AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 45064/10
Cihan YEŞİL / Türkiye
Başkan
Valeriu Griţco,
Yargıçlar
Stéphanie Mourou-Vikström,
Georges Ravarani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, 10 Ocak 2017 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 24 Haziran 2010 tarihli başvuruyu ve davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile başvuranın cevap olarak sunduğu görüşleri göz önünde bulundurarak yapılan müzakereler neticesinde; aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
Başvuran Cihan Yeşil; 1976 doğumlu Türk vatandaşı olup, Tekirdağ Cezaevinde tutuklu bulunmaktadır. Mahkeme önünde, Diyarbakır Barosuna bağlı Avukat S. M. Sulak tarafından temsil edilmiştir.
Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
Davanın Koşulları
Başvurunun kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıda belirtildiği gibi özetlenebilir.
Başvuran; 14 Mart 2000 tarihinde, yasadışı Hizbullah örgütüne karşı yürütülen operasyon kapsamında, söz konusu örgüte üye olduğu şüphesiyle Diyarbakır’da yakalanarak gözaltına alınmıştır. 24 Mart 2000 tarihinde tutuklanmış ve sonrasında söz konusu örgüte üye olmakla suçlanmıştır. Davası, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinde görülmeye başlanmıştır.
Başvuranın annesi; 31 Mayıs 2000 tarihinde, oğlunun gözaltında bulunduğu sırada kötü muamelelere maruz kaldığını belirterek, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuştur. Konuyla ilgili yürütülen ceza soruşturması kapsamında, Savcılık tarafından, başvuranın ve annesinin ifadeleri alınmıştır.
Başvuran, 6 Haziran 2000 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesinde yapılan duruşma sırasında, emniyette kötü muameleye maruz kaldığını belirtmiş ve gözaltında bulunduğu sırada verdiği ifadeyi kabul etmediğini bildirmiştir.
Cumhuriyet Savcısı; 19 Şubat 2001 tarihinde, kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Gözaltı işleminin sonunda, yani 24 Mart 2000 tarihinde düzenlenen raporda, ilgilinin vücudunda herhangi bir darp ve yara izinden bahsedilmediğini tespit etmiştir. Ayrıca, başvuranın savcı ve hâkim tarafından dinlendiği esnada, kötü muameleye maruz kaldığından da yakınmadığını saptamıştır. Bunun yanı sıra, kötü muamele iddialarının ispatlanmadığı değerlendirmesinde bulunmuştur.
Kovuşturmaya yer olmadığına dair verilen karar; 13 Mart 2001 tarihinde başvuranın ve annesinin evine tebliğ edilmiştir.
Dava sırasında, davanın esasına bakan hâkimler, kötü muamele iddialarıyla ilgili olarak yürütülen ceza soruşturmasının sonucu hakkında bilgi edinmişlerdir. Başvuranın hazır bulunduğu 25 Mayıs 2007 tarihli duruşma sırasında, ilgililer kovuşturmaya yer olmadığına dair verilen kararı aldıklarını belirtmişler ve dosyaya koymuşlardır.
Başvuran; 10 Nisan 2008 tarihinde, üzerine atılı suçlardan suçlu bulunmuş ve mahkûm edilmiştir. Yargıtay; ilgilinin mahkûmiyet kararı hakkında, 26 Ocak 2010 tarihinde, onama kararı vermiştir.
ŞİKÂYETLER
Başvuran, Sözleşme’nin 3. maddesine dayanarak, polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada kötü muameleye maruz kaldığından ve bu konuyla ilgili etkin bir soruşturma yürütülmediğinden yakınmaktadır. Başvuran aynı zamanda; kendisiyle ilgili tıbbi raporların güvenilirliğine de itiraz etmektedir.
Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesine dayanarak, savunma tanıklarının karar mahkemesi tarafından dinlenmediğinden şikâyet etmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
1. Sözleşme’nin 3. maddesi ile ilgili olarak başvuran; gözaltında bulunduğu sırada kötü muameleye maruz kaldığını ve kendisi tarafından ileri sürülen bu kötü muamele iddialarıyla ilgili olarak da, etkin bir soruşturmadan yararlanmadığını ileri sürmektedir.
Hükümet; kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yönelik olarak, başvuran tarafından, Ağır Ceza Mahkemesi önünde itiraz edilmediği gerekçesiyle iç hukuk yollarının tüketilmediğinden ötürü, Mahkeme’yi söz konusu şikâyeti kabul edilemez olarak açıklamaya davet etmektedir.
Başvuran, kararın anne-babasının evine tebliğ edildiğini; cezaevine tebliğ edilmediğini iddia etmektedir.
Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının, başvuranlara; ileri sürdükleri ihlallerin tazmin edilmesi için öncelikle ülkelerindeki yargı sisteminde mevcut ve yeterli hukuk yollarını kullanma yükümlülüğü yüklediğini hatırlatmaktadır. Bu hukuk yolları, teoride olduğu gibi uygulamada da yeterli şekilde mevcut bulunmalıdır; aksi takdirde, istenilen etkinlik ve erişilebilirlikten yoksun olurlar; dolayısıyla bu kural yalnızca uygun ve etkin hukuk yollarını kullanmayı gerektirmektedir (İlhan/Türkiye [BD], No. 22277/93, § 58, AİHM 2000-VII).
Somut olay kapsamında Mahkeme; başvuranın annesi tarafından yapılan suç duyurusunun ardından, Cumhuriyet Savcısı tarafından ceza soruşturması açıldığını gözlemlemektedir. Yürütülen soruşturma sonucunda Cumhuriyet savcısı, kötü muamele iddialarının ispatlanmadığı kanaatine varmış ve kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Söz konusu kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde, Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde, itirazda bulunma imkânı bulunmaktadır. Ancak başvuran veya annesi tarafından, herhangi bir itiraz başvurusunda bulunulmamıştır. Başvuran, kovuşturmaya yer olmadığına dair verilen kararın, cezaevinde tebliğ edilmediğini ifade etse de, Mahkeme; başvuranın bu karardan en geç 25 Mayıs 2007 tarihli duruşma sırasında haberdar olduğunu ve bu tarihten sonra dahi, söz konusu karara hiçbir şekilde itiraz etmeye çalışmadığını kaydetmektedir.
Mahkeme daha önce birçok defa, söz konusu hukuk yolunun, Türk yargı sisteminin kabul ettiği şekliyle başarı şansından yoksun olarak değerlendirilemeyeceğini ve dolayısıyla kullanılmasının uygun olduğunu ifade etmiştir (bk. diğer birçok karar arasında, Epözdemir/Türkiye, No. 57039/00, 31 Ocak 2002, Şen/Türkiye, No. 41478/98, 30 Nisan 2002 ve Kanlıbaş/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 32444/96, 28 No. 2005). Bu konuyla ilgili olarak; Mahkeme’nin incelediği ve mevcut dava ile karşılaştırılabilir nitelikte bulunan çok sayıda davada, bu hukuk yolunun kullanılmasının, Devlet memurları hakkında ceza kovuşturmaları başlatılmasına imkân verdiğini gözlemleyebildiğini hatırlatmak yeterli olacaktır (bk. örnek olarak, Fidan/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 24209/94, 29 Şubat 2000 ve Toktaş/Türkiye, No. 38382/97, 5 Mart 2002).
Mahkeme somut olayda; başvuranın söz konusu şikâyetin telafi edilmesini sağlayabilecek ve makul ölçüde başarı imkânları sunan bir hukuk yoluna sahip olduğu kanısındadır. Bu nedenle, ilgili bu hukuk yolunu kullanmalıydı. Ancak başvuran, iç hukukta kendisine tanınan bu hukuk yolunun etkinliği hususunda şüpheye mahal verecek herhangi bir unsur sunmamıştır ve ayrıca kendisini bu hukuk yolunu kullanma yükümlülüğünden muaf tutacak nitelikte herhangi bir durum da tespit edilmemiştir.
İşbu şikâyet, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle reddedilmelidir.
2. Başvuran; Sözleşme’nin 6. maddesine dayanarak, savunma tanıklarının karar mahkemesi tarafından dinlenmediğinden şikâyet etmektedir.
Mahkeme; başvuranın söz konusu şikâyeti hiçbir şekilde desteklendirmediğini kaydetmektedir. Başvuran; şikâyetinin, hangi savunma tanığıyla ve yargılamanın hangi aşamasıyla ilgili olduğunu belirtmeden genel şekilde iddiada bulunmaktadır. Öte yandan Hükümet; başvuran tarafından belirtilen tek tanık olan M.İ.’nin, davanın esasına bakan hâkimler tarafından dinlendiğini ve başvuranın, M.İ. dışında herhangi bir savunma tanığının ismini de vermediğini –başvuran buna itiraz etmemektedir- belirtmektedir. Dolayısıyla; söz konusu şikâyet, açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ile 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilerek, 2 Şubat 2017 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıValeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy