiyelerini uygulamaya koymakta bir irade göstermemiş hem de geçmişte ağır insan hakları ihlallerine yol açan kalıpların söz konusu süre zarfında işlemeye devam etmiş olduklarını gözlemler. Bütün veriler, yetkililerin insan hakları ihlalleri iddialarını gereken ciddiyetle ele almadıklarını, operasyonlar sırasında yitirilen yaşamlara ilişkin re’sen açılan ve olayları aydınlatma potansiyeli olan etkin ceza soruşturmaları yürütmediklerini göstermektedir. Öncelik, daha ziyade, güvenlik güçlerine güvence vermek ve takibattan korumakmış gibi görünmektedir. Bu iddiaları gerekli yerlere taşıyan insan hakları STK’ları ve hukukçular karalanırken güvenlik güçleri, güvenlik gücü mensuplarının şüpheli sıfatıyla muamele edildiği çok az sayıda ceza davası istisna olmak üzere, ciddi suistimal türleri için bile sadece disiplin yaptırımlarına tabi tutulmuştur. Komiser’in görüşüne göre bu durum, Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerine son derece uzak düşmektedir.
124. Bu iddialar hakkındaki soruşturmaların etkili olarak değerlendirilebilmesi için, bunların gecikmeden, itinayla ve noksansız bir şekilde yapılmaları gerekirdi. Ne yazık ki, kimi operasyonlardan beri geçen süreye, delillerin etkilenen alanlarda iş makineleriyle fiilen imha edilmiş olabilecekleri gerçeğine, ayrıca savcıların genel tutumuna bakılırsa, gelecekteki herhangi bir soruşturmanın etkililik kriterlerini tamamıyla yerine getirmesi hayli olanaksız görünmektedir. Dolayısıyla, Türk makamları, Türkiye’nin, söz konusu süre zarfında, yaşam hakkı ihlalleri de dahil olmak üzere birçok ağır insan hakkı ihlalinde bulunmuş olduğunun peşinen varsayılması durumuyla yüzleşmek zorunda kalacaklardır.
125. Bu durum, devlet görevlileri tarafından hesap verilebilirlik konusunda Türkiye’de bir zihniyet değişikliğinin zaruretini meydana çıkarmaktadır. Komiser, Türkiye’nin yakın tarihi boyunca cezasızlığın, insan haklarına temelden ters düşen davranışları meşrulaştırarak, teşvik ederek ve insan haklarını korumak ve geliştirmek için verilen bütün gayretlerin altını oyarak, sürekli olumsuz bir etkide bulunduğu kanaatindedir. Yetkililerin 15 Temmuz 2016 darbe girişimine karıştıklarından şüphelenilen devlet görevlilerini cezalandırmak üzere süratle eyleme geçmiş olduğu doğrudur, lakin Komiser bu bağlamda alınan ilk tedbirlerden birinin olağanüstü hal tedbirlerini uygulayan diğer devlet görevlilerine idari, hukuki ve cezai dokunulmazlık sağlanması olmasını üzüntüyle karşılamaktadır. Komiser’in görüşüne göre, Türkiye’de insan hakları için kritik sınav, aynı özenin, eylemlerin devlete değil de bireysel vatandaşların insan haklarına yöneltilmiş olması halinde de gösterilip gösterilemediğidir.
126. Komiser bir kez daha Türkiye’yi, mümkün olan en kuvvetli şekilde, Türkiye’de cezasızlığın kökeninde yatan çok sayıda sebebi artık ele almaya (bkz. yukarıda 83. paragraf) ve bununla mücadele için Türkiye’ye tekrar tekrar verdiği tavsiyeleri uygulamaya koymaya çağırmaktadır.
127. Bu memorandumda ortaya konan incelemenin ışığında Komiser, Türkiye’nin güneydoğusunda çok büyük bir nüfusun birçok insan hakkının, Ağustos 2015’den beri yürütülen terörle mücadele operasyonları bağlamında ihlal edildiğini düşünmektedir. Bu nedenle, Türkiye için öncelik, bu vaziyete yol açmış olan yaklaşımı terk etmek olmalıdır; bunu, etkileri telafi etmeye yönelen açık bir iradenin gösterilmesi takip etmelidir.
128. Bu ilk başta, yetkililer tarafından kamuoyu önünde hataların ve insan hakları ihlallerinin kabul edilmesini gerektirmektedir. Buna, ister Türk devletinin teröre karşı onları koruyamamış olmasından kaynaklanmış olsun ister terörle mücadele operasyonlarının doğrudan bir sonucu olarak gerçekleşsin, ilgili kişilerin uğradığı maddi ve manevi zararların tazmin edilmesi yönünde ciddi gayretler eşlik etmelidir. Komiser, Türk makamlarının bu bağlamda ihtiyaç duyulan gayretlerin boyutunu tam olarak idrak etmedikleri izlenimini edinmiştir ve tazminat için mevcut yasal çerçeve birçok açıdan açıkça yetersiz görünmektedir. Operasyonlardan etkilenen bazı şehirlerde yerel nüfusa yönelik kamulaştırma yaklaşımına ilişkin olarak Komiser, böyle bir adımın etkilenen kimseler için çifte cezalandırma teşkil edeceğini ve bir tür telafi yolu sayılamayacağını düşünmektedir.
129. Komiser Türk makamlarıyla yapıcı diyaloğunu sürdürme iradesini vurgular ve Türkiye’de insan haklarının korunmasını ve geliştirilmesini ileri götürme çabalarında her türlü yardım ve desteği sunmaya hazır olduğunu ifade eder.”
40. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri 10 Mayıs 2016 tarihinde aşağıdaki açıklamalarda bulunmuştur:
“Birleşmiş Milletler Yüksek Komiseri Zeid Ra’ad Al Hussein, Salı günü, Türkiye ordusunun ve güvenlik güçlerinin son aylarda Güneydoğu’da gerçekleştirdiği iddia edilen ihlaller hakkında pek çok endişe verici raporun kendisine ulaştığını belirtti, ve Türk yetkililerini, bu raporların doğruluğunun teyit edilmesi için BM görevlilerinin de dâhil olduğu bağımsız soruşturmacıların bölgeye gidip inceleme yapmalarını sağlamalarını talep etti.
İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeid “Aralık ortasından Mart ayı başına dek süren uzatılmış sokağa çıkma yasakları boyunca güvenlik görevlilerinin Cizre’de gerçekleştirdikleri eylemler hakkında çeşitli güvenilir kaynaklardan giderek daha çok bilgi ulaşıyor. Ortaya çıkan görüntü, henüz tam net olmamakla birlikte, oldukça endişe verici.” dedi.
Zeid, açıklamasında “PKK ile ilgili olduğu öne sürülen gençlik örgütlerinin ve diğer devlet-dışı aktörlerin Cizre’de ve diğer bölgelerde uyguladıkları şiddeti ve diğer yasa dışı eylemleri güçlü bir şekilde kınıyorum ve terör faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi sonucu yaşamını kaybedenler için üzüntü duyuyorum. Ancak, Türkiye’nin vatandaşlarını şiddetten koruma görevinin yanında, güvenlik harekatları veya teröre karşı yürütülen operasyonlar sırasında yetkililerin insan haklarına saygı göstermeleri de gereklidir; ve işkence, yargısız infaz, ölçüsüz ölümcül güç kullanımı ve keyfi gözaltılara karşı uluslararası hukuk tarafından konulmuş yasaklara uyulması gerekir.” dedi.
Yüksek Komiser, kadınlar ve çocukların da aralarında olduğu silahsız sivillerin keskin nişancılar tarafından veya tanklar ve diğer askeri araçlardan ateş açılarak vurulduklarına dair raporların da kendisine ulaştığını söyledi.
Zeid, “Binalara ve önemli altyapıya ölçüsüz bir şekilde büyük çaplı zararlar verildiği, evlerin havan toplarıyla vurulduğu, ve güvenlik güçlerinin girdikleri binalarda evlerin içine de zarar verdikleri görülüyor. Ayrıca, bazı durumlarda ambulansların ve sağlık görevlilerinin yaralılara ulaşmasının engellendiğine dair raporların yanında, keyfi tutuklamalar, işkence ve diğer kötü muamelelerin gerçekleştirildiği iddia ediliyor. Bunların yanı sıra, Güneydoğu’da birçok yerde sokağa çıkma yasakları, çatışmalar, top atışları, cinayetler ve tutuklamalar nedeniyle büyük çaplı yerinden edilmeler söz konusu.” dedi.
Yüksek komiser, “Bu raporlar arasında en rahatsız edici olanı, Cizre’deki görgü tanıklarının ve ölenlerin yakınlarının ifadelerine yer verilen raporlarda 100’den fazla kişinin güvenlik güçleri tarafından etrafı sarılan üç farklı bodrumda yakılarak öldürüldüğünün belirtilmesi.” dedi.
Zeid, “Güvenlik güçleriyle çatışan gruplara dair olanlar da dahil olmak üzere, bu çok ciddi iddiaların hepsinin detaylı bir şekilde soruşturulması gerekiyor; ancak şimdiye dek bu yapılmış değil. Türkiye Hükümeti benim ofisimin ve Birleşmiş Milletler’e bağlı diğer kurumların bölgeye giderek birinci elden bilgi toplama taleplerine olumlu cevap vermedi.” dedi.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Şefi, haftalarca kapatılan ve yoğun güvenlik mevcudiyeti nedeniyle halen erişilmesi imkansız olan –Silopi, Nusaybin ve bölgenin ana şehri Diyarbakır’a bağlı Sur ilçesi de dahil olmak üzere- güney doğuda bulunan diğer ilçeler, kasabalar veya köylerle kıyaslandığında Cizre’den daha fazla bilginin ortaya çıktığını belirtmiştir.
Yüksek Komiser Zeid şunları kaydetmiştir: “2016 yılında, böyle büyük ve coğrafi açıdan erişilebilir bir bölgede neler olduğu hakkında bu şekilde bilgi eksikliği olması hem olağandışı hem de son derece endişe vericidir. Bu karartma sadece neler olduğu konusundaki şüpheleri alevlendirmektedir. Bu nedenle, sivil toplum kuruluşları ve gazeteciler de dahil olmak üzere, BM personeline ve diğer tarafsız gözlemcilere ve araştırmacılara erişim sağlanması konusundaki talebimi yineliyorum.”
Geçtiğimiz haftalarda diğer insan hakları kurumları tarafından ortaya konulan tehlikeli duruma işaret eden* Yüksek Komiser Zeid, hukuk dışı cinayetler ve orantısız ölümcül güç kullanımı da dahil olmak üzere, yaşam hakkı ihlallerinde yer aldıklarından şüphelenilen herkes hakkında derhal soruşturma ve kovuşturma yürütülmesi için çağrıda bulunmuş ve yargı organının, ordu ve yürütme organı da dahil olmak üzere Devletin diğer tüm organlarından bağımsız bir şekilde hareket etmesi gerektiğinin altını çizmiştir. Yüksek Komiser Zeid ayrıca, zorla yerinden edilen herkesin geri dönmelerine izin verilmesi konusunda Türk yetkililere çağrıda bulunmuş ve Türk yetkililere, gelecekte sokağa çıkma yasaklarının gerekli olan en az süreyle sınırlandırılmasını ve insan hakları yükümlülüklerine ve insani hususlara özen gösterilmesini sağlamaları konusunda tavsiyede bulunmuştur.
Yüksek Komiser; BM Zorla veya İrade Dışı Kaybolmalar Çalışma Grubunun yakın dönemde gerçekleşen ziyareti, Birleşmiş Milletler Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunması Komitesi tarafından ülke raporunun yakın dönemde incelenmesi ve son gözlemlerini 13 Mayıs Cuma günü tarihinde** bildirecek olan Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Komite tarafından devam eden inceleme de dahil olmak üzere, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler insan hakları organlarıyla çalışmalarına dikkat çekmiştir.
* Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri 14 Nisan’da, “Türkiye’nin terörle mücadelesi bağlamında insan haklarına saygının son aylarda endişe verici bir hızda azaldığını” belirtmiştir. 14-18 Mart tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaret eden BM Zorla veya İrade Dışı Kaybolmalar Çalışma Grubu ise “ülkenin Güney Doğusundaki gitgide artan tedirgin edici durum ve bu durumun insan hakları üzerindeki geniş çaplı etkisi” noktasındaki endişesini ifade etmiştir. Çalışma Grubu ayrıca, “mevcut güvenlik operasyonları bağlamında, öldürülen sevdiklerinin cesetlerine veya yok edilen cesetlere erişimi olmayan ailelerin iddiaları da dahil olmak üzere, bütün insan hakları ihlallerine ilişkin iddialar hakkında ayrıntılı ve tarafsız bir soruşturma yürütülmesine yönelik ihtiyacın” altını çizmiştir.
...”
ŞİKÂYETLER
41. Başvuranlar, Sözleşme’nin 2. maddesine dayanarak, yakınlarının güvenlik güçleri tarafından vurulmak suretiyle yaralandıklarından ve ulusal makamların yaralılara tıbbi yardım sağlamak yerine onları kasıtlı olarak öldürdüklerinden şikâyet etmektedirler.
42. Aynı hüküm uyarınca, başvuralar, yakınlarının ölümlerini incelemek adına savcılar tarafından herhangi bir girişimde bulunulmadığını ileri sürmektedirler. Başvuranlar bu bağlamda özellikle, savcıların, birkaç otopsi işlemini denetlemek dışında, soruşturmaya yönelik herhangi bir girişimde bulunmadıklarına vurgu yapmaktadırlar. Yakınlarının öldürülmüş olduğu bina, delilleri toplamak amacıyla herhangi bir savcı veya bilirkişi tarafından ziyaret edilmemiş, ancak güvenlik güçleriyle ilgili delilleri yok etmek amacıyla yıkılmıştır. Güvenlik güçleri mensuplardan veya sivillerden hiçbirinin ifadesi alınmamış ve avukatlardan hiçbirinin otopsilere katılmalarına izin verilmemiştir.
43. Başvuranlar, çeşitli faktörlerin birleşimi (yakınlarının yanarak ölmelerine şahit olmaları, birkaç hastanede yakınlarının cesetlerini aramaları, bazılarının sevdiklerinin cesetlerini bulamamaları ve uzun süre boyunca yakınlarını defnedememeleri ve bu süreçte cesetlerin bozulması ve bütünlüğünü kaybetmesi vb.) nedeniyle yaşadıkları acının, Sözleşme’nin 3. maddesinin anlamı dâhilinde insanlık dışı muamele teşkil ettiğinden şikâyetçidirler.
44. Başvuranlar, Sözleşme’nin 5. maddesine dayanarak, sokağa çıkma yasağının çok katı şekilde uygulandığını, bu bağlamda yakınlarının tıbbi yardım almak için bodrum katından çıkmalarına izin verilmediğini ve yakınlarının ambulanslar tarafından alınmalarına da izin verilmediğini ileri sürmektedirler.
45. Başvuranlar, yakınlarının cesetlerinin kendilerine teslim edilmemesi ve aile fertlerine cenaze düzenleme veya cenazeye katılma imkânı verilmemesi nedeniyle, Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamına giren özel ve aile hayatlarına saygı haklarının ihlal edildiğinden şikâyetçidirler.
46. Son olarak, başvuranlar, Sözleşme’nin 34. maddesine dayanarak, yasal temsilcileri olan Ramazan Demir’in yakalanıp tutuklanmasının asıl sebebinin, Demir’in, sokağa çıkma yasağı bölgelerinde bulunan başvuranları temsil etmesi olduğunu iddia etmektedirler ve Demir’in yakalanıp tutuklanmasının bireysel başvuru haklarına ciddi bir müdahale teşkil ettiğinden şikâyet etmektedirler.
47. Yukarıdakilere ilaveten, 5628/16 numaralı başvuru dâhilindeki başvuran ayrıca, kendisinin ve ailesinin iki hafta boyunca kız kardeşinin cesedini teslim alamamalarının ve cenazesine katılamamalarının Sözleşme’nin 9. maddesinin ihlaline yol açtığından şikâyet etmektedirler.
48. 5628/16 numaralı başvuru dâhilindeki başvuran ayrıca, Sözleşme’nin 1 ve 34. maddelerine dayanarak, Mahkemenin başvuranın kız kardeşinin yaşam ve fiziksel bütünlük hakkını korumak ve diğer kişilerin ondan yardım istemesini önlemek adına Hükümetin girişimde bulunması yönündeki talebinin davalı Hükümet tarafından yerine getirilmemesi sonucu, Hükümetin, başvuranın bireysel başvuru hakkını engellememeye yönelik Sözleşme’nin 34. maddesi kapsamına giren yükümlülüklerini yerine getirmediğinden şikâyet etmektedir.
HUKUKİ DEĞRLENDİRME
A. Başvuruların birleştirilmesi
49. Mahkeme, İçtüzüğün 42 § 1. maddesi uyarınca, başvuruların benzer fiili ve hukuki geçmişini dikkate alarak, başvuruları birleştirmeye karar vermiştir.
B. Sözleşme’nin 2, 3, 8, 9 ve 34. maddeleri kapsamındaki şikâyetler
50. Başvuranlar, Sözleşme’nin 2. maddesine dayanarak, yakınlarının yalnızca, ulusal makamların, vurulmak suretiyle ağır şekilde yaralananların bodrum katından ambulanslar ile alınıp hastaneye götürülmesine izin vermemesi sonucu değil, aynı zamanda güvenlik güçleri tarafından ateş açılması sonucu hayatlarını kaybettiklerini ileri sürmektedirler. Aynı madde kapsamında, başvuranlar ayrıca ulusal makamların, ölüm olaylarına ilişkin olarak etkili bir soruşturma yürütmediklerinden şikâyetçidirler. Başvuranlar ilaveten, yakınlarının cesetlerini teslim alamamaları nedeniyle, Sözleşme’nin 3 ve 8. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. 5628/16 numaralı başvuru dâhilindeki başvuran ayrıca, kız kardeşini zamanında defnedememesi ve cenazesine katılamaması nedeniyle, Sözleşme’nin 9. maddesi kapsamındaki haklarının ihlal edildiğinden şikâyetçidir.
51. Son olarak, başvuranlar, yasal temsilcilerini yakalayan ve tutuklayan Hükümetin Sözleşme’nin 34. maddesi kapsamındaki yükümlülüklerine aykırı hareket ettiklerinden şikâyet etmektedirler.
52. Mahkeme dava dosyası üzerinden söz konusu şikâyetlerin kabul edilebilirliği hakkında bir değerlendirme yapamayacağı, dolayısıyla Mahkeme İçtüzüğünün 54 § 2 (b) maddesi uyarınca bu hususun davalı Hükümete bildirilmesi gerektiği kanaatine varmıştır.
C. Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki şikâyetler ve 5628/16 numaralı başvuru dâhilindeki başvuranın Sözleşme’nin 34. maddesi kapsamındaki şikâyeti
53. Başvuranlar, Sözleşme’nin 5. maddesine dayanarak, sokağa çıkma yasağının çok katı şekilde uygulandığını, bu bağlamda yakınlarının tıbbi yardım almak için bodrum katından çıkmalarına izin verilmediğini ve yakınlarının ambulanslar tarafından alınmalarına da izin verilmediğini ileri sürmektedirler.
54. 5628/16 numaralı başvuru dâhilindeki başvuran, Devletin, kız kardeşine yardım etmediği dolayısıyla Mahkemenin bu yöndeki talebini dikkate almamış olduğu gerekçesiyle, Sözleşme’nin 34. maddesi kapsamına giren yükümlülüklerini yerine getirmediğini ileri sürmektedir.
55. Elindeki tüm belgeler ışığında ve söz konusu şikâyetlerin yargı yetkisi kapsamına girdiği ölçüde Mahkeme, öne sürülen maddelerin ihlal edilmediği kanaatine varmıştır. Bu bağlamda Mahkeme, Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) maddesi uyarınca, başvurularının bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir.
D. 39419/16 numaralı başvurunun Sercan Uğur, Murat Aslan, Azat Yılmaz, Abdullah Zileyaz ve Faik Özkan bakımından incelenmesi
56. Yukarıda açıklandığı üzere (Bk. 5. paragraf), başvuranların yasal temsilcisi, söz konusu beş müteveffanın (Sercan Uğur, Murat Aslan, Azat Yılmaz, Abdullah Zileyaz ve Faik Özkan) ailelerinin, güvenlik güçlerinin baskılarından dolayı taşınmış olduklarını ve kendilerine ulaşamadığını belirtmiştir. Bu nedenle, söz konusu beş şahıs ile ilgili olarak herhangi bir başvuru formu ibraz edilmemiştir.
57. Mahkeme, bu koşullarda, Sözleşme’nin 37 § 1 (a) maddesinin anlamı dâhilinde, söz konusu beş müteveffanın ailelerinin başvuru takip etme niyetinde olduklarının değerlendirilemeyeceği kanaatindedir. Ayrıca Sözleşme’nin 37 § 1 maddesinin son cümlesi uyarınca Mahkeme, insan haklarına saygı ilkesi bağlamında, Sözleşme ve Protokollerinde söz konusu şikâyetlerin incelenmesinin sürdürülmesini haklı kılan herhangi bir özel durum tespit etmemiştir. Yukarıdakiler ışığında, 39419/16 numaralı başvurunun, Sercan Uğur, Murat Aslan, Azat Yılmaz, Abdullah Zileyaz ve Faik Özkan isimli beş müteveffa bakımından kayıttan düşürülmesi uygun görülmektedir.
Bu gerekçelerle Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvuruları birleştirmeye;
Başvuranların Sözleşme’nin 2, 3, 8, 9 ve 34 maddeleri kapsamındaki şikâyetlerinin incelenmesini ertelemeye;
39419/16 numaralı başvurunun, Sercan Uğur, Murat Aslan, Azat Yılmaz, Abdullah Zileyaz ve Faik Özkan bakımından kayıttan düşürülmesine;
Başvuruların geri kalanının kabul edilemez olduğunu bildirmeye karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş ve 15 Aralık 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
EKLER
No
Başvuru No
Başvuru Tarihi
Temsilcisi
5317/16
23/01/2016
Ramazan Demir
5628/16
26/01/2016
Ramazan Demir
39419/16
23/01/2016
Ramazan Demir
Full & Egal Universal Law Academy