AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 42745/09
Ercüment YILDIZ / Türkiye
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Georges Ravarani
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla 11 Ekim 2016 tarihinde, Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ve bu görüşlere başvuran tarafından cevaben sunulan görüşler ile yukarıda belirtilen 3 Ağustos 2009 tarihinde sunulan başvuruyu dikkate alarak, yapılan müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuran Ercüment Yıldız, 1977 doğumlu bir Türk vatandaşı olup, İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde, İstanbul Barosuna bağlı Avukat H. Çekiç tarafından temsil edilmiştir.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
A. Davanın Koşulları
3. Davanın koşulları, taraflarca ifade edildiği şekilde, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
4. Başvuran, 7 Kasım 1996 tarihinde, yasadışı silahlı bir örgüt olan Kürdistan İşçi Partisi’ne (PKK) üye olması nedeniyle yakalanarak gözaltına alınmıştır. On sekiz suç ortağının yanı sıra başvuran da, söz konusu örgüt adına alıkoyma, adam öldürme, yağma gibi suçlar işlemekten suçlanmıştır.
5. Başvuran, 21 Kasım 1996 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (Bundan böyle metinde, “Devlet Güvenlik Mahkemesi” olarak anılacaktır.) naip hâkimi önüne çıkarılmıştır. Söz konusu hâkim, ilgilinin tutuklanmasına karar vermiştir.
6. Başvuran, 13 Haziran 2001 tarihinde, söz konusu dönemde yürürlükte olan Ceza Kanunu’nun 125. maddesine dayanılarak idam cezasına mahkûm edilmiştir.
7. Yargıtay, 12 Şubat 2002 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından başvuranın mahkum edildiği suçların iddianamede yer almadığı gerekçesiyle söz konusu kararı bozmuştur.
8. Bozma kararı üzerine, Devlet Güvenlik Mahkemesi 26 Haziran 2002 tarihinden 9 Haziran 2004 tarihine kadar sekiz duruşma gerçekleştirmiştir ve bu duruşmaların sonucunda başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, ilgilinin tutuklanmasına karar verirken, atılı suçların mahiyetine, delillerin durumuna, kaçma riskine, ilgilinin tutuklanmasını haklı gösteren gerekçelerin hala geçerli olmasına dayanmıştır.
9. Bu süre zarfında, anayasal ve yasal reformlar gerçekleştirilmiştir. Böylelikle, 9 Ağustos 2002 tarihinde idam cezası, 30 Haziran 2004 tarihinde ise Devlet Güvenlik Mahkemesi kaldırılmıştır.
10. Söz konusu dönemde, davaya bakmakla görevli olan İstanbul Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi, öngörülen ceza, atılı suçların işlendiğine dair kuvvetli şüphelerin bulunması, delilleri bozma ve kaçma riskini dikkate alarak, başvuranın tahliye taleplerini reddetmiş ve tutukluluk halinin devam etmesine karar vermiştir.
11. 1 Kasım 2006 tarihinde, yargılamanın Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi önünde halen derdest olmasına rağmen, başvuran, Sözleşme’nin 34. maddesi gereğince Mahkeme’ye başvurmuştur. Mahkeme, Ercüment Yıldız/Türkiye kararında (no. 46048/06, 10 Haziran 2008), başvuranın tutukluluk süresi ve hakkında yürütülen ceza yargılamasından dolayı, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası ve 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
12. Başvuranın avukatı, 24 Ekim 2008 ve 11 Şubat 2009 tarihlerinde gerçekleştirilen duruşmalar esnasında, Mahkeme’nin verdiği ihlal kararına dayanarak, müvekkilinin tahliye edilmesini talep etmiştir. Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi, atılı suçların mahiyetine, kuvvetli şüphelerin devam etmesine, kaçma, delilleri bozma riskine ve ilgilinin tutuklanmasını haklı gösteren gerekçelerin hala geçerli olmasına dayanarak, söz konusu talepleri reddetmiş ve başvuranın tutukluluk halinin devam etmesine karar vermiştir.
13. Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Eylül 2009 tarihinde, başvuranı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm etmiştir.
14. Yargıtay, 3 Ocak 2011 tarihinde, başvurana ve suç ortaklarına atfedilen eylemlerin mağdurlarından birinin kimliğinin gerektiği gibi tespit edilmediği gerekçesiyle söz konusu kararı bozmuştur. Öte yandan Yargıtay, başvuranın on yıl tutuklu kalması ve bu sürenin Ceza Muhakemesi Kanunu’nda (CMK) öngörülen azami süre olması nedeniyle salıverilmesine karar vermiştir.
15. Ağır Ceza Mahkemesi, 2 Kasım 2011 ve 5 Nisan 2013 tarihleri arasında, kararın bozulmasının ardından, altı duruşma gerçekleştirmiştir. Bu süre zarfında, Ağır Ceza Mahkemesi, söz konusu mağdurun kimliği hakkında bilgiler elde etmeye yönelik kamu makamlarından birçok talepte bulunmuştur.
16. Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin 6 Mart 2014 tarihinde kaldırılması nedeniyle, dava İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde devam etmiştir. Yargıtay’ın internet sitesinde yer alan bilgilere göre, Ağır Ceza Mahkemesi kararını 15 Şubat 2016 tarihinde vermiş ve dava halen Yargıtay önünde derdesttir.
B. İlgili İç Hukuk ve Uygulaması
17. CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının d) bendi aşağıdaki şekildedir:
“1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;
(...)
d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,
(...)
Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.”
CMK’nın 142. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir.”
18. Yargıtay 12. Ceza Dairesi 16 Haziran 2015 tarihli iki kararında (E. 2014/21585 K. 2015/10868 ve E. 2014/6167–K.2015/10867), tutukluluk süresinin aşırı uzun olması nedeniyle CMK’nın 141. maddesi uyarınca yapılan tazminat talepleri hakkında karar verirken davanın esasıyla ilgili kararın kesinleşmesini beklemenin bundan böyle gerekli olmadığını belirterek, 2012 yılındaki kararlarında ortaya koyduğu ilkeyi genişletmiştir.
ŞİKÂYET
19. Öncelikle başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasını ileri sürerek, Mahkeme’nin 10 Haziran 2008 tarihinde verdiği kararın ardından salıverilmemesi nedeniyle şikâyet etmektedir (bk. yukarıda 11. paragraf). Daha sonra başvuran, yaklaşık on dört yıl olarak hesapladığı tutukluluk süresinden şikâyetçi olmaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
20. Hükümet, tutukluluk halinin devam etmesine itiraz etmemesi ve CMK’nın 141. maddesine dayanarak tazminat davası açmaması nedeniyle başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda Hükümet, yukarıda 18. paragrafta belirtilen Yargıtay’ın kararlarını sunmaktadır.
21. Bunun yanı sıra Hükümet, başvuranın tutukluluk süresi ile ilgili olarak, Mahkeme’nin daha önce, 10 Haziran 2008 tarihli kararında Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiğinin sonucuna vardığını, ödenmesine karar verilen adil tazminin ilgiliye ödendiğini ve dolayısıyla, mevcut başvuruda dikkate alınması gereken sürenin ancak söz konusu tarihten başlayan ve ilk derece mahkemesi tarafından başvuranın mahkûm edildiği tarih olan 18 Eylül 2009 tarihine kadar devam eden sürenin olabileceğini belirtmektedir. Hükümet, bu tür bir sürenin aşırı olarak değerlendirilemeyeceği kanısındadır.
22. Başvuran, Mahkeme’nin 10 Haziran 2008 tarihli kararının ardından derhal serbest bırakılmamasından şikâyet etmektedir. Başvuran özellikle Hükümet tarafından belirtilen hukuk yolunun tüketilmemesi hakkında açıklamada bulunmamaktadır.
23. Mahkeme, kendi verdiği kararların birinin gerektirdiği yükümlülüklere Sözleşmeci Tarafın uyup uymadığını denetlemek için yetkisi olmadığını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, yeni bir sorun söz konusu olmadıkça, Devlet tarafından kararlarının yerine getirilmemesine ilişkin şikâyetlerin konu bakımından (ratione materiae) yetkisizlik sebebiyle kabul edilemez olduğuna karar vererek, söz konusu şikâyetleri incelemeyi reddetmektedir (Scozzari ve Giunta/İtalya [BD], no. 39221/98 ve no. 41963/98, § 249, AİHM 2000‑VIII, Verein gegen Tierfabriken Schweiz (VgT)/İsviçre (no. 2) [BD], no. 32772/02, §§ 61-63, AİHM 2009, Bochan/ Ukrayna (no. 2) [BD], no. 22251/08, § 33, AİHM 2015 ve Kudeshkina/ Rusya (no. 2) (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 28727/11, § 53, 17 Şubat 2015). Somut olayda benzer incelemeyi gerektiren herhangi bir unsur görmeyen Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca, başvurunun bu kısmının konu bakımından (ratione materiae) Sözleşme ile bağdaşmaması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
24. Aynı zamanda, Mahkeme, 10 Haziran 2008 tarihli kararında dikkate alınan tutukluluk süresini inceleyemeyecektir (bk. yukarıda 11. paragraf). Başvurunun bu kısmının önceki kısmıyla aynı olması nedeniyle Sözleşme’nin 35. maddesinin 2 fıkrasının b) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
25. Mahkeme, söz konusu kararın ardından başvuranın maruz kaldığı tutukluluk süresi ile ilgili olarak, ihtilaf konusu tutukluluğun sonladığı andan itibaren tazminat elde edilmesinin bilfiil uygun bir telafi olduğunu yeniden dile getirmektedir. Mevcut davada, Mahkeme, ilk derece mahkemesinde mahkûm edilmesiyle başvuranın tutukluluk halinin 18 Eylül 2009 tarihinde sona ermesi nedeniyle (Labita/İtalya [BD], no. 26772/95, § 147, AİHM 2000 IV), ilgilinin, Hükümetin belirttiği başvuru yoluyla tazminat elde edip edemeyeceğinin incelenmesi gerektiğini gözlemlemektedir.
26. Bu bağlamda Mahkeme, CMK’nın 141. maddesinin 1 fıkrasının d) bendinin, makul bir sürede, hakkında karar verilmeyen bir tutukluya tazminat talebinde bulunma imkânı tanıdığını kaydetmektedir. Bu başvuru yolu, bir taraftan itiraz edilen tedbirin makul olmadığının kabul edilmesine diğer taraftan ise başvuranın maruz kaldığı zararın giderilmesine yol açabilir. Bununla birlikte Mahkeme, söz konusu başvuru yolunun kullanılmasının, CMK’da yer alan metne göre, davanın esası konusunda kesinleşmiş bir kararın verilmesini gerektirdiğini tespit etmektedir (yukarıdaki 17. paragraf). Halbuki, somut olayda, dava ulusal mahkemeler önünde halen derdesttir.
27. Hükümetin, Yargıtay’ın ceza yargılamasının sonlanmış olmasını zorunlu kılmadığına dair iddiası ile ilgili olarak, Mahkeme, 2015 yılında iki yeni karar ile Yargıtay’ın, 141 maddesi ve devamındaki maddelerinin uygulanmasına ilişkin içtihadını geliştirdiğini ve halen derdest olan bir dava çerçevesinde maruz kalınan tutukluluk süresinin aşırı uzun olması nedeniyle yapılan tazminat taleplerine ilişkin 2012 yılında ortaya koyduğu ilkeyi genişlettiğini kaydetmektedir (yukarıda 18. paragraf). Mahkeme, Yargıtay’ın, daha sonraki kararlarında bu yaklaşımı izleyeceğine dair şüphe duymak için bir neden görmemektedir. Dolayısıyla Haziran 2015’ten itibaren, aşırı uzun tutukluluk nedeniyle CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının d) bendine dayalı tazminat yolunun davanın esası hakkında kesin karar verilmeden de kullanılabileceğini dikkate almak gerekir.
28. Mahkeme mevcut başvurunun, söz konusu içtihadı gelişmeden önce 3 Ağustos 2009 tarihinde yapıldığını kaydetmektedir. Söz konusu tarihte, Türk hukukunda, başvuran, maruz kaldığı zararının telafi edilmesinin sağlanması için etkin bir başvuru yoluna sahip değildi zira dava kesin olarak sonuçlanmadan önce tazminat yoluna erişebilmesi düzenlenmemiştir. Bu bağlamda Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmesi hususunun, genellikle, Mahkeme’ye başvuru yapıldığı tarihte değerlendirildiğini hatırlatmaktadır. Bununla birlikte Mahkeme’nin birçok defa belirttiği gibi, bu kuralın her olayın kendine özgü koşullarıyla haklı gösterilebilecek istisnaları bulunmaktadır (Baumann/Fransa, no. 33592/96, § 47, AİHM 2001-V (özetler)). Dolayısıyla Mahkeme, bilhassa tekrarlanan başvurulara ilişkin davaların birçoğunda bu genel kuraldan ayrılmıştır (Brusco/İtalya (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 69789/01, AİHM 2001‑IX, Nogolica/ Hırvatistan (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 77784/01, AİHM 2002‑VIII, Andrášik ve diğerleri/Slovakya (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 57984/00, no. 60237/00, no. 60242/00, no. 60679/00, no. 60680/00, no. 68563/01 ve no. 60226/00, AİHM 2002‑IX, Tadeusz Michalak/Polonya (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 24549/03, 1 Mart 2005, Fakhretdinov ve diğerleri/Rusya (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 26716/09, no. 67576/09 ve no. 7698/10, 23 Eylül 2010 ve Taron/ Almanya (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 53126/07, 29 Mayıs 2012). Mahkeme, Türkiye aleyhine açılan davalarda (İçyer/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 18888/02, AİHM 2006-I, Turgut ve diğerleri/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 4860/09, 26 Mart 2013, Demiroğlu ve diğerleri/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 56125/10, 4 Haziran 2013 ve Yıldız ve Yanak/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 44013/07, 27 Mayıs 2014 ve bilhassa, aşırı uzun tutukluluk süresinin konusu edildiği iç hukuk yolları ile ilgili olarak, Koçintar /Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 77429/12, 1 Temmuz 2014), aynı şekilde hareket etmiştir. Bu davalarda olduğu gibi, Mahkeme, somut olayda başvuranın başvurunun yapıldığı tarihte mevcut olan iç hukuk yollarını tüketip tüketmediğini incelediğine dair genel ilkeye uyulmaması gerektiği kanaatindedir.
29. Nitekim, Mahkeme kendi rolünün, insan haklarını güvence altına alan ulusal sistemlere nazaran ikincil olduğunu hatırlatarak, başvuranın artık ulusal mahkemelere Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının sözde ihlalini ulusal düzeyde giderme imkânı veren yasal bir norma sahip olduğu kanısındadır. Hiçbir unsur, ulusal mahkemelerin bu vesileyle yaptığı denetimin herhangi bir şekilde sınırlandırılacağını belirtmemektedir. Dolayısıyla Mahkeme, bu tür bir hukuk yolunun kuşkusuz başarısız olacağını ifade edemez. Üstelik, Mahkeme, CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının d) bendinin, bu tür bir şikâyeti gidermeye elverişli bir hukuk yolunu oluşturma yönündeki özel amacı çerçevesinde kabul edilen yeni bir yasal hüküm olduğunu (Demir/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 51770/07, §§ 21-35, 16 Ekim 2012) ve yeni içtihadi gelişmenin, söz konusu hukuk yolunun, ceza yargılamasının sonucundan önce erişilebilir olmasını hedeflediğini kaydetmektedir.
30. Yukarıda belirtilenler ışığında, Mahkeme, başvuranın, CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının d) bendine dayalı olarak, ulusal mahkemeler önünde tazminat davası açması gerektiği kanısındadır. Sonuç olarak, başvuranın şikâyetinin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle reddedilmesi gerekmektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; 10 Kasım 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy